Örgüt Mü Lensek Acaba?: Gezi Haziran’ı ve Nejat’ın Anısına

In Devrimci Politika, Dikey Örgütlenme, Huruçtan Gazel, İdeoloji, Mücadele Biçimleri, Örgütlenme, Örgütlenme Stratejileri, Siyaset, Yatay Örgütlenme
christopher-rivera-j-photography-kavramsal-fotografcilik-1

christopher-rivera-j-photography-kavramsal-fotografcilik-1kalbimiz 
ellerimiz ayaklarımız arasında 
ve kimsenin bölemediği şarkıyı 
güllerin, buğdayların ve acının şarkısını 
bir haziran uygulayacak sesimize. 
sütçünün sesiyle birlikte 
erkenci işçilerin sesiyle birlikte 
şoförün sesiyle birlikte 
sabaha başlamış sarhoşların sesiyle birlikte 
yaman sarhoşların sesiyle birlikte 
ve yeni uyanışların ve yeni doğmuşların 
ve herkesin ve herkesin 
sesleriyle birlikte 
bir haziran uygulayacak 
kimse bölemeyecek ve kalbimiz 
hızla gelişecek.  

Turgut Uyar 

Devletin kolluk kuvvetleri 2013 Haziran’ındaki Gezi işgaline topyekûn savaş açıp Gezi Parkı’nı boşaltınca evlerimize dönmeyip başka parklara koşmuştuk. Beşiktaş Abbasağa parkı da irili ufaklı, kızlı erkekli forumlara ev sahipliği yapan mekânlardan biriydi. Aşağıda okuyacağınız metin, Abbasağa parkında toplanan, ismiyle müsemma Küçük Forum’da düzenlediğimiz tartışmalardan birinde Kobani’de yitirdiğimiz YPG savaşçısı Suphi Nejat Ağırnaslı’nın yaptığı konuşmalara yer veriyor. Bu tartışmalara dünyadaki farklı kalkışma ve örgütlenme deneyimleri, daha doğrusu bu deneyimlere yer veren bir Gezi Broşürü (broşür için link) ilham kaynağı olmuştu.

Gezi ayaklanmasıyla birlikte ortaya çıkan yeni bir enerjiyle birlikte forumlarda ve hızla genişleyen sosyal medyada çok farklı entelektüel, pratik ve siyasal birikimlere sahip insanın yan yana geldiği hatırımızdadır. Gezi Broşürü’nü hazırlayan kolektif de böyle oluştu. Forumlardaki tartışmalarda siyaset ve örgütlenmeye ilişkin soruların ağır bastığını gözlemlemiştik. Broşür, Gezi ayaklanmasının ve parklardaki forum buluşmalarının ete kemiğe büründürdüğü dayanışmacı ve kolektif hayat arzusunu ‘siyasi’ bir deneyime dönüştürme arayışıyla yazıldı. Herkes bir ucundan tuttu ve Arjantin’deki yataycılık ve işsiz işçiler hareketinden Oaxaca’daki halk meclislerine, Occupy Wall Street/Wall Street İşgalinden İspanya’daki Gerçek Demokrasi forumlarına, Zapatist otonom belediyelerden Diyarbakır’ın katılımcı belediyelerine, Yunanistan’ın Öfkeliler hareketinden Mısır’da devrimin ayak seslerine uzanan bir yelpazede beynelmilel örneklere yer veren bir broşür ortaya çıktı.

Nejat’ın bu broşüre fikri katkı sunmasına sebep, beynelmilel örneklerden haberdar olup bunlar üzerine tartışma yürütmenin, siyaset ve örgütlenme kavramlarını hakim ideolojilerin ablukasından kurtarmaya hizmet edeceğine olan inancıydı. Daha doğrusu, birbirimize bağımızı, insaniyetimizi ve aidiyetimizi geri kazandıracak yegane pratiğin siyaset ve örgütlenmeyle yaratılabileceğine inancı. Yalnızca broşürün tasarımı değil,  başlık ve sunum yazısındaki ithaf da Nejat’ın imzasını taşıyor. Başlığı tahmin etmek zor değil, Leyla ile Mecnun’un sabık sorusunu bilenler artık Nejat’ın diziyi izlediğini de biliyor; bu yüzden broşürün adı “Örgüt Mü Lensek?” oldu. İthaf yazısı ise belki onun ağzından düşürmediği bir espriyi tersine çevirip murada dönüştürüyor: “Toplumda mal olmak için değil, topluma mal olmak için…”

Aşağıda Nejat’ın bu broşürden hareketle Küçük Forum’da yapılan bir tartışmadaki sözlerine yer veriyoruz. Söz alanlar broşürü Gezi direnişinde yaşananların ışığında yorumlayarak, farklı ülke deneyimlerinin kendilerine neler düşündürdüğü hakkında konuşmuştu. Tartışmada ortaya atılan sorular etrafında Nejat’ın verdiği cevaplar, onun Gezi direnişine yaklaşımına da ışık tutuyor.

