Örgütlenme Üzerine Üç Tez-Rodrigo Nunes

In Açık Seçki, Çeviri, Devrim, Genel, Örgütlenme
graffiti-walls-banksy-graffiti-workers-of-the-world-unite-8352

graffiti-walls-banksy-graffiti-workers-of-the-world-unite-83522011, umarız, 1968 ve 1848’le aynı solukta anılacak istisnia bir yıldı. Bunun böyle olması, önümüzdeki yılların bu vaadi gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceğine ve böylece olayların ileride geçmişe dönüp bakınca kendilerini gelecekte devam etmiş bir şeylerin başlangıcı olarak gösterebilmelerine dayanacak.Bu vaadin ve onu gerçekleştirecek araçların doğasını anlamak, sonuç olarak, bu vaadi olur kılmanın önemli bir parçası. Bu anlamda önemli bir zorluk, 2011’de olanları, medyanın yayın alanının ve protestocuların yanıltıcı yankılarının oluşturduğu hem olumlu hem olumsuz yanlış temsillerinden olabildiğince ayıklamaktır. Bunun için uğraşmak, başka bir deyişle, insanların ne yaptıklarına ve yapıyor olduklarına, onların söylediklerinden ya da onlar hakkında söylenenlerden daha yakın durmaya çalışmak anlamına gelir.

Negri’nin Lenin üstüne vecizesi-“örgütlenme kendi üstüne akseden kendiliğindenliktir”- kendiliğindenliğin hiç bir zaman basitçe biçimsiz olmadığını, her zaman bir çeşit örgütlenmeyle ters düşerek varolduğunu ortaya koyuyor.(1) Örgütlenme tartışmasının, sanki mutlak biçimsizlik(‘kendiliğinden’ hareket) ve biçim(Parti) arasında bir seçim yapmamız gerekiyormuş gibi kavranması uzun zamandır süren bir yanlış. Nasıl bir parti, sıkıca denetleniyor olsa bile, belirli bir gözenekliliğe ve aykırı sapmalara sahipse, biçimsiz görünen ise her zaman -değişken ve açık olsa da- kendi biçimine sahiptir. Aşağıdaki üç tez, son bir buçuk yıldaki mücadelelere halihazırda içkin olan bazı dersleri çıkarmak ve bunların altında yatan biçimlerin ayırt edici özelliklerine yaklaşmayı hedeflemektedir.

         1- KİTLESEL ÖRGÜTLENMELER OLMADAN KİTLESEL BİR HAREKET GERÇEKLEŞEBİLİR

Bu ders yeni değil; en azından 1968’ten ya da -klasik referanslardan kendimizi sakınacak olursak- 1990’ların sonlarından beri biliniyordu. Yine de tekrar etmeye ve bu şekilde ifade etmeye değer, çünkü güncel olayların ortaya çıkardığı soruları eski tartışmaların diline tercüme etme çabası, onların saf yeniliğinde ısrar etmekten daha geniş bir kavrayış sunabilir.

Burada mesele yalnızca, kitlesel örgütlerin (partiler, sendikalar- Mısır’daki grevler ve Tunus’ta sendikaların yerel destekleri göze çarpan istisnai durumlardır) ‘sorunun parçası’ olarak görülmeleri ya da basitçe istenmemeleri boyutu değil, aynı zamanda kitlesel örgütler olarak sorgulandıkları boyuttur. Heterojen, gelişen, yaşayan harekete kıyasla bu örgütlerin harekete geçirici kabiliyetleri daha sınırlı ve temsil nitelikleri çok bayat, katılaşmış ve sıkıntılı bir biçimde çok temsili görünüyor. Halk kitleleri temsili sisteme ve onun sunduğu olanak kıtlığına karşı ayağa kalktığında, sendikalar ve partiler soyut olarak temsil ettiklerinden çok sistemin kendisini temsil ediyormuş gibi görüldüler.

Pek tabi bunu söylemek, 2011’de beliren hareketlerin dayanma gücü hakkında bize hiç bir şey anlatmıyor; kitlesel örgütler kurmama seçimi, büyüyen bir ivme kaybına mı yol açacak yoksa böyle örgütler kurmak hiç bir getirisi olmadan ihtilaflara mı yol açacak? Bunu söylemekle kitlesel örgütlenmelerin köhne öneriler olup olmadığına dair de bir şey söylemiş olmuyoruz. Ama varolan kitlesel örgütler, ve yaygın hoşnutsuzluğun kitlenin çok uçlu iletişimine izin veren teknolojik araçlara erişimiyle çakışmasından doğan olanaklar hakkında bir şeyler söylemekte. Bu durum açıkça iyi bir haber: kitlesel örgütler her yerde krizde (benim de şu anda yazarken içinde bulunduğum Latin Amerika da dahil buna); siyasal etkiler yaratmak için onları bypass etmenin mümkün olduğunu bilmek güzel.

Ayrıca temsiliyetin krizi ve bu krizin çözülmesinin ne kadar uzun zaman alacağı konusunda da bir şeyler söylüyor. İktidara yeni gelen güçlerin yerinden edilenlerden daha iyi olmaması sebebiyle bazıları Tunus, Mısır ve İspanya’daki hareketlerin ‘başarısızlıkları’nı işaret etmekte çabuk davrandı. Burada gerçekten tuhaf bir mantık söz konusu: bu hareketler, asli kararların temsili demokrasinin kapsamı dışında bırakılmasını ve kendilerine sunulan bütün olanakların aynı şeyin farklı tonları olmasını kınarken, onları, elde ettikleri kazanımın da en nihayetinde aynı yelpazenin bir yerlerinde bulunduğunu göstererek haksız çıkarmayı ummak bu hareketlerin savlarını doğrulamaktadır. Bu argüman ancak bu hareketlerin reddettiği öncülü-karşı çıktıkları “başka bir alternatif yok”un gerçekten de alternatifinin olmadığını- kabul ediyorsak bir anlam ifade edebilir. Hareketlerin, kendi bakışlarını en başından beri (onlardan yapabileceklerinden fazlasının isteneceği)(3)seçim döngülerinin ölçmeyi beceremeyeceği daha uzun bir oyuna koymalarının hakkını vermeyi becerememektedir.

