Militanı Yeniden Düşünme Üzerine Notlar-Rodrigo Nunes

In Açık Seçki, Çeviri, Komünist Örgüt, Komünist Özne, Militan, Örgütlenme
Erich-Jakob-Joseph-Year-Almanyada-Devrim-serisinden-1920.-Lithograph-

Badiou 10 yılı aşkın bir süre önce, “Lenin ve Bolşevikler’in tesis ettiği” militan figürünün yerine geçecek yeni figüre yönelik “geniş çaplı bir araştırmaya” giriştiğini duyurmuştu. [Ancak] dikkate değer iki istisna -Badiou’nun kendisi ve Hardt ile Negri’nin çalışmaları- dışında araştırmanın çok da ileriye gitmediği görülüyor: 10 yıldan fazla zaman geçtikten sonra, Badiou’nun hâlâ “kolektif eylemimiz için yeni sembolik biçimler yaratmamız” ya da devlet komünizminin militan’ı yerine geçecek yeni bir “paradigma” ihtiyacından bahsediyor oluşu pek de hayra alamet değil. Militan’a çoğu zaman, Bolşevik çağrışımlarıyla birlikte, bugün biraz kuşkuyla yaklaşılmaktadır. Son yüzyılın; kasvetli yenilgiler, ihanetler ve felaketler siciline baktığımızda -komünist partiler ve emek hareketiyle birlikte onların yerine geçmesi beklenen alternatif siyaset biçimleri tarafında da- militanın kendisinin de bu zaiyatlardan biri olması şaşırtıcı değildir. Belki de araştırmanın kendisi, Badiou’nun da fark etmiş olduğu üzere, esasen kendi nesnesinin varoluş ihtimalini reddetmesi itibariyle oksimoron bir biçime sahiptir.

Örgütlenme sorunları, 2011’de Dünyanın tanık olduğu kitlesel eylemlerden bu yana, en önemli gündem maddesi haline geldi: Bu düzeyde bir hareketliliğin dağılmasını nasıl engellemeli? Dağınık da olsa, bu kadar güçlü olan radikal bir değişim isteğini, etkili hale getirecek bir mücadeleye nasıl yönlendirmeli? Bu bağlamda, büyük oranda modası geçmiş olarak görünen fikirler bile tekrardan masaya kondu. Mesela, Jodi Dean, “belirgin bir kolektivite iddiası, hesap verilebilirlik yapısı, farklılaşan yetilerin tanınması ve bir dayanışma aracı olacak partivari bir şey”e ihtiyaç olduğunu iddia etti. Slavoj Žižek, bir kez daha, “toplumsal hayatın yeniden örgütlenmesinin düzenlenmesi için… hızlı kararlar alabilecek ve bütün zaruri sertliğiyle bunları uygulayabilecek güçlü bir gövdeye ihtiyaç olduğu”nda ısrarcıydı. Bazı temel noktalarda ayrılıyor olsalar da-Badiou “Devletle ilişkili bir biçime göre değil de siyasal süreçlerin kendi entelektüel disiplini vasıtasıyla örgütlenmiş… partisiz bir siyaset”i tercih etmektedir- örgütlenme ve militanlık hakkındaki fikriyatı alevlendirmeye dair bu çabalar, pek çok noktada benzeşmektedir. Savundukları disiplin, birlikte karar alma ve eyleme geçme (dolayısıyla bir çeşit yapı ve bir kısım merkezileşme) gibi nitelikler, aktivizmin güncel biçimlerinde reddettikleri şeylerle aralarına ne tür çizgiler çektiklerini kavramamızı mümkün kılmaktadır. Mesela Badiou, aktivistlere ve onların kuramsal savunucularına, “örgütlenme, sebat, birlik ve disiplin” gibi konuları görmezden geldikleri ve bunlara düşmanca yaklaştıkları için çıkışmaktadır. Dean ise “kolektiviteye olan güvensizliği” ve “hiyerarşi, şeffaf olmama, görevlendirme, liderlik, kurumsallaşma ve merkezileşme etrafındaki kaygıları” aşmak gerektiğinden bahsetmektedir.

Yeni bir “militan figürü” ya da “yeni bir örgütlenme ve dolayısıyla siyaset modeli” hakkında konuşmak bile, şu an var olanın negatif bir şekilde değerlendirildiğini ortaya koymaktadır. Fakat sorunu bir model ya da paradigma olarak ele almak, pek çok soruya davetiye çıkarmaktadır. İlk başta, Leninist figürün sönümlenmesi, siyasal eylemliliğin ortadan kalkmasını zorunlu kılmamaktadır. Mesela, Badiou araştırmasını kamuoyuna duyurduktan sadece iki sene sonra, yoğunluk açısından 2011’de başlayanla yarışabilecek düzeyde olan bir tür küresel mücadeleler döngüsü vuku bulmuştu. Bir model, eğer yalnızca, farklı uygulamaların içindeki ortak olan şeyi tanımlayan bir soyutlamaysa, bu dönemde hiçbir modelin var olmadığını nasıl söyleyebiliriz ki? Ya da vardı da yeni bir modelin çağrısında reddedilenden başka bir şey değil miydi? “Yeniden formüle edilmiş ideolojik bir iddia, güçlü bir idea, can alıcı bir hipotez” üretme işi, var olan pratikleri ve onları üreten koşulları hesaba katmadan gerçekleştirilebilir mi? İkinci olarak; bir örgütlenme modelinin uygulanabilirliğini ve arzu edilebilirliğini teorik olarak kanıtlamak, onun pratikte de uygulanabilir ve arzu edilir olduğunu kanıtlamaz. İnsanlar bir partiye fikir mantıklı geldiği için katılmazlar; partinin kendisi mantıklı geldiği için katılırlar. Bolşevikler, modelleri iyi olduğu için değil, işlediği için (ve aktif olarak dışarıya ihraç etmiş oldukları için) başkaları tarafından model alınmışlardır. O zaman sorunu bir tür geçiş olarak -var olan pratikler arasından, onları geliştirebilecek ve dönüştürebilecek olanları seçme ve işleme işi olarak- ortaya koymak daha iyi olmaz mı? Bu durumda, mesele artık, dışsal olarak üretilmiş bir model olmaktan çıkıp -kendisi de gelişim içinde olan- bir fikre uygun olan şeyi, ihtiyaca yönelik, ilerici bir biçimde dönüştürme işi olur.

Ben burada bu yolu izlemeyi amaçlıyorum. Bu bizi, öncücülüğün sol kanat eleştirisinin yeniden değerlendirilmesinden alıp, onun öncücü olmamakla birlikte, radikal ve devrimci kalabilecek bir siyaseti kavramsallaştırma çabaları silsilesiyle bir araya getirilmesinin incelemesine götürecektir. Bu da, bizim, radikal sistemik değişimlerin bu alternatif kavrayışlarının; siyasetin öznel, partizan veçhesini yok sayan gizli bir teleolojiyle temas ettiği kati noktayı tespit eden Badiou, Žižek ve Dean gibi isimlerin yönelttiği eleştiri hücumunun değerini, daha iyi bilmemizi sağlayacaktır. Bunu yaparak, günümüzün baskın modeli olan ağ temelli Siyasetin, onun ne olduğunun incelenmesi vasıtasıyla militan ve örgütlenme sorunlarına geri dönebilir konumda olacağız. O halde bu, neye ihtiyaç olduğu -militanın yeniden tanımlanması için esaslar bulma- sorunu, önsel bir soruyla birlikte, yeniden ortaya koyulabilir: Öncünün öncücü olmayan bir pratiği olabilir mi?