Özgürlük ve siyasal katılım birbirini nasıl açıyor? Bunu nasıl tarif etmeli?

Nejat (00:07:36):

Şimdi arkadaşın dediği bu özgürlük meselesine dair bir şey söylemek istiyorum. Benim anladığım kadarıyla bu Gezi süreci içerisinde bizim önceden çok fazla, yani çok farklı siyasi görüşlerden arkadaşlar burada olabilir. Ama muhtemelen burada cumhuriyet mitinglerinden gelen bir öfkenin de buraya kanalize oldu. Yani Hrant Dink yürüyüşünden tutun da internet yürüyüşüne. Bizim, en azından benim mesafeli durduğum, o zamanlar ki Cumhuriyet mitinglerinin de belli bir öfke birikimi mayalandı muhtemelen. Yani bu Tekel direnişi, Hrant Dink yürüyüşü, internet yürüyüşü, LGBT’lerin yaptığı çıkışlar vb. herhalde bir birikim sağladı diye düşünüyorum.

Şimdi bu özgürlük tanımı meselesinde şöyle bir şey var. İnsanlar burada Türk bayraklarından irite olabilir veya yandaşı olabilir. Ama çok muhtemelen şu anda bu yaşadığımız süreç içerisinde insanlar AKP’den ziyade aslında biraz da bence CHP’ye isyan ediyorlar. Bence CHP’nin klasik bir Kemalizm yorumuna da isyan ediyorlar burada. Yani artık laik olmak, modern bir yaşam tarzına sahip olmak illaki anladığımız anlamda ırkçı bir milliyetçilik anlamında, bir ulus-devlet modelini savunmak anlamında değil. Bu belki çözülüyor olabilir. Burada bize bir özgürlük alanı açılıyor olabilir. Yani, belki SHP’den sonra Kemalistler ilk defa 1990’larda, 28 şubat sürecinden sonra CHP’nin solunda bir sosyal demokrat arayış içerisine girmiş olabilirler. Hatta sosyal demokrasiyi bile yer yer aşabilen, bugün tarifleyemediğimiz kavramlarla belki bir arayış içerisine girmiş olabilirler. Bu özgürlük tanımı değişimi muhtemelen senin dediğin şeye tekabül ediyor. İlaveten söyleyeceğim, özellikle Ergenekon Davası’ndan sonra muhtemelen bir alan açıldı burada. Bir özgürlük arayışı bizzat Ergenekon’un savunmuş kesimler içerisinde bile mayalanıyor olabilir. Bunu şahsi bir tespit olarak bir yana koyuyorum. Dinamiklere dair gördüğüm bir şey olarak söylüyorum.

İkinci bir mesele şu. Bence bizim cephemizi genişletmek, tartışmaları genişletmemiz açısından, hepsini okuyamadım ama kısaca üzerinden geçtiğim noktada broşürde gördüğüm bir şey vardı. O da Wall Street eylemleri esnasında borçları iptal etmek üzerine bir tane çalışma grubu kurmuşlar. Biliyorsunuz, bu küreselleşme karşıtı hareket başladığında Fransa’da ATTAC diye bir tane hareket ortaya çıktı. Onlar genel olarak dünyadaki finans şeylerinin vergilendirilmesini istiyordu. Çok saçma sapan bir hareket gibi görünüyordu ama Türkiye’nin güncelliğinde ben şunu düşünüyorum, eğer biz Gezi hareketi içerisinden şöyle bir talep geliştirebilirsek, cephemizi genişletebiliriz. Bence kredi kartı borçlarının iptali talebiyle çıkmak ve bunu mücadelenin bir parçası haline getirmek bizim cephemizi genişletecek, hatta AKP seçmenine kadar sesimizi duyurabilecek bir potansiyel barındırabilir. Hatta buradan hareketle bir kredi kartı borç ödeme boykotu örgütleyebilirsek. Zira, bizim gördüğümüz, görebildiğim kadarıyla AKP’nin ekseriyetle bir ekonomik dinamiği var ve bu bir şekilde dönüyor. Bizim vurabileceğimiz en kritik nokta belki seçmenlerini ve harekete geçireceğimiz çok meşru bir talep olarak, biz bu borçları ödemiyoruz arkadaşlar gibi bir talebi sahiplenmek. Çünkü bu borç eylemi böyle bir hamle yapmış, ben de böyle bir hamlenin bizim açımızdan önemli olabileceğini düşünüyorum. 