Siyasal sistemi bütüncül olarak ele alırsak, bu hareketlerin ifa ettiği şeyin -belki de an itibariyle ifa edebilecekleri tek şeyin- Colectivo Situaciones’ın poder destituyente, kurumsallaşmamış güç dediği şey olduğunu söyleyebiliriz. (4) Şüphesiz aynı zamanda, geleceğini ve istikametini şu an kestirmemizin imkansız olduğu kurucu bir güce de sahipler. Yeni siyasal biçimlerle, yeni temsil mekanizmalarıyla, yeni kurumlarla ya da en azından yeni örgütlenmelerle sonuçlanabilirler. Neo-liberal kriz sonrasında Bolivya vakasında olduğu gibi bunların hepsiyle birden de sonuçlanabilirler. Şu an uygulanabilecek temel hedefleri muhtemelen sistemin üstüne sifonu çekmektir; ama bu hem bir gecede başarılamaz hem de kısa dönemli çelişkilerin keskinleşmesi- anketler halkın yüzde 70’inin indignadosları desteklediğini söylerken, İspanya bugün halkın yüzde 30’un seçtiği, harekete karşıt olduklarını ilan eden sağcı bir hükümete sahip- daha uzun vadedekilere yol açabilir.

         2-ÖRGÜTLENME YOK OLMADI, SADECE DEĞİŞTİ

         Yorumcuların tuhaf bir biçimde 2011 ve küreselleşme karşıtı kuvvet arasındaki bariz benzerliklerin farkına varmadığını bir çok kişi gözlemledi. Örgütlenmeyi ilgilendiren noktada bu görünmezlikte ikili bir ironi var. Küreselleşme karşıtı kuvvet bir yandan, yeni iletişim teknolojilerinin ve her şeyin üstünde internetin örgütlenme pratiğine getirdiği dönüşümleri ayrıntılandırmaya çalışan ilk denemeye damgasını vurdu. Diğer yandan da, aynı tabula rasayı, bugün bazılarının benimsediği yeni bir başlangıç tavrını açığa çıkardı: yeni teknolojik koşullar örgütlenme yolumuzu sonsuza kadar değiştirdi, hiyerarşik örgütlenme biçimlerinin zamanı doldu, şimdi yalnızca birbirine bağlı bireyler var. Bunun içinde pek tabi üçüncü bir ironi yatıyor: genellikle şimdinin geçmişten saf bir kopuş olduğunu ilan eden modern tavırda ortaya çıkan, olmakta olan bir olguya geriye dönük bir şekilde bakarak bunu gelmekte olan bir şeyin öngörüsü olarak algılama hali. On yıl öncenin ‘yeni teknolojik koşulları’ (mail listeleri, kamerasız telefonlar ve Indymedia), bugün şahit olduğumuz bilgi üretimine ulaşma araçlarıyla karşılaştırdığımızda oldukça sönük duruyor. Buna karşılık, günümüzün ‘saf kopuşu’ aslında bir şekilde on yıldır buralarda dolaşmakta.

        Sıkıntı, farklı şeyleri birbirine karıştırma eğilimi ve eski örgütsel biçimlerle bağlantılı eylem pratiklerinin- ‘fabrika tabanlı’ ve ‘kapı kapı’ topluluk örgütlenmesinin- örgütlenme biçiminiyle aynı kefeye konulması. Sonuç olarak argüman, bazı örgütlenme biçimlerinin artık geçerli olmamasından bazı eylem biçimlerinin lüzumsuz olduğuna hızlıca geçiş yapıyor ve sosyal medyanın siyasal kullanıma ne şekilde sokulduğuna dair sahte bir resim üreterek nihayete eriyor.

        2010’da yayınlandığında iyi tepkiler alan ama peşpeşe gelen olayların baştan aşağı çürütüyormuş gibi göründüğü makalesinde Malcom Gladwell, Mark Granovetter’in toplumsal ağ teorisinde çığır açan çalışmasını kullanarak, sosyal medyanın bilgi yaymaya ve düşük dahiliyetli eylem biçimleri(‘paylaş’, ‘beğen’, ‘retweet’le, ‘bağış yap’) üretmeye gelince mükemmel bir araç olduğunu ama iş güvenilir ilişkiler, bağlılıklar geliştirmeye ve gerçekten eyleme geçmeye, bir kampanya başlatmaya geldiğinde o kadar da iyi olmadığını belirtiyor. Metnin vardığı en güçlü sonuçlardan biri şuydu: “Facebook eylemciliği insanları gerçek bir fedakarlık yapmaya sevk ederek değil, gerçek bir fedakarlık yapmak için yeterince güdülenmediği zamanlarda yapacağı türden şeyler yapmaya sevkederek başarılı olur.” (6) Yani diğer bir deyişle, sosyal medya zayıf bağlı eylemlilik için mükemmel bir ortamdır ama güçlü bağların gelişimi için “tıklamaktan” daha büyük örgütsel tutarlılıklara ihtiyaç vardır. (7) Herhangi bir şeyi örgütlemiş biri bilir ki, bunu yapmak üzücü biçimde “bir tweet at, herkes gelsin”den daha zordur.(8)

Benim hipotezim bu sonuçla çelişmemekle birlikte, sosyal medyanın 2011’deki siyasal kullanımının altını çizdiği ama Gladwell’in gözden kaçırdığı bir ihtimalin olduğunu söylüyor: Bazı özel koşullarda sosyal medya tarafından mümkün kılınan bağlantıların niceliği, daha güçlü bağların niteliğini üretebilir. Bu zayıf bağların her zaman sahip olduğu, lehte durumlarda yoğunlaştırılabilen ve genelde her bir bireyin katılım eşiğini aşağıya çekme olarak tanımlayabileceğimiz, sıradışı bir etkidir.

