Yırca’nın Beş Vakti-Orkun Doğan

In Açık Seçki, Ekoloji, Huruçtan Gazel, Kapitalizm, Siyaset
kanalizasyon-iscileri-hindistan-1

kanalizasyon-iscileri-hindistan-1Yaşar Kemal’e ve tüm mecbur insanlarına

 “Bizi tanıyın. Bizim kaybedecek bir şeyimiz yok sadece gecekondularımız var ve sizin bize vurduğunuz kelepçeler ve zincirler var. Tek kaybedeceğimiz o ve onları kaybetmekten korkmuyoruz. Siz saraylarınızı kaybedersiniz, AVM’lerinizi kaybedersiniz, fabrikalarınızı kaybedersiniz, koltuklarınızı kaybedersiniz, villalarınızı kaybedersiniz… Ama bizim kaybedecek bir şeyimiz yok, bizden korkun ve bizimle konuşurken bir kere daha düşünün de konuşun!”[*]

Sabah

“Kelepçeler yetmedi! Zincirlere vurmalara lazımdı, zincirlere… Ama biz zincirleri de kırardık, koparırdık!”

Yırcalılar bir sabah Soma Termik Santrali “manzaralı” zeytinliklerinin önemli bir kısmının devlet tarafından acele kamulaştırmaya konu olduğunu ve Kolin AŞ’ye yeni bir termik santral inşa etmesi amacıyla devredildiğini öğrendiler.

Şafak vakti ve haberi alınan acele kamulaştırma kararı… Marx, ilkel birikim tartışmasında, Batı Avrupa’nın ötesindeki coğrafyalarda gerçekleşen kolonyal pratiklerin kapitalist üretim tarzının şafağının habercisi olduğunu söylüyordu. Sonda söyleyeceğimi başta söylemiş oldum. İlkel birikiminin asli unsurunu, sürekliliğini, kapitalizme içkin bir süreç olduğu teorik tartışmayı başka mecralara bırakıyorum, burada Yırca’daki bir anlamıyla çitleme, mülksüzleştirme pratiklerini ve köylülerin geçim araçlarından şiddet yolu ile koparılıp, madenlerde, termik santrallerde ücretli işçi olarak çalışmak zorunda bırakılmalarını anlatmaya gayret edeceğim. Lafı açılırsa belki, mevcut sermaye birikim rejimi içerisinde belirli bir sermaye grubu ile devletin girmiş olduğu simbiyotik ilişkiye dair iki kelam etmek niyetindeyim. Bu noktada, Yırca’daki yöneteme krizinin yeni yasalaştırma silsilesi ile tadil edilme çabasından, orada vuku bulan çıplak şiddetin yasa şiddetine dönüştürülüp farklı bölgelere yayılmasından, demokratikleştirilmesinden de bahsetmek gerekebilir. Ezcümle, burada amaçlanan tikelden evrensellik devşirme, köy çeşmesinden evrene uzanan bir anlatı kurma ya da bugün için başka bir tarihsel okuma, zamanı bükme çabası olarak düşünülebilir, bir nevi hariçten gazel okuma yani!

Bir iç savaş alanı ola gelen, her gün farklı bir yaradan akan cerahatin eskilerin üzerinde katman katman biriktiği; biriktikçe, her cerihadan akan kanlı yaşla, kendini yeniden kuran Asya’dan Avrupa’ya bir çıbanbaşı gibi uzanan bu kadim memleketimizde, Yırcalılar yasanın ve yasa şiddetinin kurbanı olup yine yasaya sığındılar. İktidarın başka yönetememe krizleri ile tebelleş olduğu esnada, Kolin’e karşı bir hukuk zaferi kazandılar. Allah sevdiği kuluna önce kaybettirip sonra buldururmuş… Kapitalizm önce mülksüzleştirir sonra “özgür” kılarmış; peki, hırsızın hiç mi suçu yokmuş? Kulun kula kulluğunu içine sindiremeyen kulların, yaşamlarını onun üzerine kurdukları topraklarının “tikenli tellenme”sine direnenlerin, rahmetlik babasının sesini kulaklarıyla görüp dozer, zeytini devirmesin diye kendini onun önüne atanların -hadi Sezar’ı geçtim- Spartakistlerin hakkını Spartakistlere vermeyi atlamadan bu “tarihi” bir vakanüvis gibi değil de Benjamin’e nazire ederek nasıl anlatalım; ruhu cana nasıl çağıralım?