Badiou ve Dean’in eleştirel yaklaştığı ihmal ve kaygılar, pek tabi ki, neoliberal öznelliğin atomize edici niteliğinin tezahüründen fazlasıdır ve tarihsel temellere sahiptir. Ama, şunu da unutmamak gerekir ki; öncücülüğe soldan gelen eleştiriler -genellikle sağdan gelen eleştirinin tipik örneği olan- devrimlerin kaçınılmaz olarak otoriteryen devletlerle sonuçlanacağı, temasından fazlasını kapsamaktadır. Aynı zamanda, Batı’daki pek çok eski komünist partinin ve sendikanın uzlaşmacı bir çizgiye gelişine ve aşırı sol örgütlenmelerin, üstlerinde büyüyen tecritle oyun dışı kalmasına gönderme yapmaktadır. Bu farklılaşmaya dikkat çekmek, bizi, sağcı eleştirinin inşa ettiği ideolojik ikilikle -serbest piyasa ve liberal demokrasi ya da totaliteryan sosyalizm- aynı cephede bulunmaktan alıkoymalı. O zaman şöyle sorabiliriz: Disiplin, birlik ve örgütsel tutarlılığın, var olan pratikte yeniden içerilmesi gereken değerler olduğunu tespit etsek de bunu otoriteryanizm ve bürokratikleştirme eleştirilerinin içgörüsünü kaybetmeden nasıl yapmalı? Militanın yeniden formülasyonunu “bu sefer farklı olacak” umudundan daha temelli hale getirmek için hangi örgütlenme biçimlerini ve değerler sistemini (ethos) teşvik etmeli? Ya da mesele, Lacancı bir biçimde, büyük Öteki’nin gayri-mevcudiyetini kabul etmek ve “normal’ bir burjuva devletinden daha iyi yenilmeyi”, gerçekten var olmuş sosyalizmden daha iyi yenilmeyi kabul etmek midir?

Peki o zaman solcu eleştiriye göre öncücü militan nedir? Ayrımla tanımlanan bir şahsiyettir. Her şeyden önce, araçlar ve amaçlar arasında, militan figürünün içinde kısılıp kaldığı edimsel çelişkiyi sarmalayan bir ayrım vardır: militan, ayrımla (üreticilerin ürettiklerinden, üretimlerinin toplumsal doğasından ve doğadan; insanların iktidardan, kitlelerin kaderlerinden) onu ortadan kaldırmaktan çok, onu pekiştiren araçlar vasıtasıyla mücadele eder. Pek tabi ki, aktivist ya da militan her daim nesnel ayrımlar temelinde mevcudiyet gösterir. Bu ayrımlar, mevcut toplumu niteleyen türden (eğitim ve erişimdeki farklılaşma, toplumsal cinsiyet, iş bölümü vs.) olmak zorunda değilse bile, bir tanesi vardır ki; aktivisti aktivist olarak tesis eder: Siyasal olarak aktif olanla aktif olmayan ya da henüz aktif olmamış arasındaki ayrım. Bu anlamıyla militan, her daim kendini ilga etmek gibi paradoksal bir durumun içindedir: amacı dolayımlamayı sonlandırmak olan bir dolayımlayıcı.

Sol kanat eleştiriye göre öncücü modelle ilgili sorun; militanların kendilerini, aracı konumuna -“devrimin bürokratları,” “Hakikat memurları,” “iktidar uzmanları,”- koymaya meyilli olmasındadır, dolayısıyla bu durum, militanı devrimci sürece bir örgüte ya da gruba ait olma vasıtasıyla lehimleyen döngüsel, narsist özdeşleştirme yapısından kaynaklanmaktadır.

Örgüt ya da grup, bireyi kolektife, tarihsel bir boyuta yükselten bir aracı olarak işlev görür ve ütopya soyutlamasını uzay-zamansal koordinatlar içinde şematize eder: Bir tür örgütsel biçim, görevler, adımlar, evreler vs. silsilesi şeklinde. Öncücülüğün ayırt edici özelliği, bireyin, grup aidiyeti vasıtasıyla kendini öznel bir fazlalıkla (mensup olmak mevcut koşullardan fazlası içinde olmaktır) ve grubu nesnel olarak devrimle özdeşleştirdiği yöntem olmasıdır. Bu durum, öncü kavramının bizatihi kendisi içinde içerilir: Bir grubun kendini öncü olarak tanımlaması, kendini devrimci hareketteki en gelişkin müfreze olarak; sürecin, istikametinin ve gerekliliklerinin teorik ve pratik olarak en iyi kavrayışı olarak görmesi anlamına gelmektedir. Buradaki döngüsellik açıktır: Eğer süreç içinde ileri ve geri unsurlar varsa; bunun sebebi, bunları ayırt edebilmeye mahal veren nesnel bir bilginin olmasıdır ve tanım itibariyle bu bilgi, hiçbir yerde en gelişkin müfrezenin içindekinden daha keskin olamaz. (İronik biçimde öncünün, kendisinin öncü olduğu bilgisine haiz olan grup olduğu sonucuna varılabilir). Bunu, örgütün devrimle özdeşleşebilirliği bilgisi takip eder: İlkinin yükselişleri ve geri çekilişleri, yenilgileri ve zaferleri, müttefikleri ve hasımları otomatik olarak ikincisininkilerdir ve ikincisinin geleceği birincisinin devamlı surette var olmasına dayanmaktadır. Aynı zamanda bir bireyin kendini bir grupla özdeşleştirmesi, onu var olan durumdan fazlası yapan niteliklerle ve böylece, kendini bir perspektif sahibi olmakla (egemen düşünceyle uzlaşmaz bir bakış açısı, doğru hat , üstün tahlil), pratikle (mevcut toplumsal ilişkilere ve daha fazlasına öteki olma  veya bunlardan  muaf olma ) ve hatta kişinin kendi arzuları ve ilgilerine binaen (devrimin gerektirdiği her türlü bedeli ödemek) dışavuran, practico-inert üstündeki öznel bir fazlalıkla özdeşleştirmesidir. Çember kendine dönmektedir: Devrimin öncüsü olmak eğer mevcut durumun ötesinde olmaksa, mensup olmak da durumun ötesinde olmak, yani; devrimin öncüsü olmak demektir.

Bu çifte hareket, örgütün içindeki ve çeperindeki ayrımın yeniden üretimini -hiyerarşilerin, iş bölümünün pekiştirilmesi, “bilenler ve bilmeyenler,” temsil edenler ve edilenler, dolayımlayıcılar ve dolayımlananlar arasındaki yarığı- hem meşru kılar hem de gizler. Harici olarak, grubun amaçları, çıkarları ve devriminkiler arasındaki çakıştırma eylemi, manipülatif ve sekter davranışı, “çoğunluğu kazanmak için sürekli çabalamayı, çizgiye sadık kalmak için ‘malik’ olmayı…  sınıfın ve davranışlarının değil de kendimizin devrimci olduğunu onaylamayı” doğrular. Dahili olarak ise; birinin “doğru bir amaç için dövüşmesi”, örgütün içsel hayatı içindeki amaçlar ve araçlar arasındaki çelişkiyi bir anda meşru kılar ve militanların kendilerini, yenilgilere ve “yapmaya çalıştığımız şey için ödediğimiz bedellere” rağmen çelikleştirdiği bir feda kültürüne ve kendinden feragat etmeye teşvik eder. Bu durum, militanların yeniden üretimlerine dahil oldukları aynı dünya üzerindeki öznel fazlalıklarını onaylar; öz-araçsallaşma, grup içindeki ayrılıkların arasını kapatır ve düşündüğünü açıkça söyleyenlere eziyet etmeyi (şüphelere sahip olmak yetersiz bağlılığı ortaya çıkarır) meşru kılar ve söz söyleyenlere eziyet edecek bir araç olarak hizmet eder. Tartışılmasının koşullarının, büyük bir ölçüde 20. yy’ın yenilgiye uğramış deneyimleri ile 1960 ve 1970’lerin öncücülük eleştirisi tarafından belirlenmiş olduğu zamanımızda, siyasal disiplinin, çoğu insan için ifade ettiği şey budur. “Süreçlerin disiplinin kendisini” değil de “örgütün süperegosu”nun içselleştirilmesini imler. Bu da, öncü militanın ve öncü grubunun kendilerine gerçek devrimciler, devrimi yapacak olanlar olarak yaptıkları narsist yatırımın öteki yüzüdür.