        Olayların nasıl baş gösterdiğine dikkat edersek, bir Facebook etkinliğinin rasgele seçilmiş tarihi etrafında biraraya gelen münferit bireyler miti şüpheli hale gelir. ‘Kendiliğinden başkaldırma’ anlatısına en yakın görünen Tunus vakası bile, muhtemelen en iyi güçlü bağlarla başlamasıyla tarif edilebilir. Muhammed Buazizi’nin sarsıcı kendini feda eylemi bile ilk olarak, küçük bir arkadaş grubunu ve ölüm haberini teyit etmeye çalışan ailesini ateşledi ve bunu izleyen eylemler Sidi Bouzid’in şehrinde ortaya çıktı. Daha sonra El-cezire hikayeyi aldı. Yerel bir sendika şubesi ve öğrenci gruplarından destek geldi, ve önceden beri eylemci olanların ve medyanın hükümet eleştirileri dile gelmeye ve eyleme geçmeye başladı.(9)

        Diğer bir deyişle hareket basitçe, zayıf bağlardan güçlü bağlara, münferit bireylerden güçlü bağlılıklara, internetten sokaklara doğru değil; küçük ölçekli güçlü bağlardan, zayıf bağlara(daha çok insanın ne olduğundan haberdar olduğu), ordan tekrar güçlü bağlara(daha büyük ölçüde müdahil olan eylemci gruplar ve bireylere), en sonda da ivme kazanmaya başladığında güçlenecek olan daha geniş zayıf bağlar saçağına doğru olur. Coğrafi yayılımını şöyle örneklendirebiliriz; taşradan El-cezire’ye, sonra sosyal medya ve Youtube’dan başkente ve yurtdışına. Bu katmanların her birinde sadece bilgi sahibi olmuş insanların değil müdahil olan insanların sayısı da artar. Bireyler arasındaki iletişimin yalnızca sosyal ya da başka türlü bir medya aracılığıyla değil, toplantılar, daha yeni doğmuş ya da önceden varolan farklı örgütlenmeler aracılığıyla gerçekleştiğini hayal etmekle fazla bir şey yapmış olmuyoruz.

        Mısır’daki eylemci grupların Mübarek rejimine karşı, yıllardır hüsrana uğratılan ve baskılanan, kitlesel muhalefeti yönlendirme çabalarının olduğu iyi biliniyordu. Daha sonra Tunus’taki olaylar ve bilginin viral yayılımı ve harekete geçirici online araçlara erişim, onlara tutundukları bir olanak sundu. Birinin, ocak 25 için ‘Öfke Günü’ denen bir Facebook etkinliği açtığı doğrudur, ama bu biri herhangi bir ‘duyarlı vatandaş’ değil, bir buçuk yıldır süren 400.000 takipçisi olan bir Facebook sayfasının(Hepimiz Khaled Said’iz) yöneticisiydi. Şimdi ünlü olan bu yönetici, Wael Ghonim bu düşünceyi, ortağı Abdulrahman Mansur’a, nihai kararı da 6 Nisan Gençlik Hareketi’nden Ahmet Maher’le bir ay önce yaptıkları, eylemci grup lojistik işleri hallederken Facebook sayfasının çağrıya öncülük yapacağına dair anlaşmaya vardıkları, beyin fırtınasına atfediyor. (10) (6 Nisan daha önce Polis Günü olarak mobilize edilmiş bir gündü) Bu ve müteakip günlerdeki protestoların fikrinin fark ettirdiği üzere, halihazırda varolan ve sonrasında filizlenen başka bir çok örgütlenme ve arkadaş grubu, çalışmış ve işlevsel hale getirmişti bu eylemleri.

Arap Baharı’na(ya da 15M’nin ve Occupy’ın) olanak tanıyan iletişim, bir bireyden diğerine basitçe sosyal medya aracılığıyla yayılmamıştı. Vakaların hepsinde olan şey, halihazırda varolan merkezlerle(hub)-bunlar güçlü bağlı gruplar ya da çok takip edilen ve güvenilen iletişim kanalları olabilir- arasında her zaman daha karmaşık aktarımlar vardı ve bununla beraber azalan yoğunlukla giden upuzun bir ağlar ve bağlantılar zinciri bir tür dalgalanma etkisiyle birlikte bir çok merkezüssüne sahip şekilde bulunuyordu. Eğer kitlesel örgütler olmadan kitlesel hareketler gerçekleşebiliyorsa, bunun sebebi sosyal medyanın görece münferit inisiyatiflerin etkisini katlayarak büyütmesidir. Ama yaptıkları niceliği hiçten çoğaltarak niteliği sihirli bir şekilde bir üste atlatabilecek olağanüstü bir fenomen değildir. ‘Çene çalmayı’ işlevsel olarak eyleme yöneltebilecek, merkezler, güçlü bağlı gruplar ve öbekler üzerinden aktarıma ihtiyacı vardır. Bu müsait koşullar altında bir kez olduğunda, bilginin yayılımının güçlü bağlardan uzun kuyruğa doğru gelişimine de yardım eder: bir arkadaşın ya da akraban bir gösteriye gitmişse, ya da giden birinin coşkulu bir imajını gördüysen, sen de gitmeye daha teşnesin demektir. ‘Kendiliğindenlik’ten ancak, önceden varolan ağlar ve örgütlenmeler ve daha sık örülü arkadaşlıkların, yeni bilgi akışlarını ve karar alma mekanizmalarını, önceden verili-ama şüphesiz süreç içinde dönüşmüş- yapıların hatları boyunca yönelttiğini anlarsak bahsedebiliriz. Şüphesiz bu, öncesinde sadece birey olarak varolanların oluşturduğu ideal bir ‘bireyler birliği’ değildir. Bu durum, şeylerin ‘başlama vuruşu’ yapılmadan önce açık ve yerüstü bir örgütleme sürecinin olduğu, 15M ve Occupy gibi vakalarda daha aşikardır.

