Marx’ta ve Aristoteles’te Ortak Ölçü ve Mübadele-Melda Yaman

In Açık Seçki, Alet Çantası
Grundrisse'den Kapiatal'e Patikalar 1

Gülden terazi tutarlar,

Gülü gül ile tartarlar.

Gül alırlar gül satarlar,

Çarşı pazarı güldür güldür

Kul Nesimi*

Giriş

Basit meta mübadelesinde iki emek ürünü belirli ihtiyaçları karşılayan iki yararlı nesne olarak karşı karşıya gelir. Onları mübadele edilebilir yapan şey bu yararlılıkları değildir ama; onlar belirli miktarda insan emeğinin ürünü, belirli miktarda “değer” oldukları için mübadele edilebilirler. İki şeyin eşdeğerler olarak konulabilmesi, bir nitelik zemininde eşitlenebilmelerini gerektirir. Böylece iki şey, ortak oldukları o niteliğin ölçüsüyle ölçülebilir hale gelirler. İşte metalar, insan emeğinin ürünleri olmaları zemininde, nitelikçe eşitlenirler. Mübadele edilecek bu ürünlerin ölçüsü de emeğin ölçüsüdür – emek zaman.

Kul Nesimi’den aldığım yukarıdaki nefes, basit mübadelede bu oran ve ölçü ilişkisini pek güzel anlatır. Gül’de simgeleşen hoşluklar bir yana, bu dizeler, Gül imgesiyle, mübadele nesnelerinin özdeş olduğunu ima eder gibidir. Mübadele edilecek nesneler, sadece, Gül olmaları (nitelik) temelinde özdeştir, bu temelde karşılaştırılırlar. Karşılaştırabilmek içinse ölçmek gerekir – Gülden terazi tutar, gülü gül ile tartarlar (ölçerler); yani, Gül olarak birbirleriyle oranlanırlar ve nihayet mübadele edilirler: tüm çarşı pazar güldür.[1]

***

Ortak ölçü, metaların ihtiyaçları gideren maddi nesneler olmalarının yanı sıra bir değer olmalarından ötürüdür. Değer, Marx’ın temel kavramlarından biridir; Marx Kapital‘de sermayeyi bir değer ilişkisi olarak incelemiştir; Marx’ın ifadesiyle sermaye “kendi kendine genişleyen” (self expanding) değerdir.[2]

Kapital‘in “Değer Biçimi” bölümünde Marx, değer biçimini basit biçimiyle incelemeye başlar. Eşdeğer biçimi yorumladığı aşamada Aristoteles’i anar: “O büyük düşünüre”, Aristoteles’e, “dönersek”, diye yazmıştır Marx, eşdeğer biçim “daha anlaşılır hale gelecektir”.

Aristoteles’ten yaklaşık iki bin iki yüz yıl sonra; bambaşka bir çağda, bambaşka toplumsal ilişkiler içerisinde -burjuva toplumunda- değer biçimini analiz ederken, Marx’ın Aristoteles’e dönmeyi önermesinin nedeni nedir? Aristoteles değer biçimini nasıl daha anlaşılır kılabilir ki?

Marx eşdeğer biçimi şu değer eşitliği üzerinden incelemişti:

1 ton buğday = 0,5 ton demir.[3]

Buna göre, 1 ton buğdayın değeri, 0,5 ton demirde ifade bulur. Metalar kendi kendileriyle eşdeğer ilişki içine giremez, yani, 1 ton buğday, 1 ton buğdayın değerini ifade edemez. Marx, bu nedenle, 1 ton buğdayın, başka bir metanın, örneğin 0,5 ton demirin, fiziksel şeklini kendi değer biçimine dönüştürmesi gerektiğini söylemiştir: 0,5 ton demir, 1 ton buğdayın eşdeğer biçimidir. Buğday ise göreli değer biçimindedir.

Aristoteles de, Nikomakhos’aEtik’te, benzer bir eşitliği incelemiştir:

1 ev = 5 yatak.

Aristoteles, ürünlerin mübadele edilebilmesi için karşılaştırılmaları gerektiğini, karşılaştırılabilmeleri için de ortak bir şeye indirgenmeleri, yani ortak bir ölçüyle ölçülebilmeleri gerektiğini kavramıştır. Diğer bir deyişle, Marx’a göre Aristoteles, mübadelenin, mübadele edilecek ürünlerin, “nitel olarak … eşitlenmesini gerektirdiğini ve böyle bir özsel eşitliği bulunmasa, ölçekdeş büyüklükler olarak aralarında ilişki kurulamayacağını da” görmüştür.[4] Marx’ın aktardığı şu sözler Aristoteles’in düşüncesini özetlemektedir:

Eşitlik olmadan değişim [mübadele][5], ortak bir ölçü ile ölçülebilme olmadan eşitlik olamaz.

Ne var ki Aristoteles, bu us yürütmesini ileriye götürememiş; ortak ölçüyü bulamadan analizini yarıda bırakmıştır. Marx’ın sözleriyle bu ortak ölçü, “insan emeğidir”.[6]

***

Marx, Aristoteles’i devamdan alıkoyan şeyin, değer kavramından yoksunluk olduğunu yazmıştır. Bununla birlikte Yunan toplumunun nesnel koşullarının Aristoteles’i sınırladığına da dikkat çekmiştir. Yunan toplumu kölelik üzerinde kurulduğu için, insanlar ve emek güçleri eşitsizdi. Ne var ki, değer, ancak, insanların emeklerinin eşit görüldüğü ve meta üretiminin genelleştiği toplumlarda çözümlenebilirdi:

Değer ifadesinin sırrı, yani genel olarak insan emeği olduklan için ve olduklan ölçüde bütün emeklerin eşit ve eş değerde olmalan, insanlann eşitliği kavramı halkın bir ön yargısı haline gelerek yerleşiklik kazanmadan çözülemez. Ama, bu da ancak meta biçiminin emek ürününün genel biçimi halini aldığı ve dolayısıyla insanlar arasındaki meta sahipliğine dayanan ilişkinin egemen toplumsal ilişki haline geldiği bir toplumda mümkün olur.[7]

Marx’ın sözlerinden şu iki temel önermeyi çıkarıyoruz: ilki, Aristoteles metaların değer ifadesinde “eşitlik bulmuştu”, ki sadece bu bile “Aristoteles’in dehasının parlaklığını göstermektedir”;[8] ikincisi, Aristoteles metaların ortak ölçüsünün emek olduğunu görememişti, ki bunun nedeni, içinde yaşadığı toplumun nesnel koşulları idi.

Bu yazıda bu iki meseleyi tartışmayı amaçlıyorum. Bunun için, Marx’ın Aristoteles’le diyaloğunu yeniden gözden geçirip, analizlerinin ortaklaşan ve farklılaşan yanlarını ortaya koyabilmeyi hedefliyorum. Böylece bir yandan, Grundrisse’den Kapital’e, Marx’ın “değer biçimi”nin keşfinin üzerinden geçeceğim; bir yandan da değere tarih içinden bakmayı denemiş olacağım. Bu vesileyle, Marx’ın teorisinin o büyük Antik öncülünü, Aristoteles’i anma fırsatını da yakalamış olacağım, zira, Michael DeGolyer’in dikkat çektiği gibi, Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik’teki analizi, Marx’ın düşüncesinin gizli içyapısına erişmek için araçlar sağlar.[9] Hatta Stavroz Tombazos, Marx’ın, Aristoteles’in “ortak ölçüde ölçülebilirlik” kavramı ile Hegel’in diyalektiğini birleştirmeye çabaladığını ileri sürer.[10]

Benimse temel bir amacım var; Marx’ın alıntıladığı eşitliğin, meta mübadelesini ifade eden sıradan bir özdeşlik olmaktan fazlasını içerdiğini gösterebilmek.

Bu makalede, ayrıca, Marx’ın değer biçimini analiz ederken Aristoteles’e dönmeyi önermesi, meta mübadelesinin tarihsel gelişimine ilişkin bir öngörü sağlayabilir mi, diye soruyorum, zira, Aristoteles’in değer biçimi kavrayışı ile peşinde olduğu ama bulamadığı “ortak ölçü” nosyonunun, kapitalizm öncesi mübadele ilişkilerine dair birtakım ipuçları barındırdığına inanıyorum.

İlerleyen bölümlerde önce Marx’ın değer biçimi analizini, ardından Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik’teki analizini inceleyeceğim. Son olarak, Marx’la Aristoteles’in analizlerinin ortaklaşan yanlarını göstermeye çalışacağım. Bu son bölümde, ayrıca, değerin tarihsel gelişimi ile toplumla ilişkisi üzerine yorum yapmayı deneyeceğim.

Marx ve Ortak Ölçü

Kapital’in ilk bölümünde Marx, mübadele değeri – değer – emek – soyut emek kategorilerini basit dolaşımdan, mantıksal us yürütmesiyle türetir. Sonraki bölümlerde Marx bu yöntemi izleyerek sermayeye geçecek ve sermayenin en gelişkin değer biçimi olduğunu gösterecektir. Bütün bu analizin düğüm noktası, ortak ölçüdür.

Marx incelemeye metadan başlamıştır;[11]

Kapitalist üretim tarzının egemen olduğu toplumların zenginliği, ‘muazzam bir meta yığını’ olarak görünür; bunun basit biçimi tek bir metadır. Bu nedenle, incelememiz, metanın analiziyle başlıyor.

Kendini genişleten değer olarak sermayeyi işleyeceği yapıtına Marx neden metadan başlamıştır?

Marx Grundrisse’de başka türlü bir yöntem izlemişti. İlk bölüm üretim, tüketim, bölüşüm üzerinden politik ekonominin eleştirisini amaçlıyordu. Marx Grundrisse’nin ilk iki cümlesinde amacını ortaya koymuştu:

Ele alacağımız konu öncelikle maddi üretim. Başlangıç noktamız, şüphesiz, toplum içinde üretim yapan bireyler – dolayısıyla bireylerin toplumsal olarak belirlenmiş üretimi[dir].[12]

Adam Smith ile David Ricardo’nun toplumdan yalıtık üretim yapan Robinsonu’nun aksine,Marx, toplum içinde üretim yapan bireylerin toplumsal üretimini ele alacağını yazmıştı. Bunun içinse düşüncesinin akışını şöyle tarif etmişti: bir yandan tüm toplumlarda az çok bulunan genel, soyut belirlenimleri sergileyecek; bir yandan da burjuva toplumunun içsel yapısını oluşturan kategorileri ortaya çıkaracaktı.[13] Bununla birlikte Marx, Grundrisse’yi yazmaya başladıktan yaklaşık bir yıl sonra, bu taslaklarda geliştirdiği fikirleri ortaya koyduğu Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı üzerine çalışmaya başladı. 1859 yılında yayımlanan Katkı, Grundrisse’den farklı olarak, tıpkı Kapital gibi, meta ile açılıyordu:

İlk bakışta, burjuva serveti, muazzam bir metalar birikimi gibi ve meta da, tek başına ele alındığında, bu servetin basit bir biçimi gibi görünür.[14]

Marx şimdi başka bir başlangıç noktasından hareket etmekteydi. Juan I. Carrera’nın dikkat çektiği gibi, Katkı’da ve ardından Kapital’de, Grundrisse den temel kopuşlardan biri, Marx’ın politik ekonominin öncüllerinden ayrılıp, bizatihi kendi belirlenimleriyle analizini serimlemesidir. Marx, Grundrisse‘in ilk bölümünde, Darimon’un emek kuponları önerisini tartışırken, metanın para ile ilişkisini geliştirmeye başlamıştır; bu ikisinin bir yandan kendinde şeyler olarak var olduklarını, bir yandan da birbirlerini zorunlu olarak gerektirdiklerini; yani sanki aynı şeyin iki farklı biçimi olduklarını görmüştür.[15] Patrick Murray de Marx’ın Grundrisse deki Darimon eleştirisiyle, politik ekonominin ötesine geçtiğini savunur.[16] Bu sayfalarda Marx, daha sonra geliştireceği değer biçimi analizinin temel özelliklerini de yakalamaya başlamıştır. Meta biçimi ile para biçiminin hem karşıt hem de ayrılamaz nitelikte olduğunu ortaya koymuştur. Darimon eleştirisi, Marx’ın kapitalist üretim tarzını analizindeki en önemli kavramlarını, değer biçimini yahut mübadele biçimini bulmasının yolunu açmıştır.[17]

Marx Grundrisse‘nin Darimon’la tartıştığı bu sayfalarında değer biçimi kavramının ipuçlarını yakalamaya başlamışsa da, henüz değer biçimini keşfetmemiştir; değer ile mübadele değeri arasında ayrım yapmamıştır. Değer biçimini henüz keşfetmediği için, Marx, Grundrisse’de, bu bağlamda Aristoteles’e referans da verememiştir. Marx’ın analizi Katkı’da biraz daha sistematikleşmiştir; ancak yine henüz değer ile mübadele değeri arasında açık bir ayrım getirmemiştir. Analizine mübadele değeri ile başlamış, buradan -mübadele değeri olarak adlandırdığı- değere geçmiştir. Ancak bu geçişin nasıl gerçekleştiği bütünüyle anlaşılamazdır ve açıklanmamıştır. Marx aslında Katkı‘da Aristoteles’in yukarıdaki eşitliğini anar; değer biçimi analizi çerçevesinde değil ama ortak ölçü bağlamında anar. Marx, metaları ölçülebilir hale getiren şeyin para olmadığını, tersine, metaların emek zamanla ölçülmesinin altını para haline getirdiğini tartışırken Aristoteles’e referans vererek, Aristoteles’in metaların fiyatlarının, metaların mübadelesini varsaydığını gördüğünü söyler.[18]

Marx “değer biçimi”ni ilk olarak Kapital’de geliştirmiştir. Kapital‘de metalar arasındaki değer ilişkisini, “değer biçimi” kavramıyla ele almıştır. Değer biçimi, kapitalist üretim tarzının egemen olduğu koşullarda, emek ürünlerinin tarihsel olarak özgül toplumsal biçimidir ve emek ürünü, mübadele değeri, meta değer ve sermaye değer biçimlerini alır. Değer yaratan emek de, burjuva toplumunda emeğin tarihsel olarak özgül toplumsal biçimidir. “Değer Biçimi” (Value Form) yaklaşımının temellerini atan Isaak I. Rubin’in sözleriyle, değer, insan emeği ürünlerinin meta üretimine dayanan toplumda aldığı temel toplumsal biçimdir .[19]Kapital in ilk Almanca baskısına yazdığı Önsözde, Marx, “tam gelişmiş hali ‘para biçimi’ olan ‘değer biçimi’, son derece kolay ve basittir” sözlerini şöyle sürdürür: “Ne var ki, insan aklı iki bin yıldan fazla zamandan beri boş yere bunun temeline inmeye çalışmıştır”. Bu cümlede örtük biçimde de olsa Aristoteles’i de anıyor olsa gerektir. Birkaç cümle ardından ekler: “burjuva toplumu için emek ürününün meta biçimi ya da metanın değer biçimi, iktisadi bütünün hücre biçimidir”. Marx Kapital‘in ilk bölümünde ise, ortak ölçüyle birlikte eşdeğer biçim çerçevesinde Aristoteles’i açıkça anmıştır.

Kapitalde göze çarpan temel bir farklılık da, Marx’ın Grundrisse’de andığı ikili us yürütmesini değiştirmesidir; yani, tüm toplumlarda ortak olan genel belirlenimleri bir kenara bırakıp, analizini burjuva toplumu ile sınırlamasıdır.