Bununla birlikte, öncücülüğün sol kanat eleştirisi, basitçe solun kederli çileciliğinin alaya alınması ya da devrimci örgütlerin, totaliter bir toplumun mikro evrenini yaratmaya yazgılı olduklarının ifade edilmesinden ibaret değildi. Bu eleştiri, aynı zamanda, en iyimser ifadeyle onların nasıl , zararsız ve “kitlelerin gerçek (çelişkili ve özerk) ilerleyişinden” tecrit edilmiş; sınıf bileşimi ve nesnel koşullardaki değişimlerle ya da yeni mücadelelerle ilişki kuramayan; en kötü ifadeyle ise karşı-devrimci, “Marx’ın bahsetmiş olduğu özne grupları tarafındaki herhangi bir öznellik ifadesine karşı çıkan”; kontrol edemediğini sabote eden, edebildiğini ise baskılayan; sadece örgütsel beka ve parti inşasının her şeyin üstünde yer alan buyruklarından motive olan, kendi pozisyonunu aracılar ve temsilciler olarak sürdüren bir hale geldikleridir.

“III. Enternasyonal’in üzgün, “ruhuna içten içe Sovyet devlet aklı işlemiş kederli aktörünün” ve onun, “görev ve disiplin temelinde hareket eden, onun eylemlerinin bir ülküden geldiği iddiasında bulunan” aktivistinin bir tür alt edilmesiydi olan biten- ki Hardt ve Negri Postmodern dönem için kendi “komünist militan” tasvirlerini öne sürdüler. Öncücülüğün aşkınlığına karşıt olarak -öncünün kitleye üstünlüğü, önceden oluşturulan planın hareketin maddiliğine üstünlüğü, hali hazırda sahip olunan bilginin siyasal süreçlere üstünlüğü, tasarlanmış amaçların ona ulaşmadaki araçlara üstünlüğü, militanın pozisyonunun mevcut ilişki ve yapılara üstünlüğü- bu, kendini tam da kendi gelişmesi içerisinde yaratan, içkin komünizmin militanıydı. Bu militan, siyasal mücadele içerisinde, işçileri yönetme görevinde olan bir uzmandan ziyade; “pozitif, yaratıcı, yenilikçi” ve “isyancı eylemle, topluluğun ve üretimin müşterek araçlarının oluşumuyla hızlıca bağ kurabilen” bir militandı.

Bununla birlikte önemli bir husus; Hardt ve Negri’nin militan tasviri yoktan varolan bir paradigma değildi; daha ziyade bizatihi 1970’lerin sonundan itibaren, önceki işçi sınıfı örgütlerini yok eden neoliberal kapitalist yeniden yapılanmadan doğan bir figürdü. Bu dönüşüm, kapitalizmin “toplumsal hayatın kendisinin” üreticisi haline geldiği; canlı emeğin ortak çalışmaya dayalı, iletişimsel, duygulanımsal ve yaratıcı kapasitelerinin doğrudan sömürüldüğü, kapitalist üretimin yeni, biyopolitik dönemine geçişi temsil ediyordu. Ki; canlı emeğin bu kapasiteleri şimdi bütün yönleriyle, her zaman oldukları haliyle, yani sadece üretimin tesis edilmesi değil onun ürünlerinin ve araçlarının da tesis edilmesi için ortaya çıkıyorlardı. Bu yeni durum, Lenin’in partinin rolü kavramsallaştırmasında merkezi olan strateji ve taktik; ekonomik ve siyasal mücadeleler arasındaki mesafeyi ve nihai olarak “şeylerin mevcut durumunu ortadan kaldıran gerçek hareket olarak” komünizmle “onun oluşumunun mutlak hareketinde” mevcut olan canlı emek arasındaki mesafeyi ortadan kaldırdı. Böylece, devrimci siyasal militanlık, olageldiği formunu yeniden keşfedebilirdi: Temsili olmayan fakat kurucu faaliyet.

Eğer “fabrika olarak parti ve örgüt kavramsallaştırması”, zamanının işçi sınıfının teknik siyasal bileşiminin tıpkısını üreterek Leninist projenin “belirli düzeyine uygun düşüyorsa”; ağ da, sınıfın “belirli bileşimi”nden yükselen “örgütsel ihtiyaçlarımız nedir” sorusuna bugünün cevabıdır. Eğer ağlar, “üretimin maddi olmayan paradigması tarafından dikte edilen iletişimsel ve müşterek ilişkilerin örgütsel formuysa”; ve “her bir dönemde… en etkili olduğu ispatlanan direniş modeli, hakim ekonomik ve toplumsal modellerle aynı biçime dönüşüyorsa”; ağlar, sadece emeğin mevcut teknik bileşimindeki örgütsel biçimin kusuru değil, aynı zamanda çokluğun mücadelelerine en uygun olanıdır. Biyopolitik üretimin doğrudan çokluğun kendi faaliyetine dayanması ve bu faaliyetin, sermayeden özerkliğinin tamamlamaya meyilli olduğu anlamına gelmesi gibi,  ağlar hem doğrudan yeni öznellikler ve yeni yaşam formları üretirler hem de modernitenin muhteşem devrimleri tarafından yaratılmış; fakat henüz hayata geçirilememiş olan, eşitlik ve özgürlük ilişkileri temelinde, herkesin herkes tarafından  yönetilmesine  dair şiddetli arzuyu gerçekleştirebilme yetisine sahip “tamamıyla demokratik bir örgütlenme” için bir model sağlarlar.

Öncücülüğün eleştirisinde olduğu gibi, burada da odak noktasının yalnızca demokrasi ve özerklik (bireysel kendini ifade bir yana) değil, aynı zamanda siyasal etkinlik olduğu not düşülmelidir. İnternetin yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan iletişimsel olanaklar ve bununla beraber küresel ölçekte yaygınlaşan mücadeleler, hem merkezsiz hem de küresel kapitalizmle savaşmaya yetecek kadar güçlü, küresel bir siyasal süreç umudunu ayağa kaldırdı. Bu heyecan, karmaşık bilimlerle bir diyalog kurulmasıyla daha da canlandı. Bu bilimler, hem doğal ve toplumsal dünyada ağların her yerdeliğine hem de bu ağların, parçalarının toplamından daha fazla bir etkiyi ortaya çıkarma kapasitesine vurgu yaptılar: Küresel ölçekte ağlar kuran yerel hareketler, kendi başlarına karmaşık, uyarlanabilen ve beklenmedik şekilde beliren davranışlar sergileyebilirlerdi ve bunları, kendi yerel etkinliklerinden hareketle bütün toplum için geliştirebilirlerdi.

Eğer küresel kapitalizmin ve bilgi toplumunun, ağ biçimi ekseninde yeniden yapılandırmaya giriştiği doğruysa, hareketlerin kendilerini bu mantık üzerine inşa edip oyunda mesafe katetmesi daha iyi olabilirdi. Kolektif bir zeka stratejisini izleyemeyen kapitalizm, “arı sürüsü gibi düşünmeyi” öğrenecek olan küreselleşme karşıtı bir hareket karşısında adım adım yenileceğinden; hareketler, bu noktada avantaja sahiplerdir.