Öğlen

“Kim var imiş biz burda yoğ iken” Karacaoğlan

Bu topraklarda zeytinin evvelinin kadim medeniyetimizden eski olduğu bilinmektedir. Zeytin vardı, Yırca’daki kaya mezarlara gölge yapıyordu. Zeytin vardı, -şalvarı şaltak, eğeri kaltak; ekende yoğ, biçende yoğ, yiyende ortak- Osmanlı zamanında devlet aşar, tüccarlar-tefeciler selem diye zeytine göz dikiyordu. Sonra devlet yönetemedi, mültezimleri göreve koştu; zeytin yine vardı. Hep vardı.

Haşa huzurdan, adalet mülkün temelidir. Mülkiyet de hep vardı; evvelden eksikti. Miri oldu, çıplak mülkiyeti –rakabe- hazinenindi, tasarrufu tebaadaydı. Sümme haşa, sonra demokrasi geldi. Arazi Kanunnamesi dediler, Tanzimat dediler, toprakları tanzim ettiler. Şeri, örfi, Mecelle derken köylü ne yaptı ne etti hakk-ı karar dedi, kadim hak dedi; toprakları çevirdi, üstüne kaydettirdi. Devlet aklı da boş durur mu vergime bakarım ben dedi, tapuları tosladı. Dağda, bayırdaki “deliceler” bu olan biteni hep izledi.

Bir öğlen vaktiydi ki, Yırcalılar, bir kısmı şahsa tapulu, bir kısmı köyün ortak arazisi olan 490 dönüm kadar arazilerinin Kolin Şirketi tarafından dikenli tellerle çevrelendiğini ve şantiyenin kurulduğunu gördüler. Peki ya arazi içindeki zeytinler? Peki ya mevcut kanunda geçen zeytinlik arazilere ve 3 km çevresine zeytinin gelişimini olumsuz etkileyecek tesis yapılamaz hükmü?  Peki ya tarım müdürlüğünün oraların zeytinlik olduğunu hükmettiği karar?  Demokrasinin tadili, ilerleme, büyüme, adına bir istisna yapılabilirdi belki. Rıza elbet yaratılırdı, gerekirse cebren ve hileyle.

İkindi

Soma Kaymakamına gittik, sen bizim mülkümüzün amirisin dedik. Devlet burayı kamulaştırmış siz de anlaşın bari dedi… Bize gülüyor, sırıtıyor. Sizin şansınız santralın buraya olması diyor, başka bir şey demiyor.”

“Acil kamulaştırma aslında, metni okuduğunuzda, yüksek milli menfaatlerin söz konusu olduğu ve ülke çıkarlarının ertelenmez bir şekilde tehlikede olduğu bir durumda kullanılabilecek bir şey.”

Yırcalılar acele kamulaştırmanın haksız olduğunu düşünüyorlar. Bir yandan yürütmeyi durdurma ve projenin iptali için hukuki mücadele başlatıyorlar. Öte yandan, olası bir kesime karşı hazırlıklı olabilmek adına zeytin nöbetlerine başlıyorlar ve fırsat buldukça da valinin, kaymakamın kapısını aşındırıyorlar.

İlk aşamada dozerlerle devrilen 13 ağaç ile ilgili harekete geçmeyen, güvenlik görevlilerinin tutumu ve jandarmanın umarsızlığına karşı şikâyetçi olan köylüleri önemsemeyen ve yeri geldikçe tersleyen Soma Kaymakamı’nı bir ikindi vakti köylerinde görünce şaşırırdılar Yırcalılar.     

Devletin mülki amiri, Soma Kaymakamı Yırcalılarla şirket adına pazarlık yaptığı toplantıda “bir santral var zaten, yenisi istemeyiz, canımızı veririz dedemizden kalan topraklarımızı vermeyiz, sonuna kadar direneceğiz” diyen Yırcalılara “Provokatörler!” diye çıkışıp demokrasi tanımı yapıyor: “Demokrasilerde devlete karşı gelinmez!” Provokasyon, demokrasi… Kelimeler kaymakamım, kelimeler bazı anlamlara gelmiyor. Evet, albayların kaymakamlara dönüştüğü, iç güvenlik demokrasisi çağındaydık.