Bu iki değişiklik birbirinden bağımsız olmadığı gibi, esas olarak her ikisi de Marx’ın Kapital‘de yetkinleştirdiği yöntemiyle bağlantılıdır. Marx, Hegel’in diyalektik yöntemini uygular.[20] Diyalektik yöntemde başlangıç noktası kritik bir önemdedir; başlangıç, düşüncede dolaysızca kavranabilecek denli basit, kapitalist toplumu yapılandıran diğer kategorilere ilerlemeyi sağlayacak denli tarihsel olarak belirli bir soyutlama olmalıdır. Değer, kapitalizmin temellendirilebileceği basit ve evrensel bir kategori gibi gözükür. Bu durumda Marx’ın gerçek başlangıç noktasının değer olduğu söylenebilir mi?

Ne var ki, ilkin, değer basit ve evrensel olmakla birlikte dolaysız değildir. Tekil bir metada içerilen değer, “idealde” bir varoluş sergiler; bir hayaletten farksızdır. Bu hayaletin bir biçim alması, varoluş kazanması zorunludur. Bu değerin bedenlenmesidir (embodiment of value). Chris Arthur sermayenin “kendi kendine değerlenen değer olarak” kavramı dolaysızca sunulamayacak denli karmaşık bir kavram olduğu için, Marx’ın meta değerden başladığını savunur.[21] İkinci olarak, Marx yöntemini, Kapital‘in ilk baskısından on dört sene sonra kaleme aldığı Wagner Üzerine Notlar’da şöyle tarif etmiştir: “Hareket noktam günümüz toplumunda emek ürününün kendini ortaya koyduğu en basit toplumsal biçimdir, ve bu ‘meta’dır”.[22] Marx’ın sözleriyle meta sermayenin hücre biçimidir. Meta, aynı zamanda, sermaye çağında insan emek gücünün aldığı en basit toplumsal biçimdir. Yani, Marx, demek ki, değeri incelemek için metadan başlamamıştır; Marx insanın emek etkinliğinin burjuva toplumunda büründüğü özgül en küçük biçiminden başlamıştır. O halde Marx, sadece, sermayeyi bilimsel bir yöntemle açımlayıp, çelişkilerini ortaya koymamıştır; aynı zamanda, meta gibi sermayenin de insan emek gücünün ürünü olduğunu göstermiştir. Marx’ın metadan başlamasının önemli bir nedeni de, meta mübadelesinin burjuva toplumunda toplumsallığı kurucu niteliğidir. İhtiyaçlarımızı karşılayan -neredeyse- tüm mal ve hizmetler meta karakterindedir. Neredeyse tüm mal ve hizmetler diyoruz, zira, kadınların hane içindeki karşılıksız emek süreci, meta üretiminin dışında kalır. Bu nedenle, aslında kapitalist toplumda, birbirinden dolayımlanan ikili üretimin süregittiğini not düşmek gerekir; bir yandan metaların tasarlandığı, üretildiği atölyelerle fabrikalar -değer yaratımı; öbür yanda beslenme, bakım, toplumsallaşma süreçleri ile bizatihi insanın üretildiği (ve yeniden üretildiği) haneler. Hane içinde kadınların karşılıksız bu emek süreci toplumun ve yaşamın yeniden üretiminin temelidir; ancak kapitalist anlamda değer taşımadığı için şimdilik analiz dışıdır.[23] Ve bizler, ihtiyaçlarımızın önemli bir kısmını sadece mübadele dolayımıyla karşılayabiliriz.

Carrera, meta mübadelesinin bu toplumsallığı kurucu niteliği çerçevesinde, Marx’ın Kapital‘deki başlangıç noktasını, Grundrisse’deki başlangıç noktasına bağlar .[24]Grundrisse’de Marx, “toplum içinde üretim yapan birey”lerden hareket ettiğini yazmıştı; Kapitalde ise sadece burjuva toplumunu inceledi. Marx, böylece, Grundrisse‘de başlangıçta koyduğu hedefi, Kapitalde burjuva toplumuyla sınırlı bir biçimde incelemiş oldu: Burjuva toplumunda üretim yapan bireyleri ele aldı; üretimin toplumsal karakteri meta mübadelesi aracılığıyla kurulduğu için, bireylerin ürünleri meta karakteri taşıdığı için ve de meta üreten emek gücünün kendisi de meta karakterinde olduğu için, Marx, Kapital’de, üreticilerin üretiminin bu tarihsel dönemde aldığı en basit özgül biçimi, metayı, başlangıç noktası yaptı. Buna karşılık Jairus Banaji ise Kapital‘in ikili başlangıç noktası olduğunu savunur. Bir yanda, toplumun yüzeyinde karşılaştığımız biçim olarak meta başlangıç noktasıdır. Ancak, bu başlangıç noktası, basit meta, toplumsal işbölümünün özgül bir biçimini varsayar; yani bir bütün olarak burjuva üretim tarzını varsayar. Öbür yandan, meta, başlangıcın kendisinde, sermayenin toplam sürecinin görünüş biçiminin sadece bir veçhesi olarak koyulmuş durumdadır. Dolayısıyla, sermayenin toplam sürecinin dolaysız görünüşü olarak tekil meta, Kapital’in analitik başlangıç noktasını oluşturur. Ancak, bu noktadan doğrudan sermaye kavramına geçemeyiz. Metanın analiziyle, metanın belirlenimlerini açımlayarak, toplumsal emeğin soyut-şeyleşmiş biçimi olarak değer kavramına ulaşırız. Bu, ileri kavramsal belirlenimlerin temeli olarak, Kapital‘in sentetik başlangıç noktasını oluşturur.[25]

Marx metayı önce kendinde bir varlık olarak ele almış ve onu kullanım değeri ile mübadele değerinin birliği olarak serimlemiştir. Ardından, metada somutlaşan emeğin de, benzer biçimde, iki yönlü niteliği olduğu göstermiştir. Metayı ve metayı üreten emeği ilk belirlenimleri ile ele almasının hemen ardından Marx, meta mübadelesini en basit belirlenimleriyle inceleyeceği “değer”e geçmiştir; yeni bölümün konusu değerin biçimidir. Bu geçiş çarpıcıdır zira mübadele hem metaları hem de meta üreticilerini içeren bir ilişkidir. Meta mübadelesinin üzerinde işlediği değer ilişkisi metaların ilişkisi olduğu denli onları üreten emeklerin ilişkisidir de. Bir başka deyişle, değer, metaların birbiriyle mübadelesini düzenlerken, metaları üreten tekil emekleri de birbirine bağlar; onları bütün toplumsal emeğin (toplumun toplam emeğinin) birer parçası kılar.[26]

Fakat değer ancak “değer biçimi” kavramsallaştırması ile çözümlenebilir. Rubin’e göre değer biçimi, emek ürününün toplumsal biçimidir; emeğin meta üretimindeki özgül bir toplumsal karakterini yansıtır.[27] Değer biçiminin diyalektiği, değerin tözü (substance of value), değerin büyüklüğü (magnitude of value) ve değerin görünüş biçiminin (form of value) birlikte incelenmesini gerektirir. Marx Kapital’in ilk baskısında, “… en önemli görev, değer biçimi, değerin tözü ve değerin büyüklüğü arasındaki zorunlu içsel karşılıklı ilişkiyi ortaya çıkarmaktır” diye yazmıştır.[28]

Ölçü meselesi, esas olarak değerin büyüklüğüne dairdir ancak değerin büyüklüğünün anlaşılması için, değer biçimi ile değerin tözünün de incelenmesi gereklidir. Marx Kapital‘in ikinci bölümünü tümüyle değer biçimini bu üç momentte incelemeye ayırmıştır. Bundan sonraki ortak ölçü tartışmasında Marx’ın Kapital‘deki bu analizini takip edeceğim.

***

Etrafımıza baktığımızda gördüğümüz, binlerce çeşit metadır. Her biri bir ihtiyacımızı karşılar. Ancak, ihtiyaçlarımızı gideren nesneler olmalarının yanı sıra, metalar, çeşitli mübadele ilişkileri içinde görünürler. O halde, metaya ihtiyaçtan yaklaştığımızda kullanım değerini, mübadele ilişkisi içerisinde gözlemlediğimizde mübadele değerini görürüz. Marx analizine tam bu noktadan başlamıştır. Bu noktadan hareketle iki önemli görevi yerine getirmiştir:[29] Bir yandan mübadele değerinin arkasında değerin olduğunu ispatlamış; öbür yandan değerin zorunlu olarak çeşitli ifade biçimleri aldığını, mübadele değeri olarak kendini ortaya koyduğunu göstermiştir. Politik iktisatçılar değeri, değer büyüklüğünü ve bu biçimin içeriğinin emek olduğunu bulmuşlardı kuşkusuz; ancak, “bu içeriğin niye o biçimi aldığını; dolayısıyla, emeğin kendisini niye değerle ve emeğin zaman cinsinden ölçüsünün kendisini niye emek ürününün değer büyüklüğüyle ortaya koyduğunu bir kez bile sormamıştır.”[30]

Bunu Marx’ın örneği üzerinden anlamaya çalışalım:

1 ton buğday = 100 kutu kundura boyası

1 ton buğday = 0,005 top ipek

1 ton buğday = 7 gr külçe altın[31]

Buğday ister ekmek yapılsın isterse düğünde berekettir diye gelinin başından dökülsün,[32] yararlı bir üründür. 1 ton buğday, aynı zamanda, kundura boyası, ipek, altın ile belirli oranlarda mübadele edilebilirdir; zira mübadele değeri, metanın mübadele edilebilirliğinin (exchangeability) ifadesidir. Buğday, bu haliyle, kundura boyası, ipek, altın vs. ile kendi kendine bir ilişki içinde görünür; bunlar mübadele ilişkisi içerisinde kendilerini niceliksel bir ilişki içinde sunarlar. Diğer bir deyişle, her biri diğer metalarla çeşit çeşit oran ilişkisi içinde durur: 100 kutu, 0,005 top, 7gr, 1 ton buğdayın, sırasıyla, kundura boyası, ipek ve altınla mübadele oranını verir. “Muazzam bir meta yığını”, “kerameti kendinden menkul” mübadele değerini kuşanmış nesnelerin birbirleriyle ilişkisidir şimdi.[33]

Kuşkusuz metaların açıklanmaya muhtaç bir kerameti vardır![34]Meta mübadelesi her ne kadar rastlantısalmış gibi görünse de mübadele değeri metanın içsel bir özelliğidir; “ona ayrılamaz bir biçimde bağlıdır”.[35] Metalar arasındaki niceliksel eşitliğin yazılabilmesi için metaların bir nitelikçe birbirine eşit olması gerekir. 1 ton buğdayın mübadele edildiği bu farklı eşitlikleri yazabiliyorsak, 1 ton buğdayın mübadele değerleri, yani 100 kutu kadar kundura boyası, 005 top kadar ipek ve 7 gr kadar altın, eşit bir şeyi ifade etmelidir.

Peki, bu farklı nesneler, yani buğday, kundura boyası, ipek ve altın, nasıl eşitlenebilir ki? Bunun yanıtını vermeden önce mübadele değerlerinin eşitlenebilmesinin ortaya koyduğu sonuçlara bakalım: Mübadele değerini ancak içsel bir özelliğe, belirli bir niteliğe göre yazabildiğimize göre, “mübadele değeri, ancak, kendisinden ayırt edilebilecek bir özün ifade tarzı, ‘görünüş biçimi’ olabilir”.[36] Demek ki mübadele değeri, değerin “görünüş biçimi”dir. O halde, bir yanda bir öz öbür yanda ise bunun ifade biçimi, görünüşü bulunmaktadır. Görünüş, yani mübadele değeri, öze, yani değere götürür bizi; ancak bu öz -değer- de kendini ancak görünüş biçiminde –mübadele değerinde– ifade edebilir.

Marx şimdi mübadele değerinden değere geçmiştir. Emek ürününün toplumsal biçimi, değer ve mübadele değeri olarak ikiye ayrılmıştır.[37] Değer metanın soyut karakterinin ifadesidir – özüdür; mübadele değeri bu özün görünüş biçimidir. Yani Marx, görünüş biçiminden başlamış, ardından değerin özünü incelemeye girişmiştir – öz, yani değer, görünüş biçiminin ileri analizinden zorunlu olarak doğmuştur.

Marx Kapital‘i yazdıktan çok sonra incelemesini şöyle özetlemiştir:

Başlangıçta onu [meta] ortaya çıktığı/belirdiği/göründüğü (appear) biçimde inceliyorum. İşte, bir yanda onun, doğal biçiminde, kullanım için bir şey, diğer adıyla bir kullanım değeri; öbür yanda mübadele değerinin taşıyıcısı olduğunu gördüm, bu bakış açısından bu bizatihi ‘mübadele değeri’dir. Mübadele değerinin daha ileri incelemesi gösterdi ki, mübadele değeri basitçe bir ‘görünüş biçimi’dir, metada içerilen değerin bağımsız bir yolla ifade edilmesidir, ve böylece onu [değeri] incelemeye başladım.[38]

Marx özü, yani değeri, incelemeye ortak ölçü ilişkisiyle başlar. Mübadele değerlerinin eşitlenmesi, ortak bir ölçüyle ölçüldüklerini gösterir; bu, değeri mantıksal olarak gerektiren bir eşitliktir:

1 ton buğday = 0,5 ton demir

Bu denklem, iki farklı şeyde, “hem 1 ton buğdayda hem de [0,5] ton demirde, aynı büyüklükteki ortak bir şeyin olduğunu” gösterir: İkisinde hem nitelikçe hem de nicelikçe eşit bir şey olmalıdır. Bu ne olabilir? Buğday ile demir birbirinden pek çok bakımdan farklı iki nesnedir: Görünüşleri, renkleri, kokuları, molekül yapıları, yararlılıkları tümüyle farklıdır. Nasıl olur da bu iki nesne ortak bir şeye eşitlenebilir? Bu ortak şey, o halde, ne buğday ne de demir olabilir; her ikisinde de bulunan ortak bir nitelik olmalıdır.