Direniş hareketlerinin oluşturduğu sistem sermaye ile dışsal bir rekabet içinde değildir, bizatihi onun parçasıdır ve bu hareketler basitçe kendi çevrelerini de oluşturan bu sisteme uyum göstermeye değil onu değiştirmeye çalışıyorlar, sistemik denge bizim insani adalet mefhumlarımızla ille de örtüşmez (karınca kolonileri tabakalaşmış bir işbölümü sergiler, ekosistemler doğal avcı ve avları içerir vs.) eğer ağlar ve kendini örgütlemiş davranışlar her yerdeyse, aynı ölçüde kapitalizmi de hem ağ tabanlı ve hem de takdir edilecek denli uyarlanabilir kapasitelere sahip olması üstünden tanımlayabiliriz; ağ tabanlı hareketlerin gelişmekte olan davranışının kendini çevreleyen sistemi kademeli olarak dönüştürebilmesi mümkün olsa dahi, bunun muhtemelen kapitalizmin kendi varoluş koşullarını (ve bizim varoluş koşullarımızı da) dinamitleyerek çökmesi için gereken süreden daha uzun bir zaman alacaktır. Ki kapitalizmin bu türden çöküşü, çeşitli olasılıklar içinde -kapitalizmin antisistemsel altsistemini etkisiz hale getirmesi, araçsallaştırması ya da yok etmesi; altsistemin kendisinin dağılması; ya da kapitalizmin değişmeden önce çökmesi- dikkate alınan en olumlu sonuçtu. Nihayetinde erekbilime (teleolojiye) örtülü bir güven anlamına gelen böyle bir seçicilik, yalın bir önerme değilse bile koşullu bir tarzdadır: “Anlaşılan o ki her ne yapıyorsak onu yapmaya devam edersek de istediğimize ulaşacağız…”

“Militan”ı yeniden düşünme girişimimiz, Žižek ve Badiou gibilerinin alternatif küreselleşme hareketiyle özdeşleştirdikleri siyaset ve kurama karşı ortaya attıkları eleştiriler bağlamına yerleştirilebilir. Esasında, bu eleştiriler üç soru üzerinde dururlar: Etkinlik, devamlılık ve -bu ikisini birbirine bağlayan- siyasal öznenin yeri. Kısaca anlatmak gerekirse: Öznel bir kırılmaya dayalı olmadığı sürece, kapitalizme karşı muhalefet, -1970’lerin eleştirisinin öncücülüğe bakışına benzer bir biçimde- en iyi ihtimalle zararsızdır ve en kötü ihtimalle süreklilikleri kapitalizmle eş zamanlıdır. Çoğunlukla, etkisizlik ve süreklilik suçlamaları birbirine karışır. Žižek, “toplumsal reformun asgari bir ölçütünün, kendinden menkul radikal değişikliklerden çok daha güçlü büyük çapta sonuçlara sahip olabileceği durumlar” olduğunu kabul etse de, bugün  muhtemelen alternatif küreselleşme aktivizminin daha radikal biçimlerini dahi “edilginleştirim” -gelişigüzel, tepki olsun diye yapılan ve nihayetinde “bir şeyler başarmak için değil, bazı şeylerin tam anlamıyla gerçekleşmesini önlemek için yapıyor olmak” buyruğuna denk düşen tepkiler- diye adlandırdığı “şiddetli hümaniteryan, Siyaseten Doğrucu vs. etkinlik” adı altında toplardı. Disiplin ve örgütlenme sorunlarının ihmaline yol açan, “Yaratıcı iktidar, çokluğun özgürce gelişmesinde ‘ifadesini bulur’” anlayışının karşısında, bize hatırlatmak istedikleri nokta şudur ki; “kurtuluş siyasetinin görevi”, “marjinal özne konumlarından hakim ‘dispositif’lere “direnme” stratejilerinin çoğaltılması değil “hakim dispositifin  kendisinde radikal bir kopuşun biçimleri üzerine düşünülmesi” ve böylece aynı zamanda bu kopuş için gerekli kuvvetlerin nasıl bir araya getirilebileceği ve yoğunlaştırılacağı üzerine kafa yormak olmalıdır.

Yerel direnişlerin çoğalmasına karşı, siyasetin enderliğinin olumlamasına sahibiz ki bu olumlama temelini tam olarak kendi koşullarını yaratan ve meşruiyetini kendinden başka bir şeyden almayan bir “olay”da (Badiou) ya da “eylem”de (Žižek) barınan öznel kırılmaların seyrekliğinden alır. Bu anlamıyla siyaset, siyaset çoğunlukla parlementer tarzda ya da çoğu aktivist ifadede anlaşılanın tam tersidir; ‘alışılagelen siyasetin’ bir eylem ya da bir olay biçiminde tahrip edilmesiyle kesintiye uğraması ve yeniden tanımlanmasıdır. Bu nedenle öznenin mevcut düzenle olan ilişkisi, öznenin tam da olduğu halini dönüştürme sürecinde içinde oluştuğu “hegemonik ideolojik konumlanışlar”a (Badiou için dünyanın bir tür aşkınlığına) bir mesafe alma, bir tür eksilmedir: “siyasal olan, var olduğunda, gerçekliğe dair kendi ilkesini kurar ve kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaz.” Bu mesafe olmadan, “‘direniş’ adıyla anılan, yalnızca iktidarın ilerleyişinin bir parçası durumundadır; “ayrışmanın önemini” gözden kaçırmak “metafizik bir siyaseti, Bir’in siyasetini, tam anlamıyla olumsuzluğu ve böylece nihayetinde özne alanını dışarıda bırakan bir siyaset” fikrini benimsemektir. Hardt ve Negri’nin emeğin çağdaş teknik bileşimine -ağ örgütlenmesi, mekansal hareketlilik, zamansal esneklik-  dayanmaları hasebiyle günümüz aktivizminde yücelttikleri vasıflar çağdaş kapitalizmle ideolojik bir sürekliliğe tanıklık ediyor. “Örgütlenme, sebat, birlik ve disiplin” yoksunluğu sebebiyle, Hardt ve Negri, en üstün militan erdemi yani “imkansızlık içinde dayanma” cesaretini sınamada başarısız oluyorlar.

Alternatif küreselleşmeciliğin sonraki süreçte yayılmasının, bu yargıyı haklı çıkardığı iddia edilebilir. Fakat bu eleştirinin rüştünü takdir etmeden önce, aynı mantığın sağcı ve solcu varyasyonları arasındaki farkı bir kez daha belirtelim.

1970’lerde, Michel Foucault, Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin çalışmalarında ve bunun yanı sıra; kadın gruplarının, beyaz olmayanların, geylerin ve lezbiyenlerin, mahkumların, psikiyatrik hastaların vb. grupların aktivizminde ‘minör politika’ fikrinin ortaya çıkışı büyük oranda gerçekten varolan sosyalizmin, parti ve sendika bürokrasileri uzlaşmacılığının ve parlamento dışı Solun başarısız öncülerinin eleştirisine dayanıyordu. En azından, o dönemlerde bunu kabul edenlerin çoğu için, bu dönüşüm, kapitalizmin eleştirisinin ya da onu yenme fikrinden vazgeçilmesine işaret etmedi. Üstelik, bu eleştiriş siyasi etkililikle ilgili şüphelerden beslendi ve belirgin olarak, öncücü siyasetin yetmezliklerinin düşmanın kim ya da ne olduğu konusundaki eksik bir anlayışta yattığı fikrinden yola çıktı. Mikro ya da moleküler politika kavramları ya da toplumsal alanla eş güdümlü yaygın, merkezsiz iktidar ilişkileri ağı, “mücadelenin hedefi olarak devlet aygıtına öncelik veren devrimci hareketler”in neden mücadele ettikleri eski toplumu yeniden ürettiklerini ya da neden “bir topluluğun sınıf çıkarı açısından devrimci ve buna rağmen libidinal yatırımları açısından faşizan ve polisvari” olabileceğini açıklamaya hizmet ettiler. Aynı zamanda alternatif bir devrimci siyasetin ne olabileceği konusunda bir görüş ortaya attılar. Mücadelenin, “sınıfın en gelişmiş kesiminde” yoğunlaşmış olduğu (olması gerektiği) fikrine karşı, direnişin kendisini ortaya koyduğu pek çok yerde (yerel tepkiler, karşı-saldırı, aktif ve bazen önleyici savunma tedbirleri) bulunabileceği fikrini öne sürdüler. Başlıca siyasi problem, “popüler esasların, bütün bir ağ sisteminin yanal bağlantılarının…”, “devrimci süreci” çok merkezli, geniş çaplı, sistemsel bir meydan okuma haline getirmek için, bir ülkeden diğerine ve aynı ülke içerisindeki bu süreksiz etkin noktalar arasındaki çapraz bağlantıların nasıl yaratılacağıdır.