         Son olarak, hem Mısır hem de Tunus devriminin başlangıcının nasıl ölüm ve fedayla- Muhammed Buazizi ve Khaled Said- ilişkili olduğu üzerine spekülasyon yapmak ilginç olabilir. Ölüme hazır olmaktan daha büyük bir bağlılık, ya da bağlanma gücü, imtihanı yoktur. Yıllarca süren polis tacizi ve şiddeti, ve bu ülkelerdeki protestocuların gösterdiği- eyleme geçmenin riskinin en yüksek seviyede olması bağları en çok güçlendiren şeydi: gerekirse beraber ölmeye olan yönelim ve bunun yarattığı dayanışmadaki-bastırılamaz azim arasındaki ilişki açıkça görülüyor.

3- 2011’in BAŞLICA ÖRGÜTLENME BİÇİMİ MECLİS DEĞİLDİ

2011’deki hareketlerin kullandığı başlıca örgütlenme biçimi apaçık bir şekilde kamptı.Model , Tahrir Meydanı’nda kurulan en olağandışı biçiminden, Wisconsin, İsrail ve İspanya’ya(15 Mayıs gösterisinin planlanmamış bir sonucu olmasına rağmen), oradan da Wall Street’i İşgal Et(baştan beri kamp olarak planlanmıştı) ve 15 Kasım Küresel Eylem Günü’nden sonra bütün dünyaya yayıldı.Bu, en heyecanlandırıcı imajları ve Mısır’da en büyüleyici zaferi hazırladığını görmemizin şaşırtıcı olmadığı, en güçlü taklitti.

Yine de Tahrir’i muzaffer bir sembol yapmış olan biçim ve hedef arasındaki kesin bağlantıyı akılda tutmak önemli. Bu basit bir taklitten öte, hareketi negatif de olsa somut bir talep vasıtasıyla-Mübarek’i indirmekle-bir mahalde yoğunlaştırmayı içeren bir taktikti. Bu durumda bile, siyasi rejim ülkenin diğer bir çok parçasının denetimi kaybetmekte olduğunu fark etmese, hareketin amacına ulaşamayacağı apaçık ortada.

Kamp taklit edilmeye başlandığından, bu bağlantı ortadan kayboldu. @acampadasol-Puerta del Sol, Madrid, İspanya’daki ‘kendiliğinden'(güçlü bağlardan hareketle daha düşük yoğunluklu uzun saçaklı bağlar boyunca güçlü bağlar oluşturarak)kurulan ilk kampın Twitter hesabından gelen ilk tweetin ‘bir anlaşma sağlayana kadar buradan ayrılmayacağız’ diye bildirmesi dikkate değerdir. Mikro-blog internet sitesinin kendine has sentaksı içinde ‘biz’in kim olduğu, kiminle anlaşmaya varılacağı beyan edilmemişti. 15 Kasım’dan sonra dünya çapında türeyen ‘Occupy’ a geldiğimizde, bu bağlantı tamamen ortadan kaybolmuştu. Aynı şey, New York’ta Zucotti Park’taki amfi kullanma yasağına pratik bir çözüm olarak başlayan ve çözüm ürettiği orijinal engel varolmayan yerlerde bile ‘Occupy’vari siyaset yapma tarzının nişanesi olan, ‘insan-mikrofon'(human-mic) gibi diğer ilintili taklitler için de söylenebilir.

Bu, kamp taklidinin müteakip tekrarlarının hiç bir şekilde taktiksel olmadığı anlamına gelmiyor, onlar da taktikseldi ama taktikleri farklıydı. Mısır’da ve Wisconsin’de varolan keskin negatif taleplerin yokluğunda yaptıkları, kolektif olarak paylaşılan bir istemi kabul ettirmek değil, böyle kolektifçe paylaşılan bir istemin inşa edilebileceği ve böylece değişimi ‘bulaşma’ ve/veya kendi isteminin tatbiki yoluyla gerçekleştirmeye muktedir olan toplumsal bir gücün ortaya çıkabileceği siyasal mekanı yaratmaya çalışmaktı. Bu bağlamda, ‘taktiksel getirilerinin azalışı’, küreselleşme karşıtı hareketin zirve-karşıtı döngülerinin başına gelene benziyorsa, onları ifa ettikleri diğer mühim işlevin farkına varmadan eleştirmek-Badiou’nün zirve-karşıtlarına 2003’te yaptığı gibi-, insanların gerçekten ne yaptıklarını, kendilerinin(ya da medyanın) yaptıklarını söyledikleri şeye odaklanarak gözden kaçırmakla eş değerdir.(12)