Bu iki nesneye, maddelerin yapısını inceleyen bir bilimci gözüyle yaklaşsaydık, her ikisinin yapı taşının atomlar olduğunu; atomların farklı dizilişlerinin buğday ve demir moleküllerini oluşturduğunu söylerdik. Bu durumda atom, daha doğrusu atomu oluşturan proton, nötron, elektron gibi temel parçacıklar, her birinde farklı bir konfigürasyona sahip olmakla birlikte, her ikisinde de bulunan ortak şey olurdu. Ne var ki biz, bir mübadelede, yani bir toplumsal ilişki içerisinde, yer alan belirli miktarlardaki iki farklı emek ürününün nasıl eşitlenebildiğini anlamaya çalışıyoruz. Metaların bu değeri, “madde bileşiminin bir atomunu bile içermez”.[39]

***

Mübadeleyi düzenleyen bu ortak şeyin ne olduğu sorusu, Aristoteles’ten bu yana düşünürleri meşgul etmiş görünüyor. Kimilerine göre bu ihtiyaçtır, diğer bir deyişle ürünlerin kullanım değeriyle bağlantılıdır. Ancak Marx, “metaların mübadelesi, açık ki, kullanım değerlerinden bütünüyle soyutlanarak (total abstraction) karakterize edilen bir iştir” diye yazmıştır.[40] Marx, eşdeğerlerin mübadelesinde ihtiyacın belirleyici olmadığını vurgulamak istemiştir; ancak, aynı zamanda bu sözler, Marx’ın, ihtiyacın ve yararlılığın mübadeledeki işlevini yok saydığı anlamına gelebilir. Ancak, ortak şeyin kullanım değeriyle -yahut ihtiyaçla- bağlantılı olduğunu söylemek ne denli güçse, mübadelenin kullanım değerinden bütünüyle soyutlandığını söylemek de o denli güçtür. Çiftçiyi, buğdayını demirle mübadeleye yönelten, demirin yararlılığıdır, kullanım değeridir – çiftçinin demire ihtiyaç duymasıdır. Çiftçinin, demirin karşılığında buğday önerebilmesinin koşulu ise buğdayın yararlılığıdır, kullanım değeridir -ancak, şimdi, buğday kendisi için değil, başkası -demirci- için kullanım değeridir. Metaların mübadele edilebilirliği, yararlılıklarından kaynaklanır; ürünlerin mübadelesinin, Arthur’un ifadesiyle “dolaysız itici gücü” (immediate motor) farklı kullanım değerlerine sahip olmalarıdır. Açık ki, çiftçinin buğdayını bir başka çiftçinin buğdayıyla mübadele etmesi anlamsızdır.[41]

Ancak, eşdeğerlerin değiştirilmesi, mübadele ilişkisinde bir yasa gibi işler. Ve bu yasa uyarınca yukarıdaki eşitliği yazabilmek, bu ürünlerin taşıdığı yararlılıkla hiçbir biçimde bağlantılı değildir. Diğer bir deyişle, yararlılık, yahut metaların kullanım değeri, mübadele ilişkisinin itici gücü ve amacı olabilir ve öyledir de; ancak, mübadele edilen ürünler arasındaki eşitlik, bu ürünlerin bütün yararlılık özelliklerinden, bütün maddi ve kimyasal özelliklerinden soyutlanarak yazılır. O halde, kullanım değerinden soyutlanan mübadele değil, mübadelenin yasasıdır. Yine Arthur’a kulak verirsek, mübadelede kullanım değeri “askıya alınır”; meta artık mübadele değeridir. Buna karşılık, mübadelenin sonunda ürün tüketilirken, artık sadece kullanım değeridir, mübadele değeri “askıya alınmıştır”.[42]

Bu ürünler, şimdi, diğer tüm fiziksel ve maddi özelliklerinden soyutlanmışlardır; sadece emek ürünleri olarak eşittirler, tıpkı Kul Nesimi’nin deyişindeki gibi Gül’dürler: Onları insanın temel etkinliğinin, üretken ve yaratıcı gücünün ürünleri oldukları için eşitleyebiliyoruz. O halde hepsinde ortak şey emek gibi görünmektedir.[43] O halde, metanın kerameti (mucizesi), emek ürünü (kerem) olmasıdır.[44]

Meta mübadelesinin nasıl düzenlendiği politik iktisatçıların da başlıca meselesiydi. Bilindiği üzere politik iktisatçılar mübadeleyi emek değer teorisiyle açıklamaya çalışmıştı. Bu teoriye göre emek, ilkin değerin kaynağıdır; sonra değerin ölçüsüdür ve son olarak mübadelenin düzenleyicisidir.[45] Adam Smith teorinin geliştirilmesinde önemli bir adım atmış ancak saf emek değer teorisini geliştirmiştir. Buna göre ürünlerin değerini sadece üretilmesinde harcanan emek belirler. Bu nedenle Smith sermaye çağında emek değer teorisinin geçerli olmadığını, teorinin esas olarak uygarlık öncesi doğal yaşam koşullarını açıkladığını ileri sürmüştür.[46] Smith’e göre, insanlık tarihinin ilk evresinde, bireyler avladıkları veya doğadan elde ettikleri ürünleri, bunlar için harcadıkları zamanla orantılı olarak mübadele ederler. Bu evrede emek, değerin kaynağıdır; aynı zamanda mübadeleyi düzenleyen ilkedir. Evet tuhaftır; Smith’e göre mübadele insanlık tarihinin ilk aşamalarından itibaren var olmuştur ve tüm insan topluluklarında görülen bir olgudur. Smith’in mübadeleyi tarihsel bağlamından kopararak genelleştirmesi, mübadelenin gelişimini insanın doğasına dayandırmasıyla bağlantılıdır. Smith’e göre mübadele “insan tabiatındaki belirli bir eğilim”dir, “yani alıp vermek, bir şeyi bir başka şeyle trampa ve değiş etmek eğilimi[dir]”.[47]

Smith’in emek değer teorisini bu biçimde genelleştirmesi pek çok araştırmacı tarafından eleştirilmiştir. Bu eleştiriler haklı olarak esasen Smith’in toplumsal bir olgu olan mübadeleyi, biyolojik bir itki olarak açıklamasına yöneltilmiştir. Mübadeleyi biyolojiye indirgemesinin yanı sıra avcı toplayıcılara uzatması da kritik bir hatadır. Marx’ın defalarca vurguladığı gibi, mübadele, toplumsal işbölümünün gelişiminin belirli bir aşamasında ortaya çıkmış toplumsal bir olgudur. Çağdaş avcı toplayıcılarla yapılan araştırmalar da göstermektedir ki, bu toplumlarda toplum bireyleri arasında meta mübadelesi görülmez. Smith bu ilişkiyi ters çevirmiştir; işbölümünü, insanın doğal bir edimi olarak tanımladığı mübadelenin sonucu olarak görmüştür. Yani Smith mübadeleyi doğallaştırırken hatalıdır, zira mübadele toplumsal ve tarihsel bir olgudur, toplumsal gelişmenin belirli bir aşamasında ortaya çıkmıştır. Ne var ki, eleştirmenlerin gözünden kaçan, Smith’in, erken dönem mübadelede de ortak ölçü arayışının olduğunu sezmesi, insanların basit mübadele ilişkilerinde bile harcadıkları emek zamanı gözetiyor olduklarına işaret etmesidir. Bu, Smith’in orijinal argümanına dayanır: bireyler çektikleri zahmete (“toil and moil”, “toil and trouble’) karşılık seçimler yaparlar: Emeğin eşit miktarları emekçi için daima eşit değerdedir.

Marx Katkı‘da Smith ve Ricardo’dan yıllar önce, 1719 yılında, politik ekonomi üzerine yapıt vermiş olan Benjamin Franklin’i anar. Franklin değerli madenlerden ayrı değer ölçüsü olması gerektiğini yazmıştır. Franklin’e göre bu ölçü, emektir: “Ticaret, genel olarak, emeğin emekle değişiminden başka bir şey olmadığına göre, herhangi bir şeyin değeri tam ve doğru olarak emekle ölçülecektir”.[48]

Tam bu noktada şöyle bir itiraz yöneltilebilir: Ama metaları üreten emekler aynı değil ki, nasıl eşitleyebiliyoruz! Buğday ile demir, farklı özellikleri, farklı yordamları ve farklı becerileri olan somut tekil emeklerin ürünüdürler kuşkusuz. Ancak, emek ürününü her türlü yararlılığından, yani kullanım değerinden soyutladığımızda, onu üreten emeği de tüm yararlılığından soyutlamış oluruz. Diğer bir deyişle, bu emeklerin somut biçimleri ve özellikleri de yok olur, “bu emekler birbirinden ayırt edilemez olur”;[49] geriye sadece her ikisinde de ortak olan şey kalır: soyut insan emeği. Buğday ile demir, şimdi, iki farksız insan emeğinin donmuş birikiminden ibarettir; “yani hangi biçimlerde harcanmış olursa olsun, harcanmış insan emek gücünden başka bir şey değildir”.[50]

Marx bu noktada değerden soyut emeğe geçer: Buğday ile demir, üretimlerinde insan emek gücünün harcandığı iki üründür. Onlara, “hepsinde ortak olan, bu toplumsal tözün (substance) kristalleri olarak bakıldığında, değerdirler”.[51] Tekil emekler evrensel insan emeği olma niteliğinde, yani insan organizmasının işlevlerinin ürünü olmaları niteliğinde özdeştirler. Tikel emeklerin ürünleri de, böylece, tüm özelliklerinden soyutlanıp, sadece “insan beyninin, sinirlerinin, kaslarının, duyu organlarının vb. harcanması”nın ürünü olarak nitelikçe eşitlenirler.[52]

O halde, yukarıdaki eşitlik içerisinde yazdığımız mübadele değerlerinde kendini gösteren “ortak şey, bunların değeridir”.[53] Demek ki en başta nicelikçe eşitlediğimiz buğday ile demir, soyut insan emeğinin ürünü oldukları için, değer olarak nitelikçe eşittirler. O halde, insanlar ürünlerini mübadele ederken aslında kendi emeklerini; emek harcadıkları zamanı -emek zamanı, mübadele etmektedir.[54]

Peki, onları nicelikçe nasıl eşitleyebiliyoruz; yani niceliklerini nasıl ölçüyoruz? Bu kullanım değerleri, içlerinde soyut insan emeği maddileşmiş (cisimleşmiş) olduğu için değer olduklarına göre, değerin ölçülmesi, bu emeğin ölçülmesini gerektirir. Emek, diğer hareket yordamları gibi, zamanla ölçülür. Emeğin ölçüsü zamandır: saat, gün, yıl gibi. Demek ki metaların değeri üretimi sırasında harcanmış emek zaman miktarı ile ölçülür. Buna göre, bir meta ne kadar fazla emek zaman içeriyorsa o kadar değerlidir. Ancak, bu emek zaman, o metanın, bir toplumda, belirli koşullar altında üretilmesi için ortalama olarak gerekli emek zamandır. Metanın değeri, o halde, kendini, belirli bir nicelikte ifade eder. Tekil emekler toplumun toplam emeğinin bir birimi olduğu gibi, her tekil meta da toplam değerler yığınının belirli nicelikteki bir parçasıdır.

****

Marx, Wagner Üzerine Notlar’dan alıntıladığım sözlerinde, analizinin metadan, yani günümüz toplumunda emek ürününün aldığı en basit toplumsal biçimden başladığını söylemişti. Metaya bizim dışımızda bir varlık, kendinde bir varlık olarak; hatta onu üreten emekten yalıtık bir varlık olarak baktığımızda görüyoruz ki, yararlılığının, yani kullanım değerinin yanı sıra, mübadele değeridir. Bu metanın basit mübadele ilişkisinde yer aldığı tesadüfi eşitlikler, aslında, metanın içsel bir özelliğini ifade eder. “1 ton buğday = 0,5 ton demir” eşitliği, örneğin, hem buğdayda hem de demirde bulunan ortak bir şeyi gerektirir. Bu ortak şey değerdir; her iki ürün, bütün somut özelliklerinden soyutlanmış, soyut insan emeği ürünü olmalarından ötürü değerdirler. Ancak, değer kendini zorunlu olarak mübadele değerinde ifade eder.

Emek ürününün özgül toplumsal bir biçimi olduğu için metadan başladık. Ancak metayı olduğu gibi inceledik; tıpkı metanın kendisini, onu üreten emekten bağımsızmış gibi göstermesi gibi, metayı bağımsız bir varlık olarak ele aldık. Ne var ki, analiz bizi onu üreten emeğe ve toplumun toplam emeğine geri getirdi. Ama, şimdi gördük ki, emek, sadece metayı üreten yaratıcı töz değil, aynı zamanda, değerin, yani, meta mübadelesini devindiren yasasının da tözü.

Ne var ki, artık tekil somut emeklerden değil, toplumun toplam emeğinden söz ediyoruz. “1 ton buğday = 0,5 ton demir” eşitliği, şimdi, değer yarattıkları müddetçe, çiftçinin tarlayı çapalamasının, demircinin demir dövmesinden farksız olduğunu; her birinin “insan emek gücünün harcanmasının iki farklı biçimi”nden başka bir şey [olmadığını] anlatıyor.[55]

Bu iki somut emeği soyut emek olarak toplayabiliyoruz da. Buğday ile demiri toplumun ürettiği tüm metaların temsili olarak alırsak, bu ikisinin toplam değeri, aynı zamanda, toplumun toplam emek gücünün nesnelleşmesidir; zira bir toplumun ürettiği tüm metaların toplam değerinde maddileşen toplam emek gücü, insan emek-gücünün homojen bir kütlesini oluşturur. Her bir tekil emek gücü bu toplam içinde bir diğeriyle türdeştir, aynıdır ve bu toplam emek-gücü kitlesinin bir birimini meydana getirir.[56]

O halde, Marx’ın teorisinde ortak ölçü, teknik bir hesaplamadan çok daha öteye uzanan bir öneme sahiptir. Ortak ölçü, toplumsal olarak gerekli zaman, tüm üreticilerin emeklerini aritmetik -ortalama- ilişkisine sokmakla kalmaz, onları toplumun toplam emek kütlesinin bir parçası yapar. Marx Kapital’den önceki notlarını içeren 1861-63 defterlerinde, metaların ve genel olarak şeylerin, sadece insan emeğini temsil ettikleri için; toplumsal emeğin yeniden canlanışı oldukları ölçüde, değer taşıdıklarını ifade etmiştir.[57] Sadece bu da değil; ortak ölçü ayrıca, ürünlerin mübadelesiyle, üreticilerin birbiriyle ilişkisini de dolayımlar. Ortak ölçü, bizatihi, toplumsal üretim ilişkisinin yasası ve ifadesidir.

Aristoteles ve Ortak ölçü

Marx’ın Nikomakhos’a Etik ten alıntıladığı

“1 ev = 5 yatak”

ifadesi, Kapital‘deki

“1 ton buğday = 0,5 ton demir”

eşitliğini çağrıştırır.

Aristoteles, bu eşitliği “eşdeğer biçim” analizini oluşturmadan ve bu kavramsallaştırmaya başvurmadan yazmışsa da, eşitliğin kendisi bir eşdeğerlik ifadesidir. Marx bu eşdeğerlik ilişkisinin yazılabilmesi için, Aristoteles’in, “evin nitel bakımdan yatağa eşitlenmesi gerektiğini, böyle bir eşitleme olmaksızın bu iki farklı şeyin, ölçülebilir nicelikler olarak birbirleriyle karşılaştırılmalarının olanaklı olamayacağını … gördüğünü” (vurgu bana ait) söylemiştir. Diğer bir deyişle, Aristoteles eşdeğerlerin mübadelesini daha o zamanlarda kavramıştır. Peki nasıl?

Bu sorunun yanıtını bulmak üzere, Aristoteles’in çözümlemesine yakından bakalım.