Kapitalizmin tek seçenek olduğu kabulünü ve sınıf siyasetinin sonunu (esasında, sınıf siyasetinin şimdiye kadar var olan kurumlarının sonunu) rasyonelleştirmek amacı ile bu düşünce hattının 1980’lerde araçsallaştırıldığı doğrudur. Bunun, zaman zaman geleneksel sınıf siyasetinin kıyısındaki (ve marjinalleştirdiği) ve azınlık siyasetinin hamili bazı sosyal özneler tarafından yapıldığı da doğrudur. Bu düşünce hattı, azınlık siyaseti biçimine dönüşerek, 60’lı ve 70’li yıllardan itibaren kapitalizmin özgürlükçü “sanatsal” eleştirisini “kapitalizmin yeni ruhuna” başarıyla işleyen neoliberal rejimin piyasa ve yönetim mekanizmaları içerisine büyük ölçüde yedirildi. Kolaylıkla uysallaştırılan moleküler sınır aşımlarının kutsanması çoğu kez ılımlı reformizme teslimiyetin diğer yüzü olmaktan öteye gidemedi. Hatta -Deleuze ve Guattari’nin bize yapmamamızı hatırlattığı gibi- azınlıkçıyla azınlığı birbirine karıştırmadan, azınlık siyasetini bir vakitte olmaya niyet ettiği gibi “yalnızca sistemi canlı tutan küçük direniş eylemlerine” yönelik bir yatırım olarak değil, öncücü olmayan bir siyaseti radikal değişim görevine uygun görmeyi düşünme çabası olarak dikkate almalıyız.

Bu devrimci değişim anlayışının ve onun öncücü geçmişini hortlatmaktaki örtük tutkusunun, radikal sosyal dönüşüm amacından öznel boyutun çıkarılmasına yetebilecek gizli bir teleoloji ile sonuçlanabileceğini görmek zor değildir. Başka bir deyişle; öznel bir perspektiften sorulan bir soruyu (Mücadeleleri birbirine bağlamak ve sistemsel değişikliğin koşullarını oluşturmak için neye ihtiyaç duyarız?) öznelliğin gerisindeki nesnel bir sürece (Herkes ne yapıyorsa yapmaya devam ederse bu bağlantılar ortaya çıkacaktır) dönüştürür. Burada, strateji sorununun tanım gereği öznel bir boyuttan nesnel bir boyuta aktarılarak öncü ihtiyacının ve öncücü siyaset ile ilintili tüm sorunların ortadan kaldırılmasına dair bir çağrı vardır. Mutlak surette, doğrudan ve kendiliğinden oluşan bir sürecin aracılık ya da aracılara ihtiyacı yoktur. Bunun nedeni, erekbilimin gizli elinin öznel müdahale (dolayısıyla strateji, örgütlenme vb.) gerektiren belirli nokta(lar)da müdahil olmasıdır: (Mücadelelerin) niceliksel bir yaygınlaşmasından niteliksel (sistemsel) bir değişime geçişi.

Bu düşünce, açık bir şekilde herhangi bir yerde savunulmasa bile, farklı konumlanışların arkasında, gizli bir şekilde işler: John Holloway’de, kapitalist olmayan faaliyetlerin veya çatlakların yayılması, “faaliyet akışının kendinden emin ve bilinçli toplumsallığını kurtarabilen daha da iyisini yaratabilen” niteliksel olarak farklı bir düzenleme haline gelir; Escobar’da, ütopyanın gerçekleşmesini “belki de dünya ekonomisi, ekoloji, ideoloji vb. mekanizmalarında doğrusal olmayan  çeşitli dinamiklerle desteklenen bir  geçiş evresi ” olarak tasavvur etmesinde; Hardt ve Negri’de, çokluğun hareketini sermayeden daha büyük bir otonomi olarak belirten “materyalist teleoloji” de; ve hatta daha önceki Sol Komünistler Gilles Dauvé ve François Martin’de:

Komünist parti, kapitalizm tarafından yaratılan devrimci hareketin kendiliğinden (tamamen toplumsal evrimle belirlenen) örgütlenmesidir. Parti kendiliğinden bir üründür… Yaratılmış ya da yaratılmamış olmasına gerek yoktur: Salt tarihsel bir üründür. Bu yüzden devrimcilerin onu inşa etmesine ya da inşa etmekten korkmasına gerek yoktur.

Bu, koşullara bağlı bir teleoloji olduğu için, yukarıda bahsedilenlerin hepsi bu teleolojinin yerine geçen öğeleri ortaya koyuyor.  Buradaki mesele, teleolojinin yanlış olması değil. Teleolojik yargıların hiçbir koşulda yanlışlanamayacağını göz önüne alırsak; bir şeyin gerçekleşmiyor oluşu onun gerçekleşme ihtimalinin olmadığını göstermez. Sorun, ne radikal değişimin, mücadelelerin ve çevrelerinin temas etmesi yoluyla gerçekleşeceği düşüncesinde ne de “eski devrimci belirliliğe” bir yanıt olarak, belirsizliğin vurgulanmasında yatıyor- ki bunların her ikisi de kaçınılmazdır. Mesele bu iddianın, her yerleşik ve öznel karara uygun belirsizliğin; sürecin kendisinin kesinliğiyle ikame edilerek baskın bir şekilde nasıl işleyebileceğidir, nasıl kendiliğinden yolu göstereceğidir. Bunu yapmak için de; her yerleşik ve öznel karara uygun belirsizlik, kendi araçlarının takdirine bırakılan sürecin belirliliğiyle ikame edilmelidir. Bu durumda, sürecin içkin kapasitelerinin, siyasal eylemin belirsizliğinin ve tek bir aktör tarafından bütünleştirilmesinin imkansızlığının olumlanması, tersine inkılap eder: Süreç sadece teleolojik belirliliğe isnat edilmekle kalmaz (çözümler kendini belli edecektir); süreci kuran aktörlere dışsal bir şeye dönüştürülür. Eylem sadece ‘akışla beraber gittiği’ raddede içkin addedilir. Ama aslında bu eylem, her bir süreci akışın yönünü etkilemek için ele geçirmeye çalıştığında aşkındır – belirliliğe, önderliğe vb.’ye duyulan arzuları barındırdığı şüphesiyle kirlenmiştir.

Hiçbir objektif bilgi, siyasal kararların ilerideki etkileri üzerinde hak iddia edemez ve yalnız sürecin kendisi kendi çözümlerini üretebilir – fakat çözümler; denemeler ve hatalar, yani onları üreten somut girişimler olmadan nasıl ortaya çıkabilir? Bunların olabilecekleri ve sayılabilecekleri tek şey olarak var olmaları gerekmez mi? Yani kısıtlı bilgiye dayalı, taraflı, partizan ve belli bir perspektife dayalı tahminleri; neyi içerip neyi dışladıkları, ne gibi ön yargıları içerdikleri, nesnel koşulları ne denli iyi ya da kötü değerlendirdikleri, önlerine koydukları görevlerin ne denli gerçekçi oldukları, ne gibi olumsuz yan etkilere sebep olacağı, ne düzeyde iyi ya da kötü işletilebilecekleri gibi kıstaslarla değerlendirileceklerdir. Birisinin, belirli bir anda, tek bir adım atabileceği doğrudur, fakat bu; adım atarken tek bir adım üzerine düşünüleceği anlamına gelmiyor. Öbür türlü eğilim, doğalında gelen, bariz veya en iyisi olmasa da en kolayı olan şeylere göre adım atmak olacaktır. “Cami-nar preguntando” (Yürürken soru soruyoruz) şeklindeki Zapatista sloganını akılda tuttuğumuz gibi; soruları, yanıtlar bulma niyetiyle sorduğumuzu da hatırlamalıyız.