İspanya, İsrail ve diğer bir çok ‘Occupy’ mahalinde kampların kudreti, yaygın bir muhalefete bir odak noktası tedarik etmelerinde yatıyordu. Bunlar, halihazırda varolan sanal ve sanal olmayan toplumsal ağların birbiriyle çatıştığı, yeniden karıldığı, ve doğrudan temas ve birlikte-oluşla daha büyük bir kararlılık sahibi olduğu anlardı. Bundan ayrı olarak, eski eylemcilik deneyimi ve sürece önayak olan toplumsal ağlara dahiliyet şartı aramadan, herkesin erişebileceği bir mekan sağladılar.Nihayetinde bunu, insanları bir mekanı paylaşma ve orayı yürütme işinin zorluğuyla-insanların daha güçlü bağlar geliştirmesini sağlayabilecek imtihan diyebileceğimiz bu şeyle-karşı karşıya bırakarak başardılar.

Yani, daha sonra kurulan bu kamplar siyasetin varoluş koşullarının üstünde eyleme geçtiler: derin güçsüzleştirme ve atomize toplumları etkileyen keskin kriz bağlamında, ‘siyasal’ diyebileceğimiz ilişkiler dokusunun parçalı da olsa-en azından orda bulunan insanlar için-(yeniden)kurulabileceği bir mekan olarak iş gördüler.

Gerçek zorluk, onlar bunları yaparken hem içerdekilerin hem dışardakilerin onlardan düşünceli siyasal eylem ve berrak konum almalarını beklemeleriydi. Herkesin gözü önünde yetişmek zorundaydılar. Bütün bunlar, taktiksel eşgüdümün zamana bağlı olmadığı, sonu belli olmadan tutunmaya, direnmeye devam etmenin tam olarak ne demek olduğuna dair açık bir fikre sahip olunmayan, ve buna çok muhtelif insanla hep beraber derhal bir karar verme gibi, Herkülvari(ya da Sisifosvari) bir görevle yüzleşilen bir bağlamda oldu.

Genel meclisler, ne kadar etkileyici ve çekici göründüklerini(el işaretlerine yapılan gazetecilerin öngörülebilir vurgusuyla başlayan) ve kapsamlı demokrasi eksikliği deneyimine nasıl seslendiklerini hesaba kattığımızda şaşırmayacağımız biçimde, çok ses getirmişlerdi. Katılımcıların yaptığı en tipik yorumlardan bir tanesi, herkesin önünde konuşma şansı verilmesinden kaynaklanan gözle görülebilir mutluluğa dairdi. Eğer sanal ağlar, duygulanımsal yayılımın ve bulaşmanın asli ortamlarıysa, insanların bakış açılarını mübadele edebildikleri açık mikrofon mekanlarının olanak sunduğu ‘karmalaşma'(reshuffling)nın başlattığı yeni ilişkileri-insanların başka türlü asla tanışmayacağı insanlarla arasında ortaklıklar bulmasının oluşturdğu katıksız gücü bir kenara koysak bile-ve onun diğer ilişkilerin içine girmesini hafife alamayız.

Fakat, ‘internetten sokaklara doğru’ hareket etmenin yoğunluğundaki büyük farklılık, meclis tipine herşeyin yanında fazla değer vermeyi üretebilir. Christian Marazzi Arap Baharı boyunca, finans piyasasına özgü bulaşma mantığını, Magrip’te gerçekleşen olaylarla karşılaştırdı.(13) Öncekinde bilgi kıtlığı, spekülatif balonun hummalı yüksekliklerinde sadece kendine referans veren ve kendisi dışında hiç bir dinamiği göremeyip, ‘bizim bilmediğimiz’ bir Ötekini(Büyük Piyasa) varsayan taklit edici bir davranışa yol açıyordu. İkincisinde ise, bilgi fazlalığı maddi referansı toplumsal bedenin kendisi olan, ‘kendiliğin taklidini’ üretti. Bu anlamda meclislerin taşıdığı tehlike- taklit edilebilir ‘kişi’yi meclisle kısıtlama, bu deneyimin ‘diğerleri’ kadar ‘bulunma-dışı'(non-presential) duygulanımlarını da gözden kaçırma, sonuçta da daha az kapsayıcı, daha az bağlantılı ‘orada olmalıydın’a dönüşen- orada bulunma fetişi olarak tanımlanabilir. Bu yaklaşım hareketin görünür bedenini,-doğrudan olduğu kadar dolayımlı, gerçek olduğu kadar sanal, yoğun olduğu kadar yayılmış, verili olduğu kadar değişken, ve her zaman karmaşık bir bedenler, teknolojik arayüzler, kelimeler, duygulanımlar ve fikirler kümelenmesine(assemblage) dayanan- gerçek bedeninin toplamıyla karıştırır.

Bu dinamik, medyanın meclisleri hareketin merkezi olarak temsil etme eğiliminde derinleştirilebilir. Eğer bütün sürecin mümkün kıldığı ve canlı tuttuğu şeyi kavramak için, en çok görünür olandan bir adım geri atarsak, hareketin kilit örgütlenme biçiminin-kendince açık ve yatay olsa da- meclis olmadığı belirginleşir.

Buna dağıtılmış liderlik (distributed leadership) diyebiliriz: daha önceden bilinmeyen bireyler ve grupların bile,eylemsellik için odak noktaları sağlayan eylem rotalarıyla ortaya çıkmaları sayesinde işlerin ilerlemesinde geçici olarak rol almaları. (Buna daha önce-‘hiç bir karar alma prosedürüne [ister önceden varolsun isterse de nispeten büyük ölçekli olsun]bağlı kalmadan büyük ölçekli etkileri ateşleme’ gücü olarak tanımladığım- dağılmış öncülük [diffused vanguardism] demiştim[14] ). Ama bütün bu inisiyatifler eşit olarak, iknadan çok örnekleyerek, argümandan çok bulaşmayla, gittikçe meclis biçimine indirgenen karar verme süreçlerindeki tıkanıklığı kesip atmayı başardılar.