Yeni bir mücadele hangi örgütsel biçimlerde sürdürülecek? Eski mücadele biçimleri yerine yenileri nasıl üretilebilir? Yeni bir hayat nasıl kurulabilir?

Nejat (00:46:38):

Bütün bu tartışmalara dair bir şey söyleyebilir miyim abi. Şimdi bütün bu ekonomi veya alternatif bir hayat örgütlenme meselesine geldiğinde şöyle bir noktaya genellikle düşüyoruz. Biz ufaktan bir şeyler yaparsak güzel olur. Kendimize beraber bir alan kurarız. İşte bu fırın olur, parkta paranın dolaşmadığı bir süreç olur ve  güzel bir şey yapmış oluruz. Bu da işte bizim hayata dair alternatif bakış açımızı yansıtır. Bence burada temel bir problem var. İçinden geçmiş olduğumuz bu süreçte insanlar halihazırda bir yerlerde çalışıyor ve muhtemelen sokağa çıktıktan sonra birçok insan da işyeri ile papaz oldu. Küçük Tayyipcikler olduğu için bu memlekette, Tayyip genel olarak bu memleketin halk profilini ve yönetici profilini gayet güzel temsil eden ve hakkıyla yüzde 50 oy almış bir arkadaşımız olduğu için kendisi bu aslında(arada birisi “yüzde 30” diyor), neyse işte yüzde 30 olsun. Şimdi arkadaşlar bizim tartışmalarda hareketin büyüklüğüne nazaran önerdiğimiz şeyler genellikle çok minimal oluyor. Şu anlamda söylüyorum, ben bir fırına inanmıyorum. Şu anlamda inanmıyorum; bu tartışmayı yıllardır belli çevreler zaten yapıyor. Biz Arizmendi Fırınları’na bakmıştık mesela bir grup arkadaşla, Amerika’da güzel bir ağ kurmuşlar. Fırın işliyor, gerçekten de insanların orada bakışlarına baktığın zaman güzel bir hayat ördüklerini görebiliyorsun. Ancak ben şuna inanıyorum. Arkadaşlar, bu mücadele insanların ekonomi dediğiniz zaman bile bu mücadele insanların yüreklerine seslenen bir mücadele. Yani basit terimlerle ifade edemeyeceğimiz, hatta daha doğrusu ifade edemeyeceğimizden çok ifade edemediğimizin mücadelesi bu. Dolayısıyla, bir zamanlar, 1900lü yılların başlarında çekik gözlü ve keçi sakallı bir abinin söylediği bir takım konuların güncelliğine ben hala inanıyorum. Şu anlamda, eğer bir şey önereceksek, bu önerdiğimiz şey iddialı olmalı. Ben şunu söylemeye çalışıyorum: Bir kooperatif değil, bir kooperatifçilik hareketi ancak alternatif bir ekonomi örebilir. Çünkü en nihayetinde tohumun gelişinden tut da tüketimine kadar bir zincir var. Türkiye’de olası bir ekonomik krizde ekonomiye tek müdahale edebilecek gücün ben ordu olduğuna inanıyorum. Böyle ordu ekmek dağıtır, ordu müdahale eder, ordu tedarik zincirini kurabilir. İspanya İç Savaşı örneğini ondan veriyorum; böyle bir hareketin varsa sen bunu yapabilirsin. Ben bir kooperatifler tartışmadan ziyade bir kooperatifçilik hareketini örgütlemek isterim. Bangır bangır “kardeşim, biz Türkiye’nin ekonomisini artık kooperatif temelinde örgütlüyoruz, kimse bizim önümüzde duramaz”. Bu kadar net, tok sesle ve iddialı bir şekilde çıkarak söylemeliyiz çünkü bu hareketin güzel yanı iddialı olmasıydı. Yaptığımız işler somut olarak mikro olabilir ama iddiamız tüm bir dünyayı sarsmak kadar büyük olmak zorunda. Bunu ajitasyon olsun diye söylemiyorum. İddialı olmanın reel bir gerçekliği ve maddiyatı var.

Büyük söylemler bizi politikacı haline getirmez mi? ‘Politika yapmak’ istemiyorsak ne olacak veyahut politik önceliğimiz nedir? Alternatif ekonomi örgütlemekle kimlik mücadelesi nerede buluşur? Politik bir hareketi örgütlemeye çalışırken nereden başlayacağız, gündelik hayatı nasıl örgütleyeceğiz? Kendi doğruluğumuzu nasıl anlatacağız? 