Belki de süreçlere öznel müdahalemiz sorunsalına yanıt olarak, öncücü olmayan bir yol üzerine kafa yormaya şu pasajla başlayabiliriz:

“Her bir durumun olaysallığını ve tekilliğini deneyimlemek, illa hareketi yönetmekle ilgili değildir; harekete yön vermekle ilgilidir. Hali hazırda yolunda olan… akışında olan bir deneyime dahil olmaktır. Onu yönetmek veya programlamaktan ziyade, onunla sörf yapmak veya onu inceden bir yana doğru bükmeye çalışmakla ilgilidir. Yönetme/kumanda etme paradigması, deneyime sanki biz dışındaymışız, ona bakıyormuşuz gibi, sanki bedenden ayrılmış özneler bir nesneyi ele alıyormuş gibi yaklaşıyor. Ama … bizler durumun kendisiyiz, bizler durumlar vasıtası ile hareket ediyoruz. Biz kendimizin iştirakıyız – dışardan ona bakan soyut bir varlık değiliz.”

Buradaki önemli konu, sörf ve inceden bükme arasındaki farktır. Bir sörfçü için, dalga, çok daha büyük bir kütle ve momentumun harici bir bedenidir; yönünü veya hareketini kontrol etmez ve böylece sadece gezinebilir, kendi yörüngesini kendilerini taşıyan kuvvetin koordinasyonuyla koordine edebilir. İnceden bükme ise sürecin içinde olma haline dair çok daha uygun bir metafordur. Süreç, hala herhangi bir bireysel failden çok daha fazla kütle ve momentuma sahiptir, ancak; bu failler, onun oluşturucu kısımlarıdır. Böylece kısmen de olsa onun üzerinde kontrolleri mevcuttur. Dışarıdan maddeye form veren dışsal bir fail olarak partinin komuta paradigması fikrini düzenler; öte yandan süreci, sanki onu oluşturanlardan ayrı bir varoluş (yine dışarıdan içe doğru bakarak) ve olumsal, (muhakkak sınırlı ve belirsiz) eylemlerinin sonucunda zuhur edecek olan yerine kendi hesabına bir fail olarak ele alarak zıt istikamette çok ileri gitmez. Öncücü siyasete dair olan failin sürece üstünlüğünü ortadan kaldırır. Bunu, bir tarafında failin kasıtlı ve stratejik teşebbüsünün inkâr edildiği diğerinde ise sürecin, “kimsenin işin başında olmadığı durumda ve olmaması sebebiyle, neyin görevli olacağının tahayyül edileceğini” bilmesi beklenen bir Lacancı özne konumuna kaçamak terfiinin olduğu sürecin faile üstünlüğünü kurumlaştırmadan yapar.

Peki bu, militanın yeniden düşünülmesi hususunda bizi nereye getiriyor? Strateji ve örgütlenmeyle ilgili sorularda ilk olarak “neredeyiz” sorusunu sormak her zaman iyidir ve ancak bundan sonra ‘nereye gitmek istiyoruz?’u sorabiliriz. İşte böyle devam edeceğiz.

Başlangıç noktamız ağ tabanlı örgütlenmedir. Ancak, ağ siyasetini günümüzün hareketlerinin kendiliğinden örgütlenme mantığı (“doğalında gelişen”) üzerinden tartışsak bile, bir örgütlenme mantığı olarak kendi materyalliği içerisinde anlaşılmalıdır. Bir yandan, Gramsci’nin belirttiği gibi, tarihte “saf” kendiliğindenlik yoktur; böyle bir durum “saf mekaniklikliğe” denk düşerdi. Tamamen kendiliğinden, örgütsüz bir siyasi hareket fikri saçmadır; çünkü var olması ve bu şekilde fark edilebilmesi için, kendisini; öznel ve objektif olarak, bir şekilde her geçen gün kendiliğinden üretilen düzenin yeniden üretilmesinden ayırt etmesi gerekir. (“İşe gitmek yerine, bir grup işçi, kapıları kaldırmaya karar verdi…”) Öte yandan, ağlar yapısız ve “biçimsiz” değildir ve hatta belli anlamda “çok biçimli” bile değildir, bireylerin farkına varmalarına veya arzu etmelerine bakılmaksızın (kendiliğinden) ortaya çıkan kendi biçimlerine ve yapılarına sahiptirler.

Ağ tabanlı örgütlenmenin, bu durumda, öncüleri elemediği öncelikle kabul edilmelidir. Siyasal ağların, merkezlerin varlığı ile karakterize bir yapıya sahip olması gerçeği (anormal yüksek sayıda bağlantıya sahip düğümler ve daha uzaktaki kümelerde düğüm noktalarına sahip bağlantılar) ile derhal doğaları gereği yatay oldukları sonucuna varılıyor.

Kurumsallaşmamış biçimde olsa da, bunlarda da bir liderliğin hala bulunmasının avantajları (hiyerarşilerin oluşumuna yönelik daha zayıf eğilimler gibi) ve dezavantajları (tanımlanmış hesap verme sorumluluğu olan yapıların yokluğu, kapasiteyi harekete geçirme konusunda daha büyük dalgalanmalar) vardır. [Liderlik] dağıtılmış liderlik olarak yeniden düzenlenmiştir, bu, genel ağ sistemi üzerinden iletişim kuran bireyler veya görece küçük grupların izole olmuş inisiyatiflerinin etkilerini katlanarak artıran olumlu geri besleme döngülerini tetikleyeceği anlamına gelir. Ortaya çıkan davranış mucizevi anlamda kendiliğinden olmayıp, her zaman bir eylem tohumu tarafından tetiklenir; böyle bir tohum kendisine tepki veren ve erişimini artıran düğüm ve merkezlere ulaştığı zaman Arap Baharı, 15M ve İşgal Et gibi büyük ölçekli sonuçlar (kitlesel örgütlerin olmadığı kitlesel hareketler) ortaya çıkabilir. Ve bu bir kez gerçekleştiğinde, bunlara kaynaklık eden düğümler bile artık büyümüş, aktif hale gelmiş ağ sistemi içinde boğulsa da (bu ille de gerekmeyebilir), bu hareketler hala öncü olarak tanımlanabilir: Toplumun tamamına yardım etmeye ve onların adına konuşmaya çalışıyor olsalar da, kendilerini toplumdan kesin olarak ayırırlar, nihayetinde onlar, katılımcılar kim olursa olsun, o anın tam ortasında yer alanlardır. Siyaset her zaman kaçınılmaz olarak kapsama içerir, yani, parça bütünü temsil eder; bu anlamda, öncüler (ve bir anlamda temsiliyet) ortadan kaldırılamaz.

Ancak, öncünün nesnel ve ereksel olarak anlaşılması arasında ayrım yapmak önemlidir, bunun Marksist geleneğe etkisi, öncücülüğün ve öncü işlevi diyebileceğimiz şeyin geliştirilmesine yardımcı olmak olmuştur. İkincisi, en iyi Deleuze ve Guattari’nin, bir durumun “yersiz yurtsuzlaşmasının en ileri hali” olarak adlandırdığı şeyle anlaşılır—bu durumda, farklı bir şekilde ‘işlev görmeye’ başlayan insanlar, farklı ağlarla iletişim kurulduktan sonra, giderek izlenebilecek, değiştirilebilecek, karşı çıkılacak vs. bir şey haline gelecek olan yeni bir yol açarlar. Öncü işlevi, yayıldığı zaman, artan sayıda sonucun arkasındaki aykırı neden olarak tanımlanabilmesi anlamında nesneldir. Nesnel olduğu için, öncelikle herhangi bir şeyin karşıtı olması gibi öznel biçimde algılanmasına gerek yoktur (örneğin, bir göçmen akışının bir alanı değiştirme biçimi); insanlar “yaptıklarının” dışında bir şeyler yapmaya başladıklarında yaptıkları şey budur. Ancak, Badiou’nun haklı olarak eleştirdiği gibi, nesnel olarak tanımlanmış bir konum (sınıf, sınıf sektörü vb.) ile siyasal, öznelleştirici bir sürecin ortaya çıkışı arasındaki durum, eski Marksist determinizm veya geçişken determinasyon anlamında objektif değildir. Bir süreç başladığında, hangi yönde ilerleyeceği, kimin yönlendirdiği veya değiştirdiği, rotasının ne olduğu – geriye dönük olarak nesnel biçimde belirlenebilir ancak önceden asla tespit edilemez.