Bazı başka kelimeler ise belirli yerlerde-coğrafyalarda bambaşka manalara bürünüyor. O manalar kalkıp her haneyi ziyaret ediyor. ‘Kasvet’, 13 Mayıs 2014’den sonra, evvel ezel havası dumanlı, çatıları küllü Yırca’da, 301 madencinin anısını yüklenmiş, ağzında sarma sigarası bir aşık, bir dengbej misali köy kahvesinde oturuyor. Tarlalardan geçen kömür yolağı, köyü sarmalayan kül dağları ve bir kazulet –leviathan- misali santral, köyün her yerinden görülüyor, nefes kesiyor! Unutmak imkan dahilinde değil oradakiler için, unutmak demek nefesin tamamen kesilmesi demek yani kalplerinin gerçekten kuruması…

Akşam

“…Millet tütüncülük kalkasıya ne yapsın, hem yağından hem zeytininden faydalanmak için zeytin dikti. Ben şuraya 15 sene oldu dikeli, yukarıdaki ağaçlar 75-80 senelik…”

“”Sosyal eşkiyalar halkları için bir Napolyon ya da Bismark’tan daha önemliydiler va haklarında özlem dolu, gurur dolu türküler yakıldı…” E. J. Hobsbawm

Sonra tütün vardı. Anadolu’nun batısıydı ama Batı’nın “Orient”iydi, şarkıydı buralar. Orient Tobacco efsanesi bu topraklarda var ola geldi. Tütün meşakkatliydi. Köylü maaile çalıştı tütünde, iyi de para kazandı. Temmuz dediydin mi, hasat başlardı, şenlikler de, köy hayırları da. Tabi, devlet de, tüccar da, tefeci de ellerini ovuşturmaya başlardı.

Ekonomi politiğin gramerini ezber etmiş bir akademisyene, doğru zamanda doğru ata oynamış, tarımdan el çekmiş bir “pöti burjuvaya” ve ya âli Osmaniye hülyası içerisinde bir devlet yöneticisine tütün diye sorsanız, piyasanın “görünmez eline işaret” edecektir. Öte yandan, tütünün ahval ve şeraitini Yırca’dan Akhisar’a, Samsun’dan Adıyaman’a eski bir tütüncüye sorsanız duyacağınız, kota uygulamalarıdır, tütün yasasıdır, sözleşmeli tarımdır, TEKEL’in özelleştirilmesidir. Kapitalizmin grameri, 20 küsur senede 600 bin tütün üreticisinden 10 bin üretici kalakalmasının ardındaki şiddeti görünmez kılarak, bu süreci dünden bugüne paradan 6 sıfır atılması gibi doğallaştırır. Hafızasızlaştırmayı mümkün kılar. Sıfırlar atılır, sonra bir günde YeniTL, TL oluverir. Puf, milyonlardan kurtulunmuştur. Demokraside çağ atlanmış, bir günde Türkiye’den Yeni Türkiye’ye geçilmiştir.

Kollektif hafıza diye bir şey varsa şöyle örneklerde aranmalı: 2010 kışının Ankara’sında TEKEL işçilerinin çadırlı direnişinin iktidar nezdinde sebep olduğu korku, 2013 tarihli tapelerde, Gezi’ye referansla yansıyordu. Yandaş sendikacılıkta Maden-İş’i aratmayan Tekgıda-iş’i geçtim, benim diyen devrimci örgüt bu kadarını tahmin edememiştir. Yüzyıl evvel, son demlerini yaşayan Reji şirketinin icraatlarının, köylülere saldığı korkunun nesilden nesile aktarıla gelmesi de bir o kadar ilginçtir. Reji’nin işe koştuğu topraktan azade takımından, o zamanın özel güvenlik birimini teşkil eden, kolcular ile ferman padişahınsa dağlar bizimdir diyerek silah kuşanan, dağa çıkan, şarabi eşkıyaların, o zamanın kaçakçılarını teşkil eden, ayıngacıların tarihin o anındaki rastlaşmalarının şeceresinin 20 bin ölü olduğu söylenir. Şarabi eşkıyalar demişken, üniversite gençliğin öncülük ettiği 60’ların sonlarında, 70’lerin başlarında tütün mitinglerinden de bahsetmek gerekir. Devrimci öznelerin kimler olduğunun tartışıldığı, başat çelişkilerden bir kopuş yaratma gayretinin arandığı yıllardan bahsediyoruz.

Bir akşam vaktiydi ki, Yırcalılar kendi zeytinliklerine girmek istediklerinde Kolin’nin bir kısmı mevsimlik çalışan inşaat işçilerinden devşirdiği ve farklı köylerden iş güvencesi, emeklilik garantisi vaadiyle toplayıp istihdam ettiği 250-300 tane özel üniformalı güvenlik görevlisinin şantiyeyi beklediğini gördüler. Kolcular gelince Halilim nerelere kaçalım.