Bu liderlik biçimini farklı kılan şey, önceden belirlenmiş bir ‘lider’ ya da ‘öncü’ statüsüne(üye sayılarına, siyasal yörüngelere,şöhrete) ihtiyaç duymamasıdır. Aslına bakarsak, günümüz ortamında bir inisiyatifin işine yarar görünen kilit şeylerden biri, varlığının açık olarak ‘anonim’ ya da(spor diline çevirirsek) ‘ilk 11’e giremeyen’ cinsten olmasıdır. Günümüzdeki kriz büyük ölçüde bir temsiliyet krizi olduğu için, ‘temsilci’ isimlerine duyulan bu şüphe doğaldır.

2011 mücadelelerinin dağıtılmış liderlik özelliğinin mantığı, Deleuze ve Guattari’nin A Thousand Plateaus’ta tasvir ettikleri ‘sürü lideri'(the leader of the pack)dir. Oysa Hegel’i teleolojiyi eksik bırakarak okursak(bugün onu okumanın tek yoludur), bu tasvirin dünyanın Werkzeuge’ından, ‘dünya-tarihi bireyleri’nden, çok da ayrı olmadığını görürüz. Catherine Malabou’nun isabetli anlatımıyla, bugün elimizde olan-‘fazlalığın/aşmanın(comme bord de débordement) bıçak ağzı olan’- tekil inisiyatiflerin meydana çıkmasının hızlandırdığı değişen bir beden/sınır hareketidir(16). Güncel hareketlerin daha umutlu okumalarının, bir yandan görünüşte tarih(ya da Tin)e değil de ‘kolektif zeka’ya dayandırılırlarken, gizli kapaklı bir teleolojiye-kriz durumlarına herhangi bir zamanda elde bulunan kaynakların kullanımıyla karşılık vermektense, bugün karşılaştığımız bütün krizler için uzun vadeli çözümler üreten bir zekaya bakılırsa- itibar ettiklerinin ortaya çıktığını ilginç bir şekilde farkedebiliriz. Bulunma fetişizminin bazı aşırı örneklerinde, meclisler ve çalışma grupları bütün insanoğlunun yerine vekaleten geçer.

         Böyle bir liderliğin, dağıtılmış olsa da, aynı oranda ifa edildiğini düşünmek safça olur. Occupy ve 15M gibilerinin arkasındaki sosyal medya ağlarının görselleştirilmesi, bu ağların-tıpkı kendi arkalarındaki sosyal ağlar gibi-ölçek dışı(scale-free) yapılara sahip olduğunu örnekledi. Onlara özgü olan dağıtım, çok sayıda daha az bağlı öbeklerden ve daha küçük sayıdaki- daha da bağlı ve ilave edilen öbeklerle birlikte olan-merkezlerden oluşuyordu. Hal böyle olunca, yataylığın saf eşitlik olarak görüldüğü her türlü basitleştirilmiş kavramsallaştırma, bu tür ağların yapısı üstüne olan mevcut bütün-matematiksel ya da sezgisel olsun-bilgiyle çelişiyor. (Bu durum, her halükarda hakkaniyetli ve özgür bireylerin biraraya gelişinden mürekkep liberal temanın bir versiyonu değil miydi?)

         Lakin bu durum, hareketleri ‘demokrasi-karşıtı’ yapmaz. Öncelikle, bu görsel temsillerdeki en önemli Twitter hesaplarının büyük bir çoğunluğunun bir yıl öncesine kadar olmadığını belirtmek gerek. Eğer şuanki ilgiye mazhar oldularsa, bu kendi aralarındaki yeni bağlantıların ve belirli bir tür trafiğin patladığı zamanlarda konu ile alakalı olmaları vasıtasıyladır. Bu argüman şüphesiz sosyal medyanın ötesine de taşınabilir. İkinci olarak, her ne kadar bir öbek olmanın kendini-onaylayan bir parçası varsa da-fazla bağlantısı olanların sesi doğal olarak daha çok duyulacaktır-, bu kendini-onaylama döngüsünün kendisi daimi bir meşruiyet sürecine yaslanmayı gerektirir. Dağıtılmış liderlik, ideal bir serbest bilgi, tahlil ve inisiyatif piyasası değilken, ve bunun yerine tercihi bir aidiyete bağlıyken; öbeğin ‘deposu’ da, yönlendirdiği trafiğin ve önerdiği ya da geri çektiği girişimlerin niteliğine göre dalgalanır. Buna ek olarak, ‘güçlü’ bir kaynağın yönlendirdiği her şeyin ‘gözde’ olması gerekmez; her başarılı girişime karşılık ‘uçuşa geçmeyen’ binlercesi vardır. Aynı zamanda, bir kaynağı güçlü yapan şeylerden biri de, ilgiyi daha küçük, daha az bağlı merkezlere çekmesi ve böylece görünürlüğü ve bağlantılılığı arttırmasıdır. Sonuç olarak, şebekeleşmiş hareketin ‘makine-bedeni’ ne kadar bağlantılı ve uyarılabilir olursa-bedenlerin, duygulanımların ve sanal bağların mobilizasyonunun tepede olduğu anlarda böyle olur-; trafiğin az bağlantılı merkezleren toplanması daha olası, hareketin zayıf bağlardan güçlülere geçisi-bir girişimin etkili olabilmesi için bu gereklidir-daha hızlı ve kolay, ve genel olarak trafiğin yeniden yönlendirilmesi daha çabuk olur.(21)