Bir öncü-işlevden söz etmek, bir şeyin ardından gidildiği ölçüde önderlik ettiğini söylemektir: İşe yaradığında işe yaramaktadır ve işe yaramazsa işe yaramamaktadır, bir grubun kitlesel bir eylemi yönlendirmedeki hatalarının olumsuz sonuçlara yol açması gibi, gelecekteki çalışma gücüne zarar verir. Ağlar sürtünmesiz ilişki ve mutlak yataylığın sıkça fantazileştirilmiş aracı olmasını gerektirmeyeceği gibi, dağıtılmış liderlik bunları anti-demokratik de yapmaz. Tercihli bağlanma (daha bağlı düğümler daha yeni bağlantılar çekme eğilimindedir ve bu nedenle bir öncü işlevini yerine getiren düğümler daha fazla bağlı olma eğilimi gösterecektir) ile yönetilirken, bir merkezin geçerlilik derecesi ve dolayısıyla başarılı eylemler başlatma kapasitesi, kendi kendini düzenleyen ancak açıkça mükemmellikten uzak bir hesap verebilirlik mekanizması gibi, sevk ettiği veya başlattığı başarılı trafik miktarına göre salınır. O zaman soru şudur: bir inisiyatifi diğerinden daha başarılı kılan nedir? Açıkçası, 2011’de görülen büyük ölçekli etkimeler, bazı inisiyatiflerin doğru, bilgilendirici, duygusal ve organizasyonel notları çok yaygın bir toplumsal huzursuzluğa sürükleyip biçimlendirmesiyle olabildi; nasıl? Aynı şekilde, içerikleri, duygusal bileşenleri, kimin başlattığı, nasıl dolaşıma girdiği ve hangi tür eylemleri önerdikleri vb. açısından daha az başarılı girişimlere bakmak yoluyla da öğrenilecek çok şey var.

Bu fenomenleri liderlik, temsil ve öncü gibi kelimelerle tekrar tanımlamanın avantajları nelerdir? Her şeyden önce, var olmaya devam ettiklerini ve herhangi bir failin karanlık motivasyonlarından bağımsız olarak bunu yaptıklarını göstermek; onların reddedilmesinin, hem onları daha iyi anlayıp potansiyellerini daha iyi keşfedebilmemizi engellediğini hem de görünmez hiyerarşiler gibi riskleri görmememize neden olduğunu göstermek. İkinci avantaj, onları gizemsizleştirmektir. Eğer zorunlu olarak var iseler, öyleyse sorun bunları öncücü olmayan biçimde kullanmaya nazaran, bunların engellenmesiyle daha az ilgilidir; öncüler değil, öncülük sorun olarak görünüyor. Üçüncü olarak, öncücü olmayan devrimci bir siyaset tarafından ortaya çıkarıldığı noktayı saptayarak öznel boyutu resmin içine geri getirmek için: Sistemik değişim yönünde çok yanlı, çok merkezli, açık uçlu süreçleri ilerletmek için ne yapmamız gerekiyor? Son olarak, Žižek’in öne sürdüğü stratejik meydan okumayı, öncücü olmayan yollarla tavır takınma alanı açmak için: “egemen dispositifte olası radikal kırılmalar(lar)” için yollar, kaldıraçlar ve potansiyelleri tanımlayan kolektif, organize bir çalışma.

Bir süreci öznel olarak belirlenmiş bir yönde yönlendirme veya dürtme meselesi bir bükme ise, tam olarak ne kontrol edebiliyor ne de tahmin edebiliyorsak, üzerinde ne kadar kuvvet uygulanabileceği hala önemlidir; bu nedenle disiplin, örgütsel tutarlılık, birleşik eylem vb. sorularını görmezden gelemeyiz. Açık, belirsiz çağrılar (örneğin, rejime karşı gösteri yapmak için) ile daha karmaşık, stratejik girişimler arasında fark vardır. İkincisinin kapsamı ve karmaşıklığı ne kadar büyük olursa; daha fazla tutarlılık, bağlılık ve yapı büyük olasılıkla gerekli olacaktır; burada, sorunun sırasını tersine çevirmek ve “sahip olduğumuz şeyle ne yapabiliriz?” yerine “gerekli olduğunu düşündüğümüz şeyleri yapmak için neye ihtiyacımız var?” ile başlamak iyi bir fikir olabilir. Aslında, başka yerde tartıştığım gibi, 15M ve İşgal Et gibi hareket süreçlerinde belirlenen belirsiz çağrılar bile, yaygın medyanın, önceden tamamen bağlantısız, aktif olmayan bireyleri aniden bir araya getirerek resmetmesi ile yanlış yönlendirilmiştir. Bireyden bireye dışsal bir temelde yayılmak yerine, bu süreçler, (bir tür ilksel bilgi ve lojistik omurgayı sağlayan) üyeleri arasında güçlü bağlar olan küçük resmî veya gayriresmî gruplar ile süreç geliştikçe, güçlenme eğilimindeki daha zayıf bağları olan kalabalık bir insan grubu (bu gruplara önceki bağlantıları çok az veya hiç yok, daha önce siyasi katılımı çok az veya hiç yok) arasındaki etkileşime bağlı olarak daha iyi anlaşılır. Mesele şu ki, ağ tabanlı örgüt disiplin ve tutarlılık gibi meseleleri sağlamadığı sürece, fazladan, herkese uyan cevaplar yoktur: Farklı şeyler farklı yollarla başarılabilir.

Açıkça görülüyor ki, kitlesel üyelik ve merkezileşmiş bir yapı her derde deva değildir -son yıllar, parti ve sendikaların çoğu zaman ne kadar alakasız olduklarını görmek için yeterlidir. Çeşitli nedenlerden ötürü (yakın gelecekte kaybolmayacak partilere ve hiyerarşilere karşı yaygın şüpheler de dahil olmak üzere), tek bir birleşik organizasyon fikrine takılmak yerine, örgütsel sorunları aşmanın daha iyi bir yolu olarak İtalyan otonomistlerin “alan” olarak adlandırdıkları şey üzerine düşünmek, daha iyi olabilir. Bu, farklı ağlar arasında dalgalanan büyük taraftar ve insan gruplarını ve daha yüksek derecede örgütsel tutarlılığa sahip orta ölçekli gruplardan oluşan bir ekolojiyi içerir. Tanım gereği partilerin yaptığı gibi, birbirleriyle (üyeler üzerinde, liderlik üzerinden) rekabet etmek yerine, bunlar, grup kimlikleriyle değil, uyguladıkları girişimlerle, genel anlamda tek konulu kampanyalarla değil, konjonktürün ortaya çıkardığı politik potansiyelleri keşfeden stratejik müdahalelerle tanımlanmış olarak birbirini tamamlayacaktır. Aslında bu, 2011 yılı hareketlerinin halihazırda ortaya çıkardığı bir çözüm olabilir: İşler çıkmaza girdiği zamanlarda, ileriye götüren şey kapatma karşıtı kampanyalar ve mahalle meclisleri gibi projelerin ortaya çıkardığı dağıtılmış liderlik olmuştur. Bunu aklımızda tutarak, militanın yeniden tanımlanmasında bütüne özen göstermek gibi bir şeyin koruyucu erdem olabileceği sonucunu çıkarabiliriz: En iyi çalışma şansını oluşturan en etkili girişimlerin neler olduğunu ve en fazla nasıl elde edileceğini; ne zaman (ve nasıl) çekilecekleri ve ne zaman sörf yapacaklarını; olumlu ya da olumsuz geribildirimleri ne zaman ve nasıl üreteceklerini değerlendirmek için mücadelelerin ve aktörlerin, yanı sıra genel sistemik çevrenin daha geniş bir ekolojisi bağlamında stratejik düşünme kapasitesini. Kısaca, bireysel bir organizasyon ya da girişimden ziyade bir bütün olarak politik sürecin gelişimi düşünülürken, en büyük politik etkiyi sağlamak için var olan (öznel, maddi, duygulanımsal, örgütsel) koşullar en iyi nasıl kullanılır?