Ve dahası dozerler de oradaymış. Kıyamete benzetilen hemen hemen tüm büyük felaket anlatılarında büyük bir çatırtının duyulduğu söylenir. Dozerlerin ağaçları devirirken etrafa yayılan çatırtı o akşamdan itibaren köydeki çoluk çocuk, genç, yaşlı herkesin kulaklarında yer etmiş, o akşamdan sonra ara ara kabuslarına girmiş, uykularından uyandırmış.  O felaket gecesi güvenlik görevlileri ağaçların kesilmemesi için direnen köylülere biber gazı sıktı, ters kelepçe yaparak yerlerde sürükledi, bazı köylüleri güvenliği sağlamak maksatlı kelepçeleyerek kilometrelerce öteye kaçırdı, darp etti.

Bir kriz pratiği olarak da teorize edilen asli birikim, sadece kaba bir şiddet değildir. Şiddetin disipline dönüşmesidir. Şiddet uygulandığı andan itibaren kendini meşrulaştırır. Hem kapitalist üretim tarzının ön koşulu hem de bir etkisi olan ayrılmanın –expropration-  yeniden üretimini bu şekilde mümkün kılar. Ayrılmanın şiddetinden hemen sonrasında hızlı bir içerilme bir yasalaş(tır)ma süreci gerçekleşir. İç güvenlik yasası ve mecliste onaylanmayı bekleyen zeytinlik yasa tasarısı bu anlamda iç savaşın farklı cephelerde kendini hissettirdiği zamanlarda gündemde olması hükümetin kriz yönetimi girişimidir[†].

Yatsı

Onlar sizin köylerinize de geldiğinde önce Gerze’yi izleyin, sonra bu belgeseli izleyin, sonra toprağınıza bakın, bir de dönün onların fabrikalarına bakın. Ve karar verin: Ya direnerek kazanacaksınız, ya da boyun eğerek, onlara biat ederek onların kölesi olacaksınız. Bunun kararını verin ve vicdanınız size ne diyorsa onu yapın.”  

“Dost elinden gel olmazsa varılmaz

Rızasız bahçanın gülü verilmez”Neşet Ertaş

Ve ağaç katliamının ertesi günü yatsı vakti Yırca’ya yürütmeyi durdurma kararının haberi ulaştı. Haber buruk bir sevinçle karşılandı köyde. Kamulaştırılan arazinin bir zeytinlik alan olduğu yüksek mahkeme tarafından da teyit edilmişti. Bunun daha bir başlangıç olduğunun farkındaydılar ama sabaha kadar göbek atmaktan da kendilerini alamadılar.

Yırca, bir ağırlık merkezi olarak çıkıyor karşımıza; tarımda dönüşümün sürecinin güncel halinin okunabileceği, teğet geçen ekonomik krizin ertesinde yoğun bir şekilde uygulanmaya konan enerji yatırımlarının ve özelleştirmelerinin incelenebileceği bir örnek. Mevcut sermaye birikim rejimi düzleminde hukuk şiddetin pratik edildiği bir deney alanı.

Yırca’da mecbur insanlar tarafından ortaya konan direnci, kapitalist öznelliğin üretiminin ve yeniden üretimininde, makinede bir kısa devre olarak görmek mümkün mü? “Biz devlete karşı gelemeyiz kuzum”dan “size taş atan şirkete siz de taş atın, biat etmeyin”e gelebilen bir alternatif özgürleşme adımının Türkiye’nin batısında zuhur ettiğini, darbe sonrası kuşaklar pek tanık olmamıştır herhalde.  Söyleyebileceğimiz, Yırcalılar devletin ve sermayenin onlar için çizmeye çalıştığı sınırlara girmeye direniyor. Kendi zamansallığına sahip çıkmaya çalışıyor. Hasatı, vardiyaya kurban etmemeye, yıllar içeresinde kollektif olarak edindikleri toprağın yeniden üretim kapasitesi bilgisini korumaya çalışıyor.