Bu nedenle, sağduyumuza ne kadar ters olsa da, eğer bunu içkin buyruğun gücüyle donatılmış içkin öncü olarak anlarsak, bu hareketlerin ‘öncü’sünden bahsedebiliriz. ‘Yönlendirme’ liyakati her an kanıtlanmalıdır, ya da daha doğrusu, statüsü her zaman daha büyük hızla dalgalanır. O sadece, ‘işe yaradığı’ ölçüde öncüdür. İşe yaramazsa, belki de gelecekte ‘işe yarama’ gücüne de zarar verecek şekilde öncülük etmez.(23) Bu sonuçlarının doğasında varolan bir nedendir. Bu aşamada, bu şeklin tarihsel olarak öncülerin gerçekte varolduğu yegane durum olduğu söylenebilir. Fakat bu vurguyu yapmak, öncü statüsünün ‘liderliği’nin, etkililiğinin ötesinde(kendi ilksel bağlamından potansiyel olarak daha geniş olduğu halde geçici ve yerelleştirilebilir) başka bir kararlılığı olmadığını ortaya koymakla-uzun zamandır Marksizmin farklı eğilimlerinin vehimi olan bir şeyle özdeşleştirmekle- eş değerdir.

1-Antonio Negri, Trentratre lezioni su Lenin. Roma: Manifestolibri, 2004, p.42. Şöyle devam ediyor: Diğer türlü acizdir ve kendini meşru kılma çabası suya düşer.

2-Democracia Real Ya!’nın kurucu üyelerinden bir grup, daha yeni, iddialarına göre karar alma felcini ortadan kaldırmak için kurumlar üstünde ‘eşgüdümlü baskı’ oluşturacak aynı isimli bir sivil toplum ürgütü kurmaya karar verdiler. Bkz. Democracia Real Ya se constituye como asociación. El País, 22 Eylül 2012, http://politica.elpais.com/politica/2012/04/22/actualidad/1335113954_554…. Hareket, ‘lidersiz eşgüdümlü bireyler ağının yasal çerçeveye uymadığıve uyamayacğı’ asli görüşünde ısrar eden resmi bir beyanda alenen suçlandı.Bkz, La ‘Asociación Democracia Real Ya’  no es Democracia Real Ya, http://www.democraciarealya.es/blog/2012/04/22/la-asociacion-democracia-…

3-Aynı argüman, talep yoksunluğu hakkındaki bıkkınlık veren tartışma için de kurulabilir: Araçlarla birleşebilecek taleplerde bulunmak için, açık olarak varolan sistemin kapsamı içinde kalmak gerekir; yani sistemin önünü kapattığı gerçek seçeneklerle ilgilenen ‘hakiki’ talepler, zorunlu olarak imkansız ve mantıksız görünecektir. Bu, işe yarar odak noktalar, hareketler için atlama tahtası olarak iş görecek zemin hazırlayıcı kavgalar haline gelecek, savunmacı ya da hücumcu somut yerel taleplerde bulunulamayacağı anlamına gelmez. Kurumların ‘öznel reddi’ni onların ‘gerçek imha’sıyla karıştırmamalıyız.Bkz, V.I. Lenin, ‘Left wing’ Communism: An Infantile Disorder, London: Bookmarks 1993, p.73. Talepler üzerine bkz, J. Butler, ‘So, What Are the Demands?’, Occupy Theory, Occupy Strategy 2, 2012, pp.8-11.

4- Bkz, Colectivo Situaciones ‘Disquiet In the Impasse’ Turbulence 5, 2009, http://turbulence.org.uk/turbulence-5/disquiet-in-the-impasse/;19 & 20, Notes for a New Social Protagonism, N. Holdren and S. Touza (trans.), New York/Wivenhoe: Minor Compositions, 2011.

5- ‘Hareket’ten ziyade ‘an’dan bahsetme tercihim için bkz. benim, ‘The Global Moment: Seattle, Ten Years On’, in Radical Philosophy 159, 2010, http://www.radicalphilosophy.com/commentary/the-global-movement

6- M. Gladwell, Small Change: Why the Revolution Will Not Be Tweeted, New Yorker, October 4, 2010, http://www.newyorker.com/reporting/2010/10/04/101004fa_fact_gladwell?cur…

7- Granovetter, bir bağın gücünü ‘zaman miktarı (muhtemelen çizgisel), duygusal yoğunluk, samimiyet, ve bağı tanımlayan karşılıklı ilişkilerin birleşimi’ olarak tanımlıyor. M. Granovetter, ‘The Strength of Weak Ties’, American Journal of Sociology, 78 (6), 1973, p.1361.

8- Bkz., K. Andersen, ‘The Protester’, Time, 14 December, 2011 http://www.time.com/time/specials/packages/printout/0,29239,2101745_2102…

9- ‘Yasemin Devrimi’nin nasıl başgösterdiğine dair anlatılar için bkz., Y. Ryan, ‘How Tunisia’s Revolution Began’, Al Jazeera, 2011 http://www.aljazeera.com/indepth/features/2011/01/2011126121815985483.html; P.N. Howard et al,Opening closed regimes: what was the role of social media in the Arab Spring? Working paper of the Project on Information Technology and Political Islam, 2011 http://pitpi.org/index.php/2011/09/11/opening-closed-regimes-what-was-the-role-of-social-media-during-the-arab-spring/.

10- W. Ghonim, Revolution 2.0. A Memoir, London: Fourth Estate, 2012, p.225.