Militan sorununu ortaya koyma girişimi, bunu ön koşulları bakımından yeniden biçimlendirmemize neden oldu. Öncü-işlevi kavramı, öncücü olmayan öncülerin “kendiliğinden” oluşumunu kavramaya çalışıyordu; militana gelince; aktif, bilinçli, öncücü olmayan bir öncü uygulaması olabilir mi? Bunun sadece şimdi mevcut olmadığını, birçok kez var olduğunu önermek isterim; Kurtuluş Teolojisi’nin comunidades eclesiais de base’i (temel kilise toplulukları) buna bir örnek olacaktır. Sonuçta bu tecrübeye döneceğim.

Kurtuluş Teolojisi’nin dayandığı önemli bir kuvvet, militanın kurucusu olan edimsel çelişkiyi reddetmek yerine yüzleşmesiydi; özerklik için bağımlı bir kuvvet, ayrılmaya karşı bir ayrılma yanlısı. Orta sınıfın eğitimli, çok fakir topluluklarla çalışan popüler aktörlerini gerektiren normal ve tipik pratikleri göz önüne alındığında, sorun kaçınılmazdı. Bu edimsel çelişkiyi, genel olarak pedagojik ilişkinin spesifik bir tezahürü olarak ele aldılar –Brezilyalı eğitimci Paulo Freire’nin deyişiyle “zihin-madde, lider-kitle çelişkisinin bir başka biçimi” olarak değil. Freire eşitlikçiliğinin kuvveti, eğitimci ile eğitilen arasında hiçbir fark olmadığını varsaymasında değil, daha ziyade “dünyada kimsenin kimseyi eğitmediği, kimsenin kendisini eğitmediği, insanların birbirlerini eğittiği” varsayımınında yatıyor.

Kurtuluş Teolojisi kılavuzunda belirtildiği gibi: Eğitimci ile insanlar arasındaki farkı düzleştirmenin bir saçmalık olarak maskesi düşürülmelidir… Özne farklı olduğu için öznedir. Bu görülmeli ve kabul edilmelidir… Ancak halkın gelişimi sürecinde kendi gerçek konumunu anlamayan bir özne halkı yönetmek ya da tam olarak onlara benzemek isteyebilir.

Onun konumlanışı, reddedilmeyecek bir farklılık ya da ayrım tarafından oluşturulurken -“birisi faildir ya da bir fail haline gelir… çünkü [halka] vermek için belirli bir katkıda bulunurlar”- militanın işi, halkla yakınlaşarak  bu boşluğu kapatmaktan (sınıfsal önyargılarını yok etmek, halkın kültürüne dahil olarak, karşı karşıya oldukları problemlerden ve onlarla nasıl başa çıktıklarından yola çıkarak, kararlarına saygı duyarak) ve halkı kendisine yakınlaştırmaktan (sahip olduğu bilgiyi paylaşmak, süreç üzerinde düşünmelerine yardımcı olmak, alınan görüşleri sorgulamak, iktidar ilişkilerini sorgulamak ve baskıları içselleştirmek) ibarettir. Çalışmanın başarısının kendisi ile toplum arasında bir dereceye kadar sürekliliğin sağlanmasına bağlı olduğunu bilmekle, bir kaynaşma fantezisinden vazgeçer ve konumuna içkin çelişkisini tanır; süreksizlik ne kadar büyük olursa, o da bir lider olmaya veya yabancı bir beden olarak reddedilmeye o kadar yakın olur.

Burada asıl mesele, belirli bir tecrübeyi idealleştirmek ya da bir türünü diğerlerinden üstün tutmak değil, militanların yeniden tanımlanması için başka bir erdem oluşturmaktır. Öznel ayrım egemenliğine çok fazla vurgu yaparak [zayıf yanlarını] telafi eden öncücü olmayan bir militanlığın nasıl olacağına dair belirli bir düşünce biçimine içkin nesnelci, teleolojik eğilimi güncel düzeltme girişimlerinde bir risk vardır. Belki de bunun yerine Deleuze ve Guattari’nin “dozaj sanatı” dediği bir şeyi aramalıyız; her şeyden önce, militan olmayı sağlayan gerçek kurucu koşula, yani ayrıma uygulanılacak bir sanat.

2011 yılının hareketleri tarafından yaratılan durumu düşünün. Bunlar gibi kitle hareketliliğinde yükselişler ortaya çıktığı zaman, bir muamma kendini gösterir: Bunların açık, belirsiz doğası, herkes için çok şey ifade etmesi, çok sayıdaki insanı kendine çekebiliyorken bu aynı açıklık, uyumlu eylemi zorlaştırır, çünkü herhangi bir karar, olaylara son verir, belirliliği artırır, “kimin içerde” ve “kimin dışarıda” olduğunu tanımlar. O halde, bir şeyin gerçekleşmesine sebep olan şey, uyuşmazlıkları oluşturmak ve yeni ayrımlar yaratmaktır. Şimdi Kurtuluş Teolojisi’nin popüler iyi öznelerini düşünün: Ayrımı reddetmez, ancak tek taraflı olarak onaylamaz; eyleminin ne zaman, karşısında savaştığı toplumsal ayrımları yeniden üreteceği konusunda dikkatlidir ve ayrılığın dozunu çimdikleyeceği veya sörf edeceği zamanı ve biçimi seçerek ayarlar. En iyi eylemi tanımlayan eşiklerin duruma göre değiştiğini bilir ve her uğrağın ne kadar çok bölünmesi gerektiği konusunda duyarlıdır – ayrımı çok ileri götürmenin onu paylaşılan durumdan koparacağını bilir. Mutlak ayrılık iddiasının bir yanılsama olacağını anlar: Her zaman eldeki materyal her neyse o materyalle çalışır. Popüler bir özne olarak niteliğini belirleyen şey, halkla buluşacak ve onları yanında götürecek şekilde bölünme yaratma kapasitesidir. Doğrudanlık olmaksızın içkinlik, aşkınlık olmaksızın aracılık, öğrenmeye değer bir erdemin armağanı olamaz mı?

Çeviri: Köstebek Kolektif

You may also read!

IMG_0213 web

Mısırın Tadı-Çetin Elmas

Mısır, temel bir gıda kaynağı ve kadim bir tarımsal ürün olmasının ötesinde günümüz küresel kapitalist gıda rejimine konu olan endüstri bitkilerinin

Read More...
mısır unu ile cilt bakımı

Mısır unu ile ne yapabilirsiniz? Mısır unu ile cilt bakımı

YÜZ İÇİN PEELİNG MASKESİ 1 tatlı kaşığı mısır unu, 1 tatlı kaşığı kil, yarım tatlı kaşığı el kremi ve

Read More...
Sartre-Cohn-Bendit

Hayal Gücü İktidara, 20 Mayıs 1968:Jean-Paul Sartre-Daniel Cohn-Bendit Söyleşisi

“68 ayaklanmasının en civcitli günleri. Öğrenciler ve işçiler kurulu düzeni büyük reis de Gaulle’ün iktidarını sarsıyor. Boykotlar, işgaller, grevler,

Read More...

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Mobile Sliding Menu