Yırca, ilkel birikimin tarihselliğini örnekleyen tarihten bir yaprak değil, süregiden bir karşılaşma, olasılıklar düzlemi olarak yeryüzünü aşkın yüzü oldurtmaya çalışanlara bir selam çakıyor. Sol melankoliden malul olanlar, karşı-hegemonik bir dil arayışında olanlar, sol popülizmi boşlamamak lazım diyenler, Gezi sonrası ortaya çıkan adacıkları bakıştırma gayreti ile müşterekler siyasetinin tahayyülünde olanlar, komünist hipoteze tutunma gayretinde olanlar, sınıf savaşından dem vurup her türlü aciliyet içinde sınıf siyasetine yüz çevirenler, sempatik (eş)başkan figürü ötesine geçip somut projeleri ile Türkiyelileşme arayışı içerisinde olanlar için Yırca(lar) ne yana düşmektedir?

Yırca’nın Beş Vakti’ne Zeyl

Ne ah edin dostlar, ne ağlayın!

        Dünü bugüne

        bugünü yarına bağlayın!  

Nazım Hikmet Şeyh Bedrettin Destanı’nda Börklüce’nin şehzadenin ordusu karşısındaki mağlubiyetine, kahpe devran diye ah eder taa yüreğinden. Öte yandan, bu karşılaşmanın neticesini aklıselim ile tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zaruri sonucu olarak değerlendirir. Çıkışı-exodus, huruç- öteler, belirlemeciliğe kurban eder. Ona göre, bir anlamıyla tarihsel maddeci kukla her zaman kazanmak zorundadır.

Bu zorunluluk gramerini ifşa etmek, kırmak ve bu mağlubiyet mefhumu üzerine düşünmek gerek. Burada tutturmaya çalıştığımız tarihsel okuma şuna işaret etmekte: her karşılaşmayı sürprizlere açık olarak değerlendirmek gerekir. Tarih (özel isimler deposu) simgesel bir alandır. Egemenin, olanaklı ile olanaksızın arasında çizdiği sınırı, sınır diye bellemeyenleri çağırmak, bugün bu sınırları zorlayanların öznel varoluşuna bir katkı olarak düşünülebilir. Politik gerçeğin tarih kurmacası içine imgesel biçimiyle yansıtılması Nazım’ın risalenin “zeyl” kısmında bahsettiğidir belki de; Şeyh Bedreddin’den İnce Memed’e yerel ve tekil fakat evrensel hakikat parçalarının bugünün mecbur insanlarına aktarılmasıdır.

Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!

       Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.

       Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip

       biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını

       iptâl edeceğiz…”

 

[*]Bu yazıda alıntıladığım tüm isimsiz sözler Yırca Köylülerinin Kolin AŞ’ye karşı verdikleri mücadelenin anlatıldığı, Kazım Kızıl’ın yönetmenliğini yaptığı Ölmez Ağaç belgeselinden alınmıştır.

 

[†] Bu doğrultuda iki güncel analiz: İç Savaşın Mevcut Durumunda Faşizm ve Özgürleşme Sorunu / Oğuz Karayemiş http://www.dunyaninyerlileri.com/ic-savasin-mevcut-durumunda-fasizm-ve-ozgurlesme-sorunu-oguz-karayemis/

İç Güvenlik Paketi Kent ve Ekoloji Mücadelelerini Neden İlgilendiriyor? / Ekoloji Kolektifi.

http://www.kuzeyormanlari.org/2015/02/19/ic-guvenlik-paketi-kent-ve-ekoloji-mucadelelerini-neden-ilgilendiriyor/

 

 

You may also read!

Jean Dieuzaide L’Equipe, Vieira de Leiria, Portugal, 1954.

Hafızayı Geri Çağırmak-Mazhar Süyük

‘Sınıf Çözümlemelerinin Med Cezirleri, Marks, Weber ve Ötesi-Özgür Narin’ üzerine bir değerlendirme İçinde yaşadığımız kapitalist düzenin kendisi ile devam

Read More...
92825619

Birleşik Bir Emek Hareketi İçin İşçi Meclislerini Tartışıyoruz…

Birleşik Emek Koordinasyonu Girişimi olarak, ortak bir dert ve fikir etrafında yan yana geldik ve geçtiğimiz hafta bir bildiri

Read More...
escher red ants

Diyalektik Materyalizmin Mini Politik Tarihi-Mustafa Cemal

Politik öykü Engels’in diyalektiği, “diyalektik materyalizm” başlığı altında ilkeleştirmesiyle başlar. İlk kez Anti-Dühring (1878) adlı çalışmasında önerilmiş bu ilkeler

Read More...

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Mobile Sliding Menu