11- 15M’nin 2011 şubat ve mayıs ayları arasındaki örgütlenme sürecine dair adım adım bir açıklama için bkz.,P. Buentes, ‘Como se gestó el 15M?, 2011 http://storify.com/pablobuentes/que-es-y-como-se-gesto-el-movimiento-15m. Occupy Wall Street’i Zucotti Park’a yönlenişi için güzel anlatımlar: M. Sledge, ‘Reawakening the Radical Imagination: the Origins of Occupy Wall Street’, Huffington Post, 11 October 2011 http://www.huffingtonpost.com/2011/11/10/occupy-wall-street-origins_n_10… A. Kroll ‘How Occupy Wall Street Really Got Started’, Mother Jones, 17 October, 2011 http://www.motherjones.com/politics/2011/10/occupy-wall-street-internati….

12- A. Badiou, ‘Beyond Formalisation. An Interview’, B. Bosteels, and A. Toscano in Angelaki: Journal of the Theoretical Humanities, 8 (2) 2003, p. 120.

13-C. Marazzi, ‘Mahgreb e mercati finanziari: la logica del contagio’, in UniNomade 2011 http://uninomade.org/maghreb-e-mercati-finanziari-la-logica-del-contagio/

14- Bkz. Benim, ‘Dictionary of Received Ideas (In the Interest of Passing Them On)’, ZNethttp://www.zcommunications.org/dictionary-of-received-ideas-in-the-inter…

15- Bu bağlamda bkz., The Free Association, ‘On Fairy Dust and Rupture’, The Free Association 2011, http://freelyassociating.org/on-fairy-dust-and-rupture/

16- C. Malabou, ‘Who’s Afraid of Deleuzian Wolves?’, in Deleuze: A Critical Reader, P. Patton, (ed.), London, Wiley-Blackwell, 1996, p. 221. Malabou ve Juliette Simont’un iddia ettiği üzere, Deleuze(ve Guattari) ile Hegel arasındaki mesafe, öncekilerin görmek isteyeceğinden çoğunlukla daha yakın olabilir. Bkz., J. Simont, Essai sur la quantité, la qualité, la relation chez Kant, Hegel, Deleuze. Paris: L’Harmattan.

17- G. Pór, ‘How Revolution Carries Itself Forward By the Working Groups of Occupy’, The Future of Occupy, 2012 http://thefutureofoccupy.org/2012/02/04/how-revolution-carries-itself-fo…

18- M. Lucas, ‘A quién seguir esta primavera? Un estudio en Twitter sobre la Spanish Revolution’, 2012, http://www.manuelalucas.com/?p=53; O. Marin Miro et al., ‘15 Octubre 2011: mapas de la revolución global en Twitter’, ParadigmaLabs 2011, http://labs.paradigmatecnologico.com/2011/12/19/15-octubre-2011-mapas-de…

19- Ölçek dışı, bilinen karmaşık ağlara özgü merkezlerin (ve tutarlı öbeklerin/uzun zincir halindeki yapının) güç-yasa dağıtımına gönderme yapmak için model fizikçi Lázlo-Albert Barabási tarafından ortaya atıldı. Bkz., A.L. Barabási; A. Réka, ‘Emergence of Scaling in Random Networks’, Science 286 1999, pp.509-12.

20- Büyüme (zaman içinde yeni kovanların eklenmesi) ve tercihi bağlılık (başka kovanları çekmek için daha bağlantılı kovanlara doğru yönelim), Barabasi ve ekibinin geliştirdiği modelde ölçek dışı ağların oluşumunu yönlendiren iki temel yasadır.

21- R. Sanchéz Cedillo, ‘El 15M como insurreción del cuerpo-máquina’, Universidad Nómada, 2012, http://www.universidadnomada.net/spip.php?article377

22-G. Deleuze & F. Guattari, Mille plateaux, Paris: Minuit 1980, p.46-7: ‘Şüphesiz sürülerde kitlelerde olduğundan daha fazla eşitlik, daha az hiyerarşi yoktur, ama bunlar farklı türdedir. Bir sürünün ya da güruhun lideri, oyunu adım adım oynar, her adımında her şeyi riske etmek zorundadır. Ama bir grubun ya da kitlenin lideri, geçmiş kazanımları toplar/pekiştirir(consolidate) ve sermayeye çevirir.’

Çeviri: Fahrettin Biçici

Düzeltmeler ve tashih: Feride Eralp

Bu çeviri ilk olarak Gezi için broşür sitesinde yayınlanmıştır:

Örgütlenme Üzerine Üç Tez-Rodrigo Nunes

You may also read!

Jean Dieuzaide L’Equipe, Vieira de Leiria, Portugal, 1954.

Hafızayı Geri Çağırmak-Mazhar Süyük

‘Sınıf Çözümlemelerinin Med Cezirleri, Marks, Weber ve Ötesi-Özgür Narin’ üzerine bir değerlendirme İçinde yaşadığımız kapitalist düzenin kendisi ile devam

Read More...
92825619

Birleşik Bir Emek Hareketi İçin İşçi Meclislerini Tartışıyoruz…

Birleşik Emek Koordinasyonu Girişimi olarak, ortak bir dert ve fikir etrafında yan yana geldik ve geçtiğimiz hafta bir bildiri

Read More...
escher red ants

Diyalektik Materyalizmin Mini Politik Tarihi-Mustafa Cemal

Politik öykü Engels’in diyalektiği, “diyalektik materyalizm” başlığı altında ilkeleştirmesiyle başlar. İlk kez Anti-Dühring (1878) adlı çalışmasında önerilmiş bu ilkeler

Read More...

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Mobile Sliding Menu