Aristoteles Nikomakhos’a Etik’in V. kitabında adalet kavramını tartışmıştır; tümel adalete değinmesinin ardından tikel adalet biçimlerine geçmiştir. İki tür adalet biçimini inceledikten hemen sonra karşılıklılık esasına dayalı mübadelede tekil bir adalet biçimini ele almıştır. Bu birkaç sayfa, hemen herkesçe kabul edildiği üzere, “Aristoteles’in en muğlak (obscure) metnidir”.[58]

Aristoteles bu sayfalarda, karşılıklılığın insan ilişkilerinin temelini oluşturduğunu belirttikten sonra, adil bir mübadele için eşit “değerlerin” el değiştirmesi gerektiğini söylemiştir; diğer bir deyişle, mübadelenin tarafları verdikleri ürüne eşit –değerde– ürün almalıdırlar. Aristoteles, eşdeğerlerin mübadele edilebilmesi için ürünlerin karşılaştırılmaları gerektiğini, karşılaştırılabilmeleri için de ortak bir şeye indirgenmeleri, yani ortak bir ölçüyle ölçülebilmeleri gerektiğini görmüştür. Marx’ın aktardığı şu sözler Aristoteles’in düşüncesini özetlemektedir:

… eşitlik olmadan mübadele, ortak bir ölçü ile ölçülebilme olmadan eşitlik olamaz .. ,[59]

Ne var ki Aristoteles, bu us yürütmesini ileriye götürememiş; ortak ölçüyü bulamadan analizini yarıda bırakmıştır: Bunca farklı şeyin ortak bir ölçüyle ölçülmesi olanaksızdır, sonucuna ulaşmıştır. Aristoteles’in keşfini Marx’ın kavramlarıyla ifade edersek;

  1. Aristoteles metalar mübadelesinde “eşdeğer biçim”i yazmış;
  2. Ancak, “değerin tözünü” bulamamıştır.

Chris Arthur’un iddia ettiği gibi, Aristoteles gerçekten “ürkmüş” müdür?; yoksa ortak ölçüyü “teorik bir saçmalık” diye düşünüp aramaktan vazgeçmiş midir?[60]

***

Aristoteles’in yaşadığı dördüncü yüzyılda (MÖ) Atina ekonomik ve toplumsal bakımdan bir dönüşüm geçiriyordu; Scott Meikle’nin dikkat çektiği üzere, bu dönüşümün en önemli bileşeni piyasanın, yani mübadelenin gelişimi idi.[61]Aristoteles, Antik Yunan toplumunda giderek yaygınlaşan bu mübadele ilişkilerini incelemiş; farklı üreticilerin “sistematik bir mübadele ilişkisi içerisine soktuğu birbirinden farklı ürünlerinin arasında ne türden bir ilişki olduğunu” araştırmıştı.[62] Marx’ın Kapital‘deki şu sözleri, bu arayış içindeki Aristoteles’in iç sesini yankılar gibidir: Meta mübadelesi her ne kadar rastlantısalmış gibi görünse de mübadele değeri “metanın içsel” bir özelliğidir; “ona ayrılamaz bir biçimde bağlıdır”.[63] Bu sözleri Aristoteles’in kavram setine uyarlarsak, düşünür şöyle us yürütmüş olmalıdır: Birbirinden çok farklı bunca ürün birbiriyle mübadele ediliyor; eşdeğerler değiştiriliyor, peki ama nasıl? Rastlantısal görünen bu mübadelelerin devindirici bir yasası olmalı.

Mübadelede eşitler değiştirilir; ürünleri eşitlemek içinse ölçmek zorunludur: Aristoteles, birbirlerinden çok farklı ürünlerin (örneğin ev ile yatak) mübadelesinde, bunların nicelikçe karşılaştırılabilmesi için nitelikçe eşitlendiğini; bunun da her ikisinin ortak bir ölçüyle ölçülebilmesini gerektirdiğini görmüştür: “mübadele edilecek her şey, bir biçimde, ortak bir ölçüyle ölçülebilmelidir (commensurable)” (1133a: 17).[64] Aristoteles bu ortak ölçüyü bulamamışsa da, ortak ölçüyle ölçülme zorunluluğunu kavraması büyük bir keşiftir. Ortak ölçü, Aristoteles’in sadece mübadelede değil, fizik ve biyoloji gibi alanlarda da üzerinde düşündüğü kritik bir meseledir.[65]

Düşünür ilkin mübadele edilen ürünler arasında bir oran bulunduğunu söylemiştir;[66] ne var ki, Aristoteles’e göre mimarın ayakkabıcıya oranı öyle kurulmalıdır ki, bu oran, ayakkabı sayısının eve oranına karşılık geliyor olmalıdır.

Ürünler arası oran ilişkisinden başlayalım: Marx’ın alıntıladığı değer eşitliği;

“5 yatak = 1 ev”

ifadesi şöyle yazılabilir               ->                yatak : ev = 1 : 5 (değer olarak)

                                                        ->        yatak sayısı : ev sayısı = 5 : 1 (miktar olarak)

Buna göre, değer olarak ev yatağın 5 katıdır. Mimar doğramacıya vereceği 1 eve karşılık 5 yatak alırsa, adil bir mübadele kurulur.

Peki, ürünler arasındaki oran neye göre kurulmuştur? Aristoteles’e göre: “… mübadele edilecek şeyler bir biçimde ortak ölçüyle ölçülebilir olmalıdır …” (1133a-26). Bu ortak ölçünün ne olduğunu bulmaya çalışırken birden parayı anmıştır; ardından, analizine yeni bir kavram eklemiştir: ihtiyaç (chreia)[67] Aristoteles, ortak ölçünün ihtiyaç olduğunu söyler gibidir. Ancak, birçok araştırmada tartışıldığı üzere, Aristoteles’in ortak ölçüsü ihtiyaç değildir.[68] Aristoteles, her şeyi bir arada tutan ihtiyaçtır, diye yazmıştır. Aristoteles’in aradığı, farklı ürünlerin belirli oranlarda mübadele edilmesini olanaklı kılan ortak ölçü birimidir. Bu nedenle, önerdiği çözümlerden hiçbiri, ne ihtiyaç ne de para onu tatmin etmemiştir.[69] Zaten, bu önerilerin hemen ardından, bu kadar farklı şeyin ortak ölçüyle ölçülebilmesi olanaksızdır, diyerek analizi yarıda bırakmıştır.

Marx, Aristoteles’in yatakla evin değerini ifade eden, her ikisinde de bulunan ortak tözü aradığını, ama hemen ardından böylesi bir ortak şeyin bulunamayacağına kanaat getirdiğini söyledikten sonra Aristoteles’e sorar: Neden olmasın? “Ev, her iki şeyde, yatakta ve evde, gerçekten eşit olan bir şeyi temsil ettiği ölçüde, yatağın karşısında eşit bir şeyi temsil eder. Ve bu, insan emeğidir”.[70]70

Aristoteles ortak ölçüye ilişkin ardıllarına iki ipucu bırakmıştır. Bir yandan, dolaysız üreticiler arasındaki ürün mübadelesini örneklediği için, kendisi hiçbir biçimde emeğe referans vermese de, kimileri ortak ölçünün emek olduğunu düşünmüştür. Thomas Aquinas, Joseph Schumpeter, David Ross, H. Rackham, Ronald L. Meek ortak ölçünün üretimlerine harcanan emeğe göre belirlenebileceğini düşünmüşlerdir.[71] İkincisi, ihtiyaçtır. Skolastiklerde ve İskoç Aydınlanmacı Francis Hutcheson’da[72] “ihtiyaç ve “yararlılık” kavramları öne çıkar. Josef Soudek, Barry Gordon ve Spencer J. Pack de ihtiyaç kavramına öncelik verirler.[73]W. James Booth ise kapitalizm öncesinde değer kavramının bulunmadığını; ekonomik etkinliğin ölçüsünün sadece yararlılık olabileceğini yazmıştır.[74] Ekonomik etkinliğin ölçüsü fayda olamaz; fayda ekonomik etkinliğin ereği, amacı, hedefi olur. Ekonomik etkinliğin ölçüsü her daim zamandır. Meikle ise Aristoteles’in ortak ölçüye dair bir -gizli- düşüncesinin bulunmadığını düşünmektedir,[75] ki ben de öyle düşünüyorum.

Şimdilik değeri belirleyen ortak ölçünün neye karşılık geldiğini bir kenara bırakabiliriz. Yukarıdaki eşitliğe dönersek, 1 ev karşılığında 5 yatak verilmelidir. Aslına bakarsanız, Aristoteles’in ikinci argümanına başvurmadan, yani üreticiler arasındaki oranı dikkate almadan ürünler arasında bir oran yazmış olduk. Scott Meikle’nin kritik keşfi budur. Meikle’ye göre Aristoteles’in incelemesi “sadece ürünler arasındaki oranla ilgilidir; kişiler ilgisizdir”.[76]

Ne var ki, Aristoteles, ikinci olarak, ürünler arasında elde ettiğimiz oranın, üreticiler arasındaki orana karşılık gelmesi gerektiğini söylemiştir: “Bir evle [yahut belirli bir miktar yiyecekle] mübadele edilen ayakkabı sayısı, bu nedenle, mimarın ayakkabıcıya oranına karşılık gelmek zorundadır” (1133a-20). Peki, üreticiler arasındaki oran neye göre kurulacaktır? Yukarıdaki kafa karıştırıcı sözler üreticiler arasında ne türden bir oran bulunduğuna ilişkin bir fikir vermemektedir. Aristoteles’in yorumcularını da binlerce yıldır meşgul eden ifadelerden biri budur. Bu durumda sadece şunu söyleyebiliriz: İki farklı kategoride ölçülecek iki ayrı şeyden bahsediyoruz; biri insanlar, öbürü ürünleri. Meikle’nin üreticilerin eşitliği çözümlemesinde gözünden kaçan budur. Aristoteles ürünler arasındaki oranı üreticiler arasındaki bir orandan türetmeye çalışmıştır.

Yukarıdaki eşitlikten hareket edersek; doğramacı (B) ile mimar (A) arasındaki oran, yatakla ev arasındaki orana eşit olmalıdır:Eşitlik sağlandığında, o halde, bir karşılıklılık olacaktır; böylece, çiftçinin ayakkabıcıya [oranı] ayakkabıcının ürününün çiftçinin ürününe oranına [karşılık gelecektir] (vurgular bana ait) (1133b). Görüldüğü gibi, ürünler arasındaki oran üreticiler arasındaki oranla ters orantılı olmalıdır. Aristoteles, mübadelede orantılı karşılıklılığı, –cross/diagonal conjuction– çapraz bağlantı kuracak, demiştir. Aristoteles, bu ters orantıyı anlatmaya çalışıyor olmalıdır. O halde üreticiler arasında şöyle bir ilişki vardır; mimara ait bir özellik, bir biçimde, doğramacının 5 katı olmalıdır:

doğramacı : mimar = B : A = yatak : ev (miktar olarak) = 1 : 5

Mimar ile doğramacı arasındaki oran ilişkisinin neye karşılık geldiği açık değil; ama belki biraz zihin jimnastiği yapabiliriz: Bunlar mübadele ilişkisi içerisine giren iki eşit kişi mi; yoksa toplumsal veya başka yönlerden eşitsizler mi? Pek çok araştırmacı tarafların toplumsal eşitsizliğine vurgu yapmıştır. Kimisi toplumsal statüye değinir: Örneğin, Rackham ve Meek; kimi araştırmacılar ise üreticiler arasındaki farklılığı emek vasfındaki farklılıkla ilişkilendirmiştir; Soudek ve Gordon gibi.[77]

Ben Aristoteles’in us yürütmesinden hareketle üreticilerin mübadele ilişkisi içerisine giren eşit kişiler olduğu sonucunun çıkacağı kanaatindeyim. Meikle ve Van Johnson da Nikomakhos’a Etik‘te mimar ile ayakkabıcının (yahut doğramacı ile mimar) ürünlerini mübadele eden özgür iki işçi olduğunu söylemektedirler.[78] Van Johnson’a göre Aristoteles, Marx gibi, mübadele ilişkisine giren kişilerin eşit olduğunda ısrarcıdır.[79] Aristoteles’in sözlerinden tarafların eşit olduklarını çıkarabiliriz: “Ve bu diğer tüm zanaatlar için de doğrudur; çünkü, hastanın katlandığı şey, hekimin yaptığına karşılık gelmezse – aynı miktarda ve türde değilse, [zanaatlar] tahrip edilmiş olurdu”(1133a:15). Demek ki herkes verdiğine eşit nitelikte ve nicelikte almak ister; ama sadece eşit olanlar eşit ürünleri mübadele edebilirler. Meikle, bu bölümü, Aristoteles’in incelediği adalet biçimleriyle karşılaştırarak, karşılıklılığa dayalı mübadelede tarafların eşit olduklarını göstermiştir.[80] Ayrıca Aristoteles’in bu sözleri, mübadele ilişkisini örneklediği mimarla ayakkabıcı ile sınırlı kalmadığını, tüm üreticileri kuşatan bir ilişki olduğunu gösterir.

Gördük ki eşdeğerlerin mübadelesi için ürünler arasındaki oranı bulmak yeterli; çünkü üreticiler arasındaki oran mübadele ilişkisinde bir rol oynamıyor. Mübadele oranını ürünler arasında yazabiliyorsak, üreticiler arasında bir oran aramaya ne gerek var? Aristoteles neden bir de üreticiler arasındaki orandan söz etmiştir?

Aristoteles’in zihnini meşgul eden ilk mesele, ürünler arasındaki ortak ölçüdür; ancak, ikinci olarak ürünler arasındaki oranın üreticiler arasındaki oranı yansıtması gerektiğini söylemiştir. Bu bizi, Desmond McNeill’in yorumuna yaklaştırır:[81] Antik Yunan’da, günümüzden farklı olarak, vurgu, şeyler arasındaki ilişkilere değil, insanlar arasındaki ilişkileredir. İnsanlar doğuştan gelen belirli gruplara ait olup, belirli toplumsal konumlardan yararlanırlar. İnsanlar arası alışverişlerde bu statüler gözetilir. Mübadele ilişkisi, böylesi bir toplum yapısına aykırı kaçmaktadır. McNeill’in buraya kadarki yorumu açıklayıcıdır. Ancak McNeill, Antik Yunan’da insanlar arasındaki eşitliğin emek ilişkilerinden türemediğini iddia ederek, Marx’ın, Aristoteles’e getirdiği yorumu kabul etmez. McNeill’e göre, emek ve üretim ilişkileri on dokuzuncu yüzyıl kapitalizmine uygun bir çözümleme sunar; buna göre Marx kendi çağının kavramlarıyla kendini sınırlamıyorsa da, Aristoteles’in tasvir etmeye çalıştığı Antik Yunan toplumunu tam değerlendirememiştir. McNeill’in, emek, üretim tarzı, toplumsal üretim ilişkileri vs. kavramsallaştırmalarını “tam değerlendiremeyişini” bir kenara bırakalım ve buradan devam edelim. Antik Yunan’da, statü ve sınıf konumları ile farklı statü ve sınıftaki insanlar arasındaki ilişkiler ayrıntılı bir biçimde tanımlanmıştır. Bu, hiyerarşik bir biçimde yapılanmış konumlar ve eşitsiz üretim ve bölüşüm ilişkileri, toplumun (ve elbette Aristoteles’in) gözünde meşrudur ve verilidir. İlkin, eşdeğerlerin mübadelesi, böylesi bir toplum yapısına aykırı kaçmaktadır. Aristoteles, insanlar arasında süregelen eşitsiz ilişkileri de bir biçimde hesaba katması gerektiğini düşünmüş olmalıdır. İkincisi çok daha kritiktir; Aristoteles mübadeleyi, yani insanlar arasındaki bir ilişkiyi açıklamaya çalışırken, karşısına şeyler arasındaki bir ilişki çıkmıştır. Aristoteles’i zorlayan belli ki budur. Salt ürünler arasındaki bir oran ilişkisi ona anlamsız görünmüş olmalı ki, ürünler arası oranın insanlar arasındaki bir oranı yansıtması gerektiğini söylemiştir. Böylece Aristoteles, şeyler arasındaki ilişkiyi yeniden insanlar arasındaki ilişki düzeyine yükseltmeye çalışır gibidir. İhtiyaç kavramına başvurmasının sebebi de budur; ihtiyacın toplumsal önemini kavramasının yanı sıra Aristoteles, ihtiyacı öne sürmekle mübadele ilişkisinin insanlar arasındaki bir şeyle ilişkili olduğunu hem kendine hem de okuyucuya ispatlamaya çalışmaktadır. Aristoteles’in değer eşitliğinden ürktüğünü (feared) söylemekse, bu müthiş çabayı görmezden gelmek demektir.

Meikle, Aristoteles’in, bir öyle bir böyle deneyerek, sürekli yön değiştirerek, nasıl da çabaladığını pek güzel anlatmıştır.[82] Ne ironiktir ki, Aristoteles’in göstermeye çalıştığı şey, yani mübadelenin insanlar arasındaki bir ilişki olması, bizzat mübadelenin gerçekliğidir. Aristoteles, şeyler arasında bir ilişki olarak görünen mübadelenin “yasasını” (ortak ölçü), insanlar arası bir başka ilişkide aramıştır; oysa, ortak ölçü, bizatihi şeyler ve insanlar arasındaki aynı ilişkidir; özünde insanların emekleri arasındaki ilişki, ürünleri arasındaki ilişkiye yansır. Aristoteles bunu, ortak ölçünün emek olduğunu görememiştir.