Nejat (01:17:00)

Son tartışmaya dair bir şey söyleyebilir miyim, Şimdi şöyle bir şey var. Biz kim olduğumuzu veya ne istediğimizi tarif ederken aslında bu sorunun içerisinde cevabı veriyoruz. Şimdi biz şunu farz ediyoruz. Kendi aramızda konuşurken diyoruz ki dayanışmacı bir ekonomi kurmak iyi bir şeydir. Bu kadar basit terimlerle: İyi bir şeydir; bireysel olarak zenginleşmeye çalışmak kötü bir şeydir. Biz bunun iyi bir şey olduğunu farz ediyoruz, tıpkı karşı tarafın da veya ekseriyetle bu toplumdaki insanların bireysel kurtuluşun iyi bir şey olduğunu farz etmesi gibi ki bunun içerisinde aslında bireysellik gibi bir sürü konu var. Biz ısrarla şundan kaçınıyoruz. Bizim iyi olduğumuzu göstermemiz gerekiyor. Diğer arkadaş da dedi ki bunu eylemli bir halde, yaptığımız işle de gösterebiliriz. Şimdi biz ısrarla şey ideoloji tartışmasının etrafından dönüyoruz. İster buna tahakkümcü diyelim ister başka bir şey diyelim ama burada bir ideoloji meselesi var. Paylaşımcı ekonomi iyi demek bir ideolojik tutum alma meselesine dönüşüyor, otomatik olarak böyle bir şey.

Siz ideolojik bir kurguya girdiğiniz zaman hepimiz için söylüyorum, herhangi birisi için söylüyorum. Yani bir paylaşım pratiğinin iyi olduğunu farz ederek bunu yaymaya çalıştığınız zaman, bunun, aslında şöyle bir şeye giriyorsunuz siz, bir hegemonya mücadelesine giriyorsunuz. Ben bunun iyi olduğunu farz etmek otomatikman ben bunun evrensel bir şey olabileceğine inanıyorum demek. En nihayetinde bir benzeşmeye gitmek diye bir eğilim içinde var. Benden başka insanlar olduğunu, bu düşüncenin alıcısı olan kişilerin var olduğunu düşünüyoruz. Ben bunun çoğalmasını istiyorum ben diye bir iddian var, değil mi?

Bunun ötesinde bir de senin dışında sana hasmane gözlerle bakan, bunu yok etmek isteyen bir kesim var, değil mi? İster istemez sen kendi eğilimini, eylemini tariflerken karşında otomatikman başka bir argümanla karşılaşıyorsun. Sen kendi varoluşunu koruyabilmek adına karşındaki argümanı çatlatmak zorundasın. Bunun adı beğenelim ya da beğenmeyelim bir hegemonya mücadelesidir. Sen bir hegemonya alanına giriyorsun sen. Burada iyinin ve kötünün ne olduğu sürekli olarak yeniden tarifleniyor. Ben bunun ancak ve ancak senin yapmaya çalıştığın şeyi bir hegemonya mücadelesi olarak tanımlayıp böyle yürütmenle mümkün olacağına inanıyorum. Sen zaten kooperatif kurduğun zaman evrensel bir iddiayla çıkıyorsun. Diyorsun ki ben böyle yaşayarak kendimi iyi hissediyorum, başkalarının da kendisini iyi hissedebileceğine inanıyorum. Hatta dünyanın belki böyle bir yer olmasını istiyorum. Bunu dediğin andan itibaren zaten karşında düşman ve dost diye bir ayrım ortaya çıkıyor. Ondan dolayı biz kendimizi tariflerken otomatikman ne olmadığımızı da tarifliyoruz.

You may also read!

IMG_0213 web

Mısırın Tadı-Çetin Elmas

Mısır, temel bir gıda kaynağı ve kadim bir tarımsal ürün olmasının ötesinde günümüz küresel kapitalist gıda rejimine konu olan endüstri bitkilerinin

Read More...
mısır unu ile cilt bakımı

Mısır unu ile ne yapabilirsiniz? Mısır unu ile cilt bakımı

YÜZ İÇİN PEELİNG MASKESİ 1 tatlı kaşığı mısır unu, 1 tatlı kaşığı kil, yarım tatlı kaşığı el kremi ve

Read More...
Sartre-Cohn-Bendit

Hayal Gücü İktidara, 20 Mayıs 1968:Jean-Paul Sartre-Daniel Cohn-Bendit Söyleşisi

“68 ayaklanmasının en civcitli günleri. Öğrenciler ve işçiler kurulu düzeni büyük reis de Gaulle’ün iktidarını sarsıyor. Boykotlar, işgaller, grevler,

Read More...

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Mobile Sliding Menu