Değerlendirme

Aristoteles’te ve Marx’ta Ortak Ölçü: Ortaklıklar, Farklılıklar

Marx’ın değer biçimini incelerken, kendisinden yüzlerce yıl öncesinde, mübadele ilişkilerinin henüz yeni filizlendiği dönemde yaşayan Aristoteles’i anmasının sebebi, Aristoteles’in, eşdeğerlerin mübadele edildiğini kavramış olmasıdır. Aristoteles eşdeğerliğin hangi temelde kurulduğunu anlamaya çalışmış, ancak açıklayamamıştır.

Marx’la Aristoteles arasında birkaç önemli fark bulunuyor. İlkin, farklı çağlara tanıklık ediyorlar. Marx insanlar ve insanların emekleri arasında eşitlik düşüncesinin yerleştiği burjuva toplumunun düşünürü. Kapitalist üretim tarzının kritik bir gelişim aşamasında, manüfaktürden büyük ölçekli fabrikalara geçildiği, makine ve otomatizasyonun kurulmaya başlandığı çağda yaşıyor. Kapitalist üretim koşullarındaki mübadeleyi ve sermayenin koyduğu (positing) değeri inceliyor.[83] Aristoteles ise, köle emeğine dayalı, ama aynı zamanda küçük üreticiliğin ve zanaatların geliştiği Antik Yunan’da basit mübadeleyi inceliyor ve karşılıklılık esasına dayalı mübadeleyi adalet düşüncesiyle bağdaştırıyor. Aristoteles için mübadele, toplumsal ilişki biçimlerinden sadece biridir; ekonomik bir olgu değildir çünkü Antik Yunan toplumunda ekonomi, toplumdan ayrı bir varoluş kazanmış değildir. Bununla birlikte, insanların ihtiyaçlarını karşılamasının bir yolu, yahut bir aracı olarak toplumsal bir üretim ilişkisine gönderme yapar; bu yanıyla elbette ki ekonomik bir olgudur. Ne var ki Schumpeter ve ardından Finley, Aristoteles’in çözümlemesini ekonomik bir analiz olarak değerlendirmezler, hatta bu nedenle Aristoteles’i yetersiz bulurlar.[84] Aristoteles’in adalet kavramından mübadeleye sıçrayan analizini salt bir ekonomik analiz olarak değerlendirmek güç olsa da, Schumpeter ve Finley’in ileri sürdüğü gibi, ekonomik bir analiz olarak kabul etmemek de büyük yanılgıdır; zira, Aristoteles’in zamanında ve düşüncesinde ekonomik olanın toplumsal olandan ayrı bir yeri olmadığı gibi, toplumsal da “ekonomik” ilişkilerden ayrı bir varoluşa sahip değildir.

İkinci olarak, Aristoteles’le Marx bilgi birikimi bakımından da farklı donanıma sahiptirler. Aslında, her biri kendi çağının bilgisini haizdir. Marx sadece politik ekonomi bilimi üzerine değil, matematikten antropolojiye döneminin tüm bilimleriyle ilgilenmiştir. Dante’nin İlahi Komedya’ da “alimlerin alimi” (master of those who know) deyişiyle taçlandırdığı Aristoteles de günümüz felsefesinin, mantık biliminin, estetiğinin, fizik, zooloji ve biyoloji biliminin, politik tarih biliminin öncü yapıtlarını vermiştir. Kuşkusuz nesnel gerçekliğin farklılığı, dönemlerin bilgi birikimini de farklılaştırmıştır. Genel kabul gördüğü üzere, mübadele ve değer üzerine düşünen ilk filozof Aristoteles’tir; Aristoteles bu konuda bir bilgi mirasına sahip değildir. Oysa, Marx, Petty’den Smith’e, Smith’ten Ricardo’ya tüm politik iktisatçılardan hem beslenmiş, hem de onları eleştirerek büyük teorisini oluşturmuştur. Marx’ın düşüncesinin esas öncülleri aslında Aristoteles’ten ziyade başta Smith ve Ricardo olmak üzere politik iktisatçılardır ki değerin kaynağının emek olduğunu onlar söylemiş, emek değer teorisini onlar geliştirmiştir. Marx, bu bilgiden hareketle değer ve soyut emek kategorilerini bulmuştur. Aristoteles ise bu bilgiye ulaşamamıştır.

Üçüncü olarak, aralarında şöyle temel bir fark da bulunmaktadır; Marx, sınıfsız ve eşitlikçi bir toplum hedefinden hareketle, emekçilerden taraf durarak, toplumsal ilişkileri incelerken, Aristoteles, içinde yaşadığı köleci toplumu olumlayarak ve köle emeğini meşrulaştırarak analizini sürdürmüştür.

Ancak, bütün farklılıklarına karşın, mübadeleyi çözümlerken benzer biçimde us yürütmüşlerdir: eşdeğerlerin mübadelesi ortak ölçüyle ölçülmeyi gerektirir. Aristoteles ortak ölçüyü bulamamıştır; Marx ise mübadeleden -mübadele değeri- ortak ölçüye -değere-, değerden soyut emeğe ve oradan da sermayeye uzanan diyalektik bir yöntemle sermayenin devindirici yasalarını keşfetmiştir. Tabii ki aralarındaki önemli bir fark da yöntemleridir; Aristoteles analitik düşüncenin mimarıdır, Marx ise Hegel’in diyalektik yöntemini araştırma konusuna uygulamıştır.

Marx’la Aristoteles’i yakınlaştıran sadece ortak ölçü arayışları değildir; Aristoteles de Marx gibi toplumsal üretimden hareket etmiştir. Ortak ölçü, her ikisi için de, teknik bir meseleden ziyade toplumsal ilişkiyle bağlantılıdır. Ancak, Aristoteles’in analizinde mübadele üretim ve bölüşüm ilişkilerinin tek biçimi değildir -çünkü Antik Yunan toplumunda öyle değildir; Marx’ta ise mübadele ilişkisi yegâne üretim ve bölüşüm yoludur bu nedenle ortak ölçünün kendisi bizatihi üretimin toplumsallığını kurar.

Aristoteles Antik Yunan’da mübadelede, belirli mübadele oranlarının yerleştiğini gözlemlemiştir. Buna göre belirli bir ürün, diyelim ki ev, bir başka ürünle, yatakla, belirli bir oranda (1:5) mübadele edilmektedir. Aristoteles, bir evi beş yatağa eşitleyen şeyin ne olduğunu anlamaya çalışmıştır.Aristoteles, iki ürünün mübadele oranının şeyler arasında bir oran değil, o ürünleri üreten insanlar arasında bir oran olması gerektiği kanaatindedir. Şeyler arasındaki mübadele oranı, olsa olsa üreticiler arasındaki oranın bir yansıması olabilir. Çünkü, Aristoteles için, mübadele ilişkisi şeyler arasındaki bir ilişki değil, insanlar arasındaki bir ilişkidir.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, bugün ekonominin konusu olarak kabul edilen mübadele, Aristoteles için toplumsal bir meseledir, zira ekonomi toplumdan bağımsız bir olgu değil, toplumsal ilişkilerin bir veçhesidir – insan ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik bir etkinliktir. Ayrıca, ekonomi o dönemde toplumsal kurumlardan ayrık bir yapısal biçim kazanmadığı için, ekonomik ilişkilere ilişkin düşünce de toplumu genel olarak ele alan çalışmalara tabi olagelmiştir. Bu ilişkiler belirli bir etik ve adalet düşüncesiyle de bezenmiştir; ihtiyaç, dayanışma, kendi-kendine yeterlik gibi unsurlar, toplumsal ilişkilerin olduğu gibi ekonomik ilişkilerin de dayandığı temel öğelerdir.

Ama öte yandan, Aristoteles’in tasavvurunda toplum da bugün “ekonomik” kabul ettiğimiz çeşitli etkinliklerle maluldür – toplum çeşitli zanaatlar ve mesleklerden oluşan bir bütündür. Tüm bu zanaatlar türlü türlü ihtiyaçları karşılamak için gelişmiştir. Doktorla çiftçi, mimarla doğramacı yahut ayakkabıcı ile mimar, farklı ihtiyaçları karşılayan farklı zanaatkârları örneklerler; bu nedenle Aristoteles doktorla doktor arasındaki mübadeleyi anlamsız bulur. Bu tasavvur şunu ortaya koyar ki, Aristoteles, mübadeleyi, sadece, iki kişi arasında bir ilişki olarak görmemiştir; mübadele aynı zamanda iki üreticinin ilişkisidir. Pack’in dikkat çektiği üzere, A ile B sadece birer insan veya basitçe ihtiyaçlarından fazlasını mübadele eden hane (oikos) “reisleri” değildir.[85] Aksine, A bir mimardır; B de bir doğramacı: A evleri, B ise yatakları, mübadele etmek yahut satmak için üretmektedir. Pack’in yorumuna şu da eklenmelidir: A, yani mimar, doğramacının ürettiği yataklara; B, yani, doğramacı, mimarın inşa ettiği evlere ihtiyaç duyar. O halde mübadele iki insanın arasında gerçekleşen, toplumsal bir ilişkinin ifadesidir. Hatta Aristoteles, bu ilişkinin, diğer tüm zanaatlar için de geçerli olduğuna dikkat çekmiştir.

Aristoteles’e göre, insanlar ihtiyaçlarını karşılamak için mübadele ilişkisi içine girmektedirler; Aristoteles Politika’ da, bütün şehir devletlerinde insanların kendilerinin ve birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılamak için alıp satmak zorunda olduklarını yazmıştır (1321b-15);[86] zira tüm insanlar öbür insanlara ve topluma muhtaçtırlar. İnsan toplumdan soyutlandığında kendine yeter (self-sufficing) olmaktan çıkar; böyle biri “ya türün kötü bir örneğidir (poor specimen) ya da insanüstü bir varlık” (1253a).[87] Bu nedenle insan toplumun bir parçasıdır. Mübadele bu yanıyla toplumun kurucu bir unsurudur. Marx’ın Nikomakhos’a Etik’ten alıntıladığı sözlerin hemen başında Aristoteles, mübadelenin toplumsal önemini açık bir biçimde ortaya koymuştur:

mübadele olmadan insanların birlikteliği (association) [toplum] olmaz.

Marx’ın Kapital’de bu ilk cümleyi aktarmaması şaşırtıcıdır. McNeill, Marx’ın bu ilk cümleyi önemsiz bulduğunu, çünkü, karşılıklılığın Yunan toplumundaki önemini bütünüyle anlamadığını ileri sürmektedir. McNeill’e göre bu cümle Antik Yunan’da, Marcel Mauss’un Polinezya ve Melanezya gibi toplumlardan örneklerle tanıttığı, armağan benzeri mübadele biçimlerine ve karşılıklılığa işaret eder.[88] Mübadele de bu çerçevede anlaşılmalıdır.[89] Marx’ın Katkı’da, Marx’ın analizini incelediğimiz bölümde andığımız tartışma bağlamında, bir dipnotta Aristoteles’in sözlerinin tümüne yer verdiğini de belirtmek gerekir.[90]Kapital‘in ilk cildinin ilk bölümlerinde ise, Katkı’daki analizi kısmen özetleyerek kısmen de değiştirerek aktarmıştır. Aristoteles’in orijinal ifadesi şöyledir:

mübadele olmadan birlik, eşitlik olmadan mübadele ve ortak bir ölçüde ölçülme olmadan eşitlik olama[z] (1133b: 17).

Bu sözlerden, ortak ölçünün, Aristoteles için de basitçe teknik bir mesele olmadığını anlıyoruz. Ürünlerin belirli bir niteliğiyle açıklanabilecek ortak ölçü, ürünlerin ötesinde insan ilişkilerine ve topluma uzanan bir anlam taşımaktadır. Ortak ölçü, ihtiyaçlarla bu ihtiyaçları karşılayan ürünler arasındaki dolayımdır, aracıdır; ihtiyaç ise, birey ile toplum arasında dolayımdır, aracıdır: “ihtiyaç her şeyi tek bir birim gibi bir arada tutar”. İnsanlar birbirlerine ihtiyaç duyar, birbirlerinin ürünlerine ihtiyaç duyar -birbirlerinin emeklerine ihtiyaç duyar-. Birbirlerinin ürünlerini mübadele aracılığıyla edinirler; ancak mübadele ortak ölçüyle ölçülebilen ürünler arasındaki eşitlikle yürür. Ortak ölçü olmazsa, eşdeğerler mübadele edilemeyecek, eşdeğerlilik sağlanmayınca ise ürünler mübadele edilmeyecektir; mübadelenin olmaması ihtiyaçların giderilememesi, toplumun çökmesi anlamına gelecektir: “Bir evle [yahut bir miktar yiyecekle] mübadele edilen ayakkabı sayısı bu nedenle mimarın ayakkabıcıya oranına karşılık gelmelidir. Eğer bu gerçekleşmezse ne mübadele ne de ilişki (intercourse) olur (1133a: 20).[91] Çünkü “mübadele için bir araya gelen insanları, bu adalet biçimi bir arada tutar” (1132b: 30).

***

Gördüğümüz gibi, Antik Yunan’da belirli bir gelişmişlik düzeyine ulaşmış mübadele ilişkileri, Aristoteles’in us yürütmesini koşullamıştır. Ancak mübadele, o dönemde ihtiyaçları karşılamak için temel toplumsal ilişki biçimlerinden sadece biridir. Antik Yunan’da başka toplumsal ilişki biçimleri de bulunmaktadır; insanların toplumsal statüsüne ve sınıfsal konumuna bağlı olarak gerçekleştirdikleri el koyma ve bölüşüm ilişkileri gelişmiştir. Antik Yunan toplumu sınıflı bir toplum olduğu gibi, toplumsal artığı üretenlerle artığa el koyanlar arasında çeşitli sınıf / statü konumları da bulunmaktadır -hatta, egemen üretim ilişkisi, köle efendi ilişkisidir. Aristoteles, köleliği savunur; bölüşümcü adalet konusunda değindiği gibi, zenginliğin kişilerin statülerine göre paylaşılmasını da olumlar. Ne var ki, mübadele ilişkisinin karşılıklılık esasına göre gerçekleştiğini, eşdeğerlerin mübadele edildiğini ve mübadelede kişilerin toplumsal statülerine bağlı bir eşitsizliğin söz konusu olmadığını görmüştür. Aristoteles’in kafasını karıştıran mesele tam da bu noktada belirir: Birbirinden çok farklı bu ürünler nasıl karşılaştırılabiliyor? Nasıl eşitlenebiliyor? İnsanları diğer ilişkiler içerisinde karşılaştırabileceğimiz çeşitli ölçüler var; efendi veya köle olmak yahut çeşitli erdemlere sahip olmak gibi. Peki, ürünler nasıl ölçülecek? Ancak, Aristoteles’in gördüğü gerçeklik sadece bu değildir; ürünlerle üreticiler arasında bir bağlantı olduğunu da görmüştür. Birinin ürettiğinin (evin) diğerininkinden (yatak) daha iyi veya “değer”li olduğunun da farkındadır (1133a) (bir eve karşılık beş yatak). Bütün bunları düşündüğünde, emekle bağ kurması gerekirdi, ama kuramamıştır. Çünkü, Yunan toplumunda emekler eşit değildir. Ayrıca, Aristoteles’in düşüncesinde emek değersiz bir şeydir. Emeğin temel toplumsal bir ilişkinin devindirici yasası olduğunu kabul etmek, emeği kıymetli kılmak anlamına gelir ki bu Aristoteles’in köleliği olumlayan, kol emeğini değersiz bulan teorisine uymaz. Aristoteles’in kabulleri zaten böylesi bir düşünce geliştirmesine engeldir.

Marx’ın sözleriyle, Aristoteles’in “değer” kavramından yoksunluğunun sebebi, içinde yaşadığı toplumsal koşullardır. Ancak, benzer biçimde, Aristoteles’in mübadelede eşdeğerliği kavraması da aynı toplumsal koşulların ürünü olmalıdır.

Marx, Aristoteles’ i anarken, aslında, Antik Yunan toplumunda süregiden ve giderek yaygınlaşan mübadele ilişkilerine dair önemli ipuçları sunmuştur. Aristoteles’e, eşdeğerliği keşfettiği için övgü düzerken Marx, örtük olarak, kapitalizm öncesinde de -Antik Yunan’da- bir biçimde eşdeğerlerin mübadele edildiğini kabul etmiş görünmektedir. Zira Aristoteles’in eşitlerin mübadelesini düşünebilmesinin koşulu da, bunun, bizatihi içinde yaşadığı toplumun gerçekliği olmasıdır. Nikolas Theocarakis’in söylediği gibi, her ne kadar Aristoteles ortak bir ölçünün felsefi olarak bulunamayacağı sonucuna ulaşmışsa da aslında Antik Yunan’da gerçek hayatta eşitler mübadele ediliyordu.[92]

Marx’a göre “ortak ölçüyle ölçülebilme”, toplumsal işbölümünün belirli bir gelişme aşamasına ulaşması ve belirli bir biçim almasıyla, ürünün, tarihsel olarak büründüğü toplumsal bir niteliktir: Ürün belirli tarihsel koşullar altında özgül bir toplumsal biçim olan meta biçimini alır ve ortak bir ölçüyle ölçülebilir hale gelir. Meikle’ye göre, Aristoteles’in zamanında Atina’da da ürünler, toplumsal işbölümünün sağladığı uygun koşullar sayesinde, büyük ölçüde benzer bir toplumsal biçim kazanmışlardır.[93] Dördüncü yüzyıl Atinası’nda, bir yandan tarımla zanaatların ayrılması ve zanaatların çeşitlenmesiyle uzmanlaşma gelişmiş, öbür yandan üretim ve emek giderek artan bir biçimde özel (private) bir karakter kazanmıştır. Bu iki kritik gelişmeye, bu özel “uzmanlar” arasında gelişen mübadele eşlik etmiştir. Böylece, üreticiler kısmen mübadele için üretmeye başlamış, ihtiyaçlarını da kısmen mübadele yoluyla karşılamaya yönelmişlerdir. Bir başka deyişle, kapitalist olmasa da, çok yönlü bir mübadele sistemi gelişebilmiştir.

Marx, eşdeğerlerin mübadele edilebilmesi için nitel bakımdan eşitlenmeleri gerektiğini söylemişti. Ancak, meta mübadelesinin yeni yeni yaygınlaştığı bu dönemde, burjuva toplumunda olduğu gibi, metaların değerini belirleyenin içerdikleri soyut emek olduğunu söylemek kolay değildir. Buna karşılık, mübadele ilişkisine girenlerin, metaların değerce eşitlenmesini talep etmesi, bu eşitliğin peşinde olması pekâlâ mümkündür. Üreticiler emeklerinin karşılığını almak isterler; Aristoteles’in yazdığı gibi, mübadelede kısasa kısas (kötülüğe kötülükle karşılık vermek, evil for evil) yasası işler. Kapitalizm öncesinde, özellikle Aristoteles’in zamanında eşdeğerlerin mübadele edildiği düşüncesine çeşitli itirazlar yöneltilmiştir. Örneğin Hans G. Ehrbar, Aristoteles’in verdiği örnekte, yatakla evin eşitlenmesinin, üretimdeki eşitliğin yansıdığı bir yüzey temsili olmadığını ileri sürer. Antik Yunan’da üretim, emeklerin eşitliği ilkesine dayanmadığı için, mübadeleciler sanki yatakla ev eşitmiş gibi davranır; oysa bu, Ehrbar’a göre, hayali bir eşitliktir.[94] Diane Elson ise, “The Value Theory of Labor” (“Emeğin Değer Teorisi”) başlıklı önemli makalesinde benzer bir itiraz yöneltir:[95] “Marx’ın meta mübadelesinin metaların eşdeğerliliğini gerektirdiği iddiası, biçimsel ve tarih dışı bir mübadele kavramından değil, metaların gerçekten toplumsal olarak ölçülebildiği … kapitalizme özgü bir mübadele sürecinin gözlenmesinden gelir”. Yani Elson, kapitalizm öncesi toplumlarda mübadelenin eşdeğerlik esasına göre yürümediğini; eşdeğerliğin sadece kapitalizme özgü olduğunu iddia etmiştir. Elson’ın ileri sürdüğü gibi, eşdeğerlerin mübadelesi “kapitalizme özgü bir mübadele sürecinin gözlenmesinden” geliyorsa, Aristoteles bunu kapitalizmden iki bin yıl önce nasıl kavrayabilmişti? Olguların teorik bilgisi, olguların yokluğunda nasıl ortaya çıkabilir? Bu soru yanıtlanmayı beklemektedir. Bu noktada E. Vasilyeviç İlyenkov’a kulak verelim: İlyenkov, genel olarak değer soyutlamasının ve onu temsil eden sözün tarihinin mübadele ilişkileri kadar eski olduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor: Yunanca axia, Almanca Wert vs, Petty, Smith ya da Ricardo tarafından yaratılmadı. “Her dönemin tüccar ve köylüleri, satın alınabilen ve satılabilen, satıldığında bir şey eden ya da bir şeye değen her şey için ‘değer’ ya da ‘eder’i kullanmıştır”.[96] Değer sözcüğünün kökeni de, İlyenkov’u desteklercesine, çok eskilere uzanır. Sözcüğün etimolojisinin de ortaya koyduğu gibi, değer bir özdeşliğin ifadesidir aynı zamanda. Değer sözcüğü; pay, hisse, kıymet anlamlarına gelen Eski Türkçe “tegir” sözcüğünden evrilmiş; Eski Türkçe eşit olmak anlamına gelen “teg” fiilinden türetilmiştir.[97] A. Kiarina Cordela’ya göre de Aristoteles, kurduğu bu eşitlik ile, çok eski toplumlardan itibaren değerin var olduğunu ima etmiştir. Cordela’ nın Aristoteles’e ve Marx’a getirdiği yorum şuna varır: [Antik Yunan’da] değer, halihazırda mevcut olduğu halde, köle emeğinin varlığında, yapısallaştırılamaz; sadece kavranıp, betimlenebilir.[98]

Şimdilik şu kadarını söylemek mümkün gözüküyor. Aristoteles’in “değer” analizinin dayanağını da sınırını da içinde yaşadığı toplumsal koşullar belirlemiştir. Aristoteles, Antik Yunan’da yeni yeni gelişmekte olan mübadele ilişkilerini açıklamaya çalışmıştır. Gelişigüzel görünen mübadelenin düzenleyici yasalarını araştıran Aristoteles, bir yandan Antik Yunan toplumunun köle emeğine dayalı hiyerarşik yapısı öte yandan mübadelenin erken aşamalarında bulunması nedeniyle analizini tamamlayamamıştır. Aristoteles’in kölece düzeni eleştirmeyip onaylaması da, analizini ileriye götürmesini engellemiştir kuşkusuz. Bununla birlikte Aristoteles, meta mübadelesinin eşdeğerlik esasına göre gerçekleştiğini ortaya koymuş görünmektedir; bu eşdeğerliğin temelinin ürünlerini mübadele eden üreticilerle ilgili bir unsur olması gerektiğini de belli ki sezmiştir. Makoto Itoh bu tartışmaya yeni bir soruyla katılır. Marx, ortak ölçüyle ölçülebilmenin temelini, insan emeğinin metalarda değerin tözü olarak cisimleşmesiyle açıklamıştı. “Ancak”, diye sorar Itoh, “ortak ölçünün dayanabileceği başka teorik olasılık yok mudur?”[99] Itoh bu soruya Kozo Uno’nun izinden giderek yanıt arar. Uno, Aristoteles’in değer biçimlerini (forms of value), metaların değer biçimlerini fark etmesini takdir etmiştir; para ve bazı sermaye türleri, eski zamanlardan itibaren, insanlık tarihinde, muhtemelen görünüş ve var olma zemininde fark edilebilirdir. Ancak, Uno’ya göre, kapitalizm öncesi dönemde, esas olarak toplumlar arası iktisadi koşullarda yer aldıkları, toplum içi komünal ekonomik düzene dışsal kaldıkları ölçüde, bu biçimlerin toplumsal yaşama kısmi etkide bulunması veya nüfuz etmesi, henüz, toplumsal emek ilişkileriyle mantıksal olarak bağlantılı değildir. Bu nedenle, Aristoteles’in değer biçimlerinin farkına varması, ne metalar arasında insan emeği temelinde eşitliği gösterir ne de doğru bir değer biçimi nosyonunun gelişmesine yol açar.[100] Aristoteles metaların ortak ölçüde ölçülebilirliğinin cisimleşmiş emekte temellendiğini gösteremese de, metanın para biçiminin basit değer biçiminin gelişimi olduğunu açıklığa kavuşturmuştur. Bu, Uno’ya göre, metaların değer biçimlerinin gelişimi üzerine bir teorik düşüncenin, emeğin tözü temeline dayanmasına gerek olmadığını gösterir.[101] Uno’ya yöneltilebilecek başlıca soru, mübadeleyi devindiren birden fazla değer teorisi olup olmadığıdır. Bu beraberinde bir dizi tartışmaya gebedir. Ayrıca, Antik Yunan’da mübadelenin toplum içi bir etkinlik olarak yaygınlaşmış olduğunu da dikkate almak gereklidir. Bu olgu ise, o dönemde mübadele ilişkisini devindiren ortak ölçü üzerinde düşünmeyi gerektirir. Marx Aristoteles’in çabasını Kapital‘de “değer ifadesinin sırrı, yani genel olarak insan emeği oldukları için ve oldukları ölçüde bütün emeklerin eşit ve eş değerde olmaları, insanların eşitliği kavramı halkın bir ön yargısı haline gelerek yerleşiklik kazanmadan çözülemez” diye yorumlar.[102] Ancak bu sözlerinin hemen ardından çok kritik bir yorum yapar; Aristoteles’in yaşadığı koşulların, onu, “bu eşitliğin ‘gerçekten’ temelinde yatan” şeyi anlamasını engellediğini söyler.[103] Marx’ın, “gerçekten” (İngilizce çevirisinde “in truth[104], Almanca orijinalinde “in wahrheit[105]) sözcüğünü vurgulaması anlamlıdır; Marx’ın sözlerinden eşitliğin ve özdeşliğin gerçekte bulunduğunu, ancak Aristoteles’in bunu çözemediğini çıkarmak olanaklıdır. Marx, birkaç sayfa ileride, olguların, onlara ilişkin bilgimizden önce bir gerçeklik ve kararlılık kazanması gerektiğine de dikkat çeker;[106]

emek ürünlerine meta damgasını vuran ve dolayısıyla meta dolaşımı için gerekli olan biçimler, insanların, bu biçimlerin, onların gözünde zaten değişmezlik kazanmış olan tarihsel karakterleri hakkında değilse de içerikleri hakkında bir açıklığa kavuşmaya kalkışmasından önce, toplumsal yaşamın fiziksel biçimlerinin kararlılığını kazanmış bulunur.

Sonuç olarak, özetle, Antik Yunan’da tamamlanmış bir “değer biçiminin” kurulduğunu söylemek kesinlikle olanaklı olmasa da, eşdeğerlerin mübadelesinin olgusal varlığı, ortak ölçünün nasıl kurulmuş olabileceği sorusunu canlı tutar.

Aristoteles’in ilk taşlarını döşediği değer teorisinin geliştirilebilmesi, ancak, değer ilişkilerinin gelişmesiyle olanaklı olmuştur. Değer ilişkisinin bütün üretim ilişkilerinin belirleyici yasası haline gelmesi ise, kapitalist toplumun özelliğidir: Antik Yunan’dan farklı olarak burjuva toplumunda herkes eşittir; hem insanların kendileri hem de emekleri eşittir. İnsanlık tarihinde ilk defa insanların emek-gücü ile birlikte hemen hemen bütün ürünler meta karakteri kazanmıştır. Kapitalist çağa özgüllüğünü veren sadece metaların nicel artışı ve toplumu kuşatması değildir kuşkusuz; geçmiştekinden farklı olarak üretim, bundan böyle, zanaatkârların bireysel üretimi değildir; metalar sermaye ilişkileri içinde, sermayenin egemenliği altında, kendisi de bir meta olan emek gücü tarafından üretilirler. Bu koşullarda üretilen ürünler de artık meta oldukları denli de sermayedirler.

Kapitalist toplumda hemen her şey metadır! Tüm ihtiyaç nesnelerimiz meta karakterindedir. Ne var ki giderek daha fazla şey alınır satılır hale geldikçe, arkalarındaki gerçekliği daha çok gizlerler: Mübadelede görünür olan iki ürünün oran ilişkisidir sadece; o ürünleri yaratan emekler ve emekçiler gözden silinmiş gibidir. Kişiler arasındaki toplumsal ilişkiler nesneler arasındaki toplumsal ilişki gibi görünmektedir.[107] Marx bu görüntünün arkasındaki gerçekliği göstermiş, bu gerçekliğin neden böylesi bir görünüş kazandığını da ortaya koymuştur: Toplumsal değilmiş gibi görünen ilişkilerin toplumsal karakterini göstermiştir.[108]

Aristoteles’ten beslenen Marx, Pack’in söylediği gibi, düşünürün “iki bin yıldır yanıtlanmayı bekleyen sorusunu -birbirinden son derece farklı şeyleri karşılaştırılabilir, eşit ve ortak ölçüyle ölçülebilir yapan nedir- yanıtlamış[tır]”[109]: bu insan emeğidir, soyut emektir.

Marx, sadece, ortak ölçünün soyut emek olduğunu ortaya koyarak, Aristoteles’in yarım bıraktığı analizi tamamlamakla kalmamıştır; ayrıca, Aristoteles’in ispatlamaya çabaladığını, yani şeyler arasındaki ilişkinin, gerçekte insanlar arasındaki ilişkinin bir yansıması olduğunu da göstermiştir.

Marx’ın bu bağlamda yaptığı, Aristoteles’in birbirinden ayrı ilişkiler yahut olgularmış gibi ele aldığı iki ilişkinin bir ve aynı ilişkinin iki görünümü olduğunu göstermektir; yani bir bakıma James C. Maxwell’in (1831-1879) elektromanyetik alan teorisini kurarak yaptığına benzer. Maxwell kendisinden önce birbiriyle ilişkisiz olduğu düşünülen elektrik alan ile manyetik alanı, elektromanyetik alan teorisinde birleştirmişti. Marx da nesneleri karşılaştırırken aslında insanların emek zamanlarını karşılaştırdığımızı; böylece nesneler arasındaki ilişkinin aynı zamanda onları üreten emekler arasında; daha doğru bir deyişle aslında, insanlar arasındaki ilişki olduğunu ortaya koymuştur.

Peki, insanlar ve belirli bir ihtiyacı karşılayan metalar arasındaki ilişki nasıl birbirine bağlanır? Aristoteles’in kafasını meşgul eden bu soruna Marx’tan hareketle böylesi bir açıklık getirebiliriz. Bir tarafta tekil insanın “doğasından” ve biyolojisinden gelen ihtiyaçları dururken, öbür tarafta insanı öbür insanlara bağlayan ilişkiler evreni- toplumsal ilişkiler bulunmaktadır. İhtiyaçlar, mübadele ilişkisi içerisinde ürünlerin değişebilirliğini (yani bizatihi mübadele ilişkisinin kendisini) kurarken, insanların emekleri arasındaki ilişki -yani toplumsal ilişki- ise mübadelenin yasasını kurar. Buna göre, bir yandan, toplumsal bir ilişki olarak mübadele, biyolojik/bireysel bir kategoriden, ihtiyaçtan dolayımlanarak gerçekleşir; öbür yandan, bireysel ihtiyaçlar, insanların birbirleriyle, daha doğrusu birbirlerinin emekleriyle ilişkisinden, yani toplumdan dolayımlanarak giderilir. Yani üretimin toplumsallığı post festum kurulur. Tekil metaları üreten emekler, böylece, toplumun toplam emeğinin parçası haline gelirler. Bu süreçte, değerin ölçüsü, toplumsal olarak gerekli emek zaman, hem ürünleri birbirine bağlar hem de üreticileri. Bundan böyle tekil bir ürünün değeri sadece onu üreten üreticinin emek etkinliği tarafından değil, benzer ürünleri üreten tüm üreticilerin emek etkinlikleri tarafından belirlenecektir. Aynı biçimde, tekil üreticilerin emek sürecine tüm diğer benzer üreticilerin emek süreçleri etkiyecektir. Yani, üretim, özünde, ürün mübadelesinden önce de toplumsal karakterdedir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki Marx sadece Smith, Ricardo ve diğer politik iktisatçıların ilkelerini belirlemeye çalıştığı ancak çelişkilerini gideremediği emek değer teorisini kapitalizmin devinimini (krizleri ve emek sömürüsünü de) açıklayan muhteşem bir teoriye dönüştürmekle kalmamış, aynı zamanda, Aristoteles’ten bu yana tartışılagelen “ortak ölçü” meselesine de yanıt getirerek, tartışmalara noktayı koymuştur. Marx, meta mübadelesinin düzenleyici yasasının değer yasası olduğunu; emek ürünlerinin maddi bir özelliği olmayan değerin, bu ürünlerin hareketini -meta mübadelesini- nasıl belirlediğini göstermiştir. Bu teori göstermektedir ki, metaları insan ihtiyaçlarını karşıladıkları için fakat insan emeğinin ürünü olmaları, üretilmelerinin belirli bir emek zaman gerektirmesi ve böylece her birinin belirli miktarda insan emeğinin maddileşmesi olması temelinde mübadele edebiliyoruz.

Kaynak: Bu makale Aralık 2017 tarihinde, Sosyal Araştırmalar Vakfı (SAV) Yayınları tarafından yayımlanan, Grundrisse’den Kapital’e Patikalar (hazırlayan: Özgür Öztürk, Melda Yaman ve Özgür Narin) kitabında yer almaktadır .

* Kimi kaynaklara göre bu şiir Hatayi’nindir. Ancak, Cahit Öztelli Kul Nesimi’ye ait olduğunu bildirmiştir. Cahit Öztelli, Kul Nesimi, Töyko Matbaası, 1969, s.29. Kul Nesimi, Bağdatlı Nesimi’yle karıştırılırsa da, çok daha sonra, 17. yüzyılda yaşamış bir ozandır. Ayrıca bkz. Emre Sarı, Aşıklarımız, 2016, Nokta-E Book, s. 381.

[1] O halde, Gül, belki de, değerdir, değerin ölçüsüdür -emektir; emek, o halde, canların dergâhında, güldür gül!

[2] Karl Marx, Capital Cilt: I, İngilizceye çeviren: Samuel Moore ve Edward Aveling, Moskova: Progress Publishers, Marxists Internet Archieve, 2015, s. 107.

[3]Marx Kapital’de çeşitli metalar ile benzer eşitlik kurar. Benim aldığım eşitliğin Kapital”deki orijinali şöyledir: 1 quarter buğday = a ton demir. Bu eşitliği günümüz verilerine uyarladım. 13 Temmuz 2017 itibarıyla, Demir Haber internet sitesinde verilen güncel bilgilere göre, 1 ton demirin piyasa fiyatı ortalama 2.060 TL’dir. Bu tarihte Ticaret Borsaları Birliği’nin sayfasında duyurduğu güncel buğday fiyatlarına göre 1 kg buğday 1,017 TL’dir. Bu rakamları yuvarlayıp, “1 ton buğday= 0,5 ton demir” eşitliğini elde ettim.

[4] Karl Marx, Kapital I, Çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, İstanbul: Yordam Yayınları, 2011, s. 71.

[5] Karl Marx, Kapital I, Çev. Alaattin Bilgi, Ankara: Sol Yayınları, 1997, s. 70. Alaattin Bilgi Kapital’i çevirilerinde “exchange”i “değişim” sözcüğüyle karşılamıştır. Oysa, “bedel” sözcüğünden türeyen “mübadele” daha iyi bir karşılıktır. Nitekim Mehmet Selik ile Nail Satlıgan “exchange”i mübadele sözcüğü ile karşılamıştır. Mübadele Arapça mubâdala(t) sözcüğünün uyarlamasıdır; değiş tokuş etme, bedeliyle değiştirme, anlamına gelir. “Bedel” ise badal sözcüğünün uyarlamasıdır; Arapça bdl kökünden gelen badal “eşdeğer, karşılık” sözcüğünden alıntıdır. Sevan Nişanyan, Nişanyan Sözlük: Çağdaş Türkçenin Etimolojisi, http ://www.nisanyansozluk. com.

[6] Marx, Kapital I, Yordam Yayınları, s. 71.

[7] Marx, Kapital I, Yordam Yayınları, s. 70.

[8] Marx, Kapital I, Sol Yayınları, s. 71.

[9] Michael DeGolyer, “The Greek Accent of the Marxian Matrix”, George E. McCarthy (der.) Marx and Aristotle: Nineteenth-century Social Theory and Classical Antiquity içinde, Rowman & Littlefield Publishers, 1991, s. 129.

[10] Stavros Tombazos, Time in Marx: The Categories of Time in Marx’s Capital, Leiden, Boston: Brill, 2014 (1994), s. 56.

[11]   Marx, Kapital I, Yordam Yayınları, 2011, s. 49.

[12]   Karl Marx, Grundrisse, Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma, Çev. Sevan Nişanyan, İstanbul: Birikim, 1979, s.139.

[13]   Marx’ın yöntemine ilişkin benzer ve ayrıntılı bir tartışma için bkz. Juan Inigo Carrera, “Method: From the Grundrisse to Capital’, R. Bellofiore, G. Starosta ve P.D.    Thomas (der.) In    Marx’s Laboratory:  Critical Interpretations of the Grundrisse içinde, Londra: Brill, 2013, s.  43.

[14]   Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev. Sevim Belli, Eriş Yayınları, 2016, s. 27.

[15]   Darimon Kapital Izmi aşmak için, işçilere ücret yerine çalıştıkları emek zamana karşılık gelen emek kuponları vermeyi önerir. Marx Grundrisse ’nin ilk bölümünde sayfalarca Darimon’la tartışır. Bu tartışmanın kısa bir özeti için bu derlemede yer alan “Antik Çağlardan Geleceğin Toplumuna: ‘Kayıp’ Serbest Zamanın Peşinde” yazısına (Dipnot: 8) bakabilirsiniz. Marx’ın Darimon’la bu uzun soluklu tartışması aslında okuyanı şaşırtır. Marx bu sayfalarda emek zamanın dolaysızca mübadele aracı olamayacağını; ücretli emek biçimini değiştirmek yerine ücretli emeği tümüyle ortadan kaldırmak gerektiğini gösterir. Bu tartışma başka önemli bir hususu da gözler önüne serer. Teorik tartışmalar idealar dünyasında kendi kendilerini var etmez; aksine, teorik meselelerin zemini olgusal nesnel dünyadır. Marx’ın Katkı’nın önsözünde yer alan “… insanlık kendi önüne, ancak   çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında,     her zaman görülecektir ki,sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar” sözlerinde olduğu gibi, yaşamın kendisi teorik meselelerin de zeminidir. Sadece bu da değil; eşitlikçi bir dünya için verilen mücadele ile kurgulanan projeler de, teorik tartışmaları koşullandırır. Darimon önerisinde ne denli hatalı olsa da, kapitalIzmin ötesine geçmenin ve başka türlü bir yaşamın peşindedir. Sunduğu öneri, muazzam bir teorik keşfin taşlarını döşemiştir.

[16] Patrick Murray, “Unavoidable Crises: Reflections on Backhaus and the Development of Marx’s Value-Form Theory in the Grundrisse”, R. Bellofiore, G. Starosta ve P.D. Thomas (der.) In Marx’s Laboratory: Critical Interpretations of the Grundrisse içinde, Londra: Brill, 2013.

[17]   Murray, “Unavoidable Crises”, s. 211.

[18] Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 76.

[19]   Isaak I. Rubin, “Abstract Labour and Value in Marx’s System”, Capital & Class, 1978 (1927), 5: 107-139, s. 111.

[20] Marx’ın yöntemi hususunda, bu kitaptaki, literatürdeki tartışmaları gözden geçiren ve özgün bir öneriyi tartışan “Marx’ın Yöntemi” başlıklı makaleye bakabilirsiniz.

[21]   Christopher J. Arthur, The New Dialectic and Marx’s Capital, Leiden, Boston: Brill, 2004, s. 25.

[22] Karl Marx, “Notes on Adolph Wagner’s Lehrbuch der Politischen Ökonomie (Cilt : I, 1879)”, 1881,https://www.marxists.org/archive/marx/works/1881/01/wagner.htm.

[23] Hane içinde çocukların, yaşlıların, hastaların ve kocaların bakımı, ataerkil cinsiyetçi işbölümü uyarınca kadınlara yüklenmiştir. Kadınlar hane içindeki üretimleri ile temel ihtiyaçların önemli bir kısmını karşıladıkları gibi, emek gücünün yeniden üretiminin bir bölümünü de “üstlenmişlerdir”. Bu yanıyla, kadınların hane içindeki karşılıksız emek süreci, sermayenin de çıkarınadır. Bu konudaki tartışmalar için bkz: Christine Delphy, Baş Düşman: Patriyarkanın Ekonomi Politiği, Çev. Handan Öz, Saf Yayın, 1999; Maxine Molyneux, “Beyond the Domestic Labour Debate”, New Left Review, 1979, 116: 3-27; Gülnur Acar-Savran ve Nesrin Tura (der.), Kadının Görünmeyen Emeği: Maddeci Bir Feminizm Üzerine, Kardelen Yayınları, 1992, s. 128-169; Gülnur Acar Savran, Beden Emek Tarih: Diyalektik Bir Feminizm İçin, Kanat Yayınları, 2004; Melda Yaman Öztürk ve Nuray Ergüneş, “Maddeci Bir Feminizm İçin: Kadının Görünmeyen Emeği Tartışmaları”, İktisat Dergisi, 2006, 469: 14-23.

[24]   Carrera, “Method: From the Grundrisse to Capital’, s. 68.

[25] Jairus Banaji, “From the Commodity to Capital: Hegel’s Dialectic in Marx’s ‘Capital’”, Diane Elson (der.) Value: The Representation of Labour in Capitalist Economy içinde, CSE Books, 1979, s. 40.

[26]    David Graeber ilk toplumlara ilişkin çeşitli çalışmaları inceleyerek, değerin antropolojisini inşa etmeye çalışır. Bir yerde Marilyn Strathern ’ den hareketle, şu yorumu yapar: “Değer, demek ki, toplumun, bir nesneye yüklediği anlam yahut önemdir”. David Graeber, Toward An Anthropological Theory of Value: The False Coin of Our Own Dreams, Palgrave, 2001, s. 39.

[27]   Rubin ’ e göre “değerin tözü” toplumsal olarak eşit emekleri; “değerin büyüklüğü” ise, toplumsal işbölümünü; daha doğrusu işbölümü sürecinin niceliksel yönünü temsil eder. Rubin, “Abstract Labour and Value in Marx’s System”, s. 115.

[28] Karl Marx, Das Kapital, Almanca ilk baskı, 1867, s. 240. Bu alıntı Kapital’in sonraki baskılarında yok. İlk baskıdan aktaran, Rubin, “Abstract Labour and Value in Marx’s System”, s. 115.

[29]    Rubin, “Abstract Labour and Value in Marx’s System”, s. 128.

[30]    Marx, Kapital I, Yordam Yayınları, s. 89-90.

[31]Marx’ın orijinal eşitliklerini güncel verilere uyarladım. 25 Temmuz 2017 itibarıyla Merkez Bankası verilerine göre, 24 ayar altının 1 gramı 143 TL’dir. Bkz. Canlı Altın Fiyatları, http://www.canlialtinfivatlari.com/merkez- bankasi-altin-fiyatlari.html; SunSirs Commodity Data Grup tarafından sağlanan verilere göre, 1 top ham ipek ise 214.142 TL’dir, bkz. http://www.sunsirs.com/tr/prodetail-322.html. Ayakkabı boyası için muhtelif fiyatlar söz konusudur; ben ortalama 10 TL aldım. Rakamları hafifçe yuvarlayarak bu eşitlikleri elde ettim.

[32]    “Darısı başına” deyimi bu gelenekten türemiş olsa gerektir.

[33]    “Örneğin, tahtadan bir masa yapıldığında, tahtanın biçimi değiştirilmiş olur. Ama masa, yine bir tahta, sıradan bir doğal şey olarak kalır. Ama, meta kisvesine bürünür bürünmez, doğal bir şey olmaktan çıkar, duyularla kavranamayan bir şey olur. Ayaklan yerden kesilmekle kalmaz, ama aynı zamanda bütün diğer metaların karşısında kafası üstünde durur ve tahta kafasından, kendi iradesiyle dans etmeye başlamasından çok daha mucizevi tuhaf fikirler çıkarır”. Marx, Kapital I, Yordam Yayınları, s. 81.

[34] Marcel Mauss “Genel Büyü Teorisi Üzerine Bir Deneme” başlıklı çığır açan makalesinde, “keramet” sözcüğünün “mana” benzeri bir özellik taşıdığına dikkat çeker. “Keramet (Kramât) olan yahut keramet sahibi şeyler, yerler, anlar, hayvanlar, tinler, insanlar ve büyücüler vardır ve etki yaratan şeyler keramet güçleridir”. Marcel Mauss, A General Theory of Magic, İngilizceye Çeviren:Robert Brain, Routledge: Londra ve New York, 2005, s. 138. Mauss’un dehası, büyünün, mucizenin, “kerametin” toplumsal bir olgu olduğunu göstermesinde yatar: “Aslında büyüde, her zaman toplum tarafından tanınan karşılıklı değerler söz konusudur. Gerçekte bu değerler, bir şeyin yahut bir kişinin içkin niteliklerine bağlı değildir; güçlü kamuoyu tarafından, kamuoyunun önyargılarıyla kendilerine atfedilen duruma yahut rütbeye bağlıdırlar. Bu değerler deneysel olgular değil, toplumsal olgulardır”.Agk, s.148. Keramet sözcüğünün etimolojisi benzer biçimde mucizeye bağlanır. Arapça krm kökünden gelen karâmat “cömertlik”, “yüce davranış” anlamlarının yanı sıra, “evliya tarafından icra edilen mucize” sözcüğünden alıntıdır. Bkz. Nişanyan, Nişanyan Sözlük.

[35]    Marx, Capital I, Progress Publishers,s. 27.

[36]    Marx, Kapital I, Yordam Yayınları, s. 51.

[37]    Rubin, “Abstract Labour and Value in Marx’s System”, s. 132.

[38]    Marx, “Notes On Wagner”.

[39]   Marx, Capital I, Progress Publishers, s. 33.

[40]   Marx, Capital I, Progress Publishers, s. 28.

[41]   Arthur, New Dialectic, s. 90.

[42]Arthur, New Dialectic, s. 80.

[43] Graeber Nancy Munn’un teorisinden ilk toplumlarda değer kavramına ilişkin eylem ve etkinlikle bağlantılı benzer bir kavrayışı aktarır. Munn, değerin eylemden doğduğunu ileri sürer. Bu süreçte, insanın hareket potansiyeli (their capacity to act), somut, algılanabilir biçimler alır. Eğer biri bir başkasına yiyecek verir, karşılığında deniz kabuğu alırsa, verdiği yiyeceğin değeri, deniz kabuğu biçiminde ona geri dönmüş olmaz; ona geri dönen eyleminin değeridir. Yiyecek sadece bir dolayımdır. Değer, demek ki, insanların kendi eyleminin önemini temsil etme aracıdır. Graeber, bunun Marksist emek değer teorisine epeyce yakın olduğunu ileri sürer; ancak emeği Marksist anlamından daha geniş biçimde tanımlamak şartıyla. Graeber, bunun zorunlu olarak toplumsal bir süreç olduğunu, ancak insanın türsel potansiyelinde temellendiğini yazar. Graeber, Toward An Anthropological Theory of Value,s. 45-47.

[44] Keramet sözcüğünün ilk anlamı, cömertlik, yüce davranıştır. Sözcüğün türediği “kerem”, Arapça krm kökünden gelen kara “yücelme, yücelik, cömertlik” sözcüğünden alıntıdır. Krm kökünün nihai anlamı için “ürün, mahsul” önerilmektedir, zira, Akadça “karammu”, “mahsul deposu, özellikle arpa ambarı”, Aramice/Süryanice “karma” “üzüm”dür. bkz. Nişanyan, Nişanyan Sözlük.

[45] P.C. Dooley, The Labour Theory of Value, Londra, New York: Routledge, 2005; aktaran Özgür Öztürk, “İktisadi Düşüncede Emek ve Değer”, M. Yaman, G. Yarkın, G. Tuna ve F. Ercan (der.) Emeğin Kitabı içinde, İstanbul: SAV Yayınları, 2013, s. 91-109.

[46] Bununla birlikte, uygarlık evresinde işin içine sermaye ve toprakta özel mülkiyet sonucu rant girdiğinden, metalar içerdikleri emek miktarıyla orantılı olarak değişilemezler. Bir değerlendirme için bkz. Öztürk, “İktisadi Düşüncede Emek ve Değer”, s. 91-109.

[47]    Adam Smith, Milletlerin Zenginliği, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009, s. 14.

[48]  Benjamin Franklin, A Modest Inquiry into the Nature and Necessity of Paper Currency’den aktaran, Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 61-62.

[49]    Marx, Kapital I, Yordam Yayınları, s. 53.

[50]    Marx, Kapital I, Yordam Yayınları, s. 53.

[51]    Marx, Capital I, Progress Publishers, s. 28.

[52]    Marx, Kapital I, Yordam Yayınları, s. 81.

[53]    Marx, Kapital I, Yordam Yayınları, s. 52.

[54] Graeber, Mauss ’ un, insanların bir armağan verirken, kendilerinden bir parça verdiği hususunda ısrarcı olduğunu hatırlatır. Graeber, Toward An Anthropological Theory of Value, 2001, s. 40. Mauss armağan üzerine makalesinde tam olarak şöyle söylüyor: “Birisine bir şey armağan etmek, kendisinden bir parça armağan etmektif’. Mauss, The Gift, s.16. Armağanın, başka saiklerle işleyen, bambaşka bir toplumsal ilişki olmakla birlikte, meta mübadelesiyle arkaik bir ortaklık barındırıyor görünmesi ilgi çekici değil midir?

[55]   Marx, Kapital I, Yordam Yayınları, s. 57.

[56] Graeber Marx’ın değer teorisini izleyerek, verili bir ürünün sahip olduğu değerin, onu üretmek ve muhafaza etmek için toplumun toplam yaratıcı enerjisinin o ürünün içine gömülen payına karşılık geldiği yorumunu yapar. Graeber’e göre nesnel bir ölçüm yapılabilseydi, buna benzer bir şey çıkardı. Graeber, Toward An Anthropological Theory of Value,s. 56.

[57]   Karl Marx, Marx Engels Collected Works, Cilt: 32, Lawrence & Wishart, 2010, s. 366.

[58]   M. I. Finley, “Aristotle and Economic Analysis”, Past & Present, 1970, 47: 3-25, s. 9.

[59] Aksini belirtmedikçe, Lesley Brown’un gözden geçirdiği David Ross ’ un Yunancadan İngilizceye çevirisini kullanacağım. Ross ’un çevirisini Cambridge Üniversitesi yayınlarından basılan Roger Crisp çevirisi ile karşılaştırarak kullanıyorum. Aristoteles, The Nicomachean Ethics, çeviren ve derleyen: Roger Crisp, Cambridge Unv. Press, 2004; Aristoteles, The Nicomachean Ethics, Çev. David Ross, gözden geçiren: Lesley Brown, Oxford Unv. Press, 2009 (1980).

[60]   Arthur, New Dialectic, s. 91.

[61] Scott Meikle, “Aristotle and the Political Economy of the Polis”, The Journal of Hellenic Studies, 1979, 99: 57-73, s. 57; Scott Meikle, “Aristotle on Equality and Market Exchange”, The Journal of Hellenic Studies, 1991, 111: 193-196. Ayrıca bkz. G.E.M. de Ste Croix, Antik Yunan Dünyasında Sınıf Mücadelesi, Çev. Çağdaş Sümer, İstanbul: Yordam Yayınları, 2014.

[62]    Meikle, “Aristotle and the Political Economy of the Polis”, s. 67.

[63]    Marx, Capital I, Progress Publishers, s. 27.

[64]    Crisp çevirisi. Ross, commensurable yerine comparable (karşılaştırılabilir) sözcüğünü kullanmıştır.

[65] Spencer J. Pack, Aristotle, Adam Smith and Karl Marx: On Some Fundamental Issues in 21st Century Political Economy, Edward Elgar, 2010. Pack, Aristoteles için ortak ölçüyle ölçülebilmenin önemini ayrıntılı bir biçimde incelemiştir.

[66] Aristoteles Politikamda meta mübadelesinin çeşitli biçimlerini, M-M, M-P-M, P-M-P, P-P analiz etmiştir; ancak Nikomakhos ’a Etikte sadece iki üretici arasındaki M-M mübadelesini incelemiştir. Ayrıntılı bir inceleme için bkz. Meikle, “Aristotle and the Political Economy of the Polis”.

[67] Ross chreia’yı talep (demand) olarak çevirmiştir; Chrisp çevirisinde ise ihtiyaç (need) olarak geçer. Meikle, Soudek ve Finley kavramın karşılığının ihtiyaç olduğunu ileri sürmüşlerdir. Meikle, “Aristotle and the Political Economy of the Polis”; Josef Soudek, “Aristotle’s Theory of Exchange: An Inquiry into the Origin of Economic Analysis”, Proceedings of the American Philosophical Society, 1952, 96(1): 45-75; Finley, “Aristotle and Economic Analysis”.

[68] Meikle, “Aristotle and the Political Economy of the Polis”; Soudek, “Aristotle’s Theory of Exchange”

[69] Pack, Aristotle, Adam Smith and Karl Marx, s. 12.

[70] Marx, Kapital I, Yordam Yayınları, s. 71

[71] Thomas Aquinas, Commentary on the Nicomachean Ethics, C. I. Litzinger O.P. (der.), Henry Regnery Company, 1962 [1271-72], (975-976); J. A. Schumpeter, History of Economic Analysis, Routledge, 1986 (1950), s.57; Ross ile Rackham Aristoteles’i İngilizceye çevirenlerdendir; yorumları çeviri kitaplarında yer alır: Aristoteles, The Nicomachean Ethics, s. 223; Aristoteles, The Nicomachean Ethics, Çev. H. Rackham, cilt 19, Cambridge, MA, Harvard University Press; Londra, William Heinemann Ltd, 1934; Ronald L. Meek, Studies in the Labour Theory of Value, New York, Londra: Monthly Review Press, 1975 (1956), s.295.

[72] Bkz. Nikolas Theocarakis, “Nicomachean Ethics in Political Economy: the Trajectory of the Problem of Value”, History of Economic Ideas, 2006, 14(1): 9-53, s. 12.

[73] Soudek, “Aristotle ‘ s Theory of Exchange”; Barry Gordon, “Aristotle and the Development of Value Theory”, The Quarterly Journal of Economics, 1964, 78(1): 115-128. Soudek ve Gordon, Aristoteles ’ i marjinal fayda teorisinin öncülü ilan etmişlerdir. Oysaki Aristoteles’in ardıllarına bıraktığı ortak ölçü sorunu, maıjinalist teori ile ortadan kalkmıştır; daha doğrusu artık önemsenmez olmuştur. Bkz. Theocarakis, “Nicomachean Ethics in Political Economy”; Pack, Aristotle, Adam Smith and Karl Marx, s. 9.

[74]   W. James Booth, “Economies of Time: On the Idea of Time in Marx’s Political Economy”, Political Theory, 1991, 19(1): 7-27, s. 10.

[75]   Meikle, “Aristotle and the Political Economy of the Polis”.

[76]   Meikle, “Aristotle on Equality and Market Exchange”.

[77]  Aristoteles, The Nicomachean Ethics, Çev. H. Rackham; Ronald L. Meek, Studies in the Labour Theory of Value.

[78] Meikle, “Aristotle on Equality and Market Exchange”, 1991; Van Johnson, “Aristotle’s Theory of Value”, The American Journal of Philology, 1939, 60(4): 445-451, s. 446.

[79]   Johnson, “Aristotle’s Theory of Value”.

[80]   Meikle, “Aristotle on Equality and Market Exchange”.

[81] Desmond McNeill, “Alternative Interpretations of Aristotle on Exchange and Reciprocity”, Public Affairs Quarterly, 4(1): 55-68, 1990, s. 65.

[82]    Meikle, “Aristotle and the Political Economy of the Polis”, s. 59.

[83] Sermayenin bir şeyi koyması (vazetmesi) için, sermayenin başlangıçta mantıksal olarak varsaydığı şeyi kendi ürünü olarak üretmesi gerekir. Bkz. Roberto Fineschi, “The Four Levels of Abstraction of Marx’s Concept of ‘Capital’ Or, Can We Consider the Grundrisse the Most Advanced Version of Marx’s Theory of Capital?”, R. Bellofiore, G. Starosta ve P.D. Thomas (der.) In Marx’s Laboratory: Critical Interpretations of the Grundrisse,, Londra: Brill, 2013, s. 76.

[84]    J. A. Schumpeter, History of Economic Analysis, s. 57; Finley, “Aristotle and Economic Analysis”.

[85] Pack, Aristotle, Adam Smith and Karl Marx, 2010, s. 7.

[86]   Aristoteles, Politics, İngilizceye çeviren: C.D.C. Reeve, Hackett Publishing Company, 1998, s. 187.

[87]   Aristoteles, Politics, s. 4.

[88]   Mauss’a göre armağan, toplumsal ilişkileri kuran unsurdur. Armağan, bireyler ve gruplar arasında, ortaklıkları, ittifakları ve yükümlülükleri yaratır. Mauss, The Gift, 2002.

[89]   McNeill, Alternative Interpretations of Aristotle on Exchange and Reciprocity”, s. 57.

[90]Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 85.

[91] Crisp, Ross’un “intercourse”la karşıladığı sözcük yerine “association” sözcüğünü önermiştir, ki birlik, birliktelik, toplum anlamlarını daha yoğun verir.

[92]    Theocarakis, “Nicomachean Ethics in Political Economy”, 2006, s. 11.

[93]    Meikle, “Aristotle and the Political Economy of the Polis”, s. 67.

[94] Hans G. Ehrbar, “Annotations to Karl Marx’s ‘Capital’”, http://content.csbs.utah.edu/~ehrbar/akmc.htm, s. 348.

[95]    Diane Elson, “The Value Theory of Labor”, D. Elson (der.) Value: The Representation of Labour in Capitalist Economy içinde, CSE Books, 1979, s. 152.

[96]  E. Vasilyeviç İlyenkov, Diyalektik Mantık: Diyalektik Mantığın Tarihi ve Diyalektik Mantık Teorisi Üzerine Denemeler, Çev. Alper Birdal, İstanbul: Yazılama Yayınevi, 2009, s. 254.

[97]    Kaşgarî, 1073’te, Divan-i Lugati’t-Türk’te şöyle yazar: “ol at tegirinde bokurdı” (atı değerinden ucuza verdi). Aktaran Nişanyan, Nişanyan Sözlük. Teg sözcüğü ise, “ulaşmak, erişmek, yetişmek, eşdeğer olmak” fiilinden evrilmiştir. Aynı kökten “teg” dek, kadar; “teg” denk; “tege” ise eşleştirmek, ölçüştürmek anlamlarına gelir. Bkz. Nişanyan, Nişanyan Sözlük. İngilizce value (değer) sözcüğünün kökeni Latince valere’e uzanır. 13. yüzyıldan alınan şu cümle çarpıcıdır: “fiyat, bir şeyin içsel-özsel (intrinsic worth) değerine eşittir”. Bkz. Online Etymology Dictionary, http://www.etymonline.com/index.php?term=value.

[98]    A. Kiarina Cordela, Being, Time, Bios: Capitalism and Ontology, SUNY Press, 2013, s. 64.

[99]    Makato Itoh, “The Evolution of the Concept of Value and its Historical Ground: from Marx’s Dialogue with Aristotle”, World Review of Political Economy, 2011, 2(2): 193-204, s. 197.

[100]  Itoh, The Evolution of the Concept of Value and its Historical Ground”, s. 199-200.

[101]  Itoh, The Evolution of the Concept of Value and its Historical Ground”, s. 200.

[102]   Marx, Kapital I, Yordam Yayınları, s.71.

[103]   Marx, Kapital I, Yordam Yayınları, s.71.

[104]   Marx, Capital I, Progress Publishers, s.40.

[105]  Karl Marx, Das Kapital, Kritik der politischen Ökonomie, Cilt: 1, Otto Meissners Verlag, Hamburg, 1908, s.26.

[106] Marx, Kapital I, Yordam Yayınları, s.85.

[107]  Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 49.

[108] Bkz. Melda Yaman, “Meta”, SAV Katkı, 2016, 2: 5-13.

[109] Pack, Aristotle, Adam Smith and Karl Marx, s. 172.

You may also read!

greif

Yargının İki Yüzü: Greif, 3. Havaalanı İşçileri – Tamer Doğan

Son dönemde patron ve patron vekillerinden “İş Mahkemeleri daima işçileri kolluyor” cümlesini daha sıkça duymaya başladık… Lakabı “Komünist” olan,

Read More...
yapay zeka 2

Yapay Zeka Neler Getiriyor, Neleri Götürecek? – Cengiz Başkaya

İnsanlık, tarihinin en önemli, en etkili, en hızlı değişim sürecine girmek üzere. 18. Yüzyılın başında buharlı makinelerin icadı, demir

Read More...
Mısır piramitleri nasıl inşa edildi 2

Minye, piramitler, üçüncü havalimanı – Osman Özarslan

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim? Kitaplar yalnız kralların adını yazar. Yoksa kayaları taşıyan krallar mı? Bir de Babil

Read More...

Mobile Sliding Menu