Kimin Umurunda? – Radikal Örgütlenmelerde Bakım Politikası

In Açık Seçki, Çeviri, Örgütlenme
Be careful with each other - Nusha Ashjaee

Bugünün sosyal hareketlerinin birçoğunda ortak bir çerçeve oluşturulurken “özbakım” dikkate alınıyor. Özbakım çoğunlukla kapitalizm ve örgütlenmeyle iç içe olan gündelik yaşamın stresinden, özenin olmadığı ve olamayacağı alanlardan uzaklaşarak bir ara vermek olarak anlaşılan ve kişinin kendi iyi oluşu için ayırdığı zaman veya eylemden söz etmek için kullanılan bir kavram. Etkin olarak kendimize bakmak dışında, özbakım belli şeyleri yapmamak anlamına da gelebiliyor; bir toplantıya ya da eyleme katılmamak ya da birlikte örgütlenmelerden bir süreliğine geri çekilmek gibi. Kriz hali örgütlenmenin, sürekli artan iş yaşamı güvensizliğinin ve belli örgütlenme alanlarındaki ayrımcılık biçimlerinin yıldırıcı etkileriyle baş edebilmek için bazen özbakıma ihtiyacımız olabiliyor. Özbakım belli bedenlere, ırklara ve cinsiyetlere diğerlerinden daha acımasız davranan bir dünyada sadece yaşamını devam ettirebilmek –fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak- için yapılan aktiviteler anlamına da gelebiliyor. Öyle görünüyor ki bugün örgütlenen toplamlar için özbakım, her durumda merkezi bir kavram ve pratik haline gelmekte – yorgun aktiviste her köşe başında yazılan bir reçete.

Bu yazı[1] özbakım meselesinin bireyselleşmiş ve sınıflaşmış tarifini ele alıyor. Bu, başkalarının geçmişte yaptığı gibi “özbakımın sonlanması”nı savunuyoruz demek değil.[1] Eleştirimiz her şeyden önce bakım sorumluluğunun bireyselleşmesini sorunsallaştırıyor. Özbakım çoğunlukla bireysel bir pratik olurken, bizim örgütlü alanlarımızın ve örgütlenme süreçlerimizin bireysel ve kolektif iyi oluşumuzla etkin bir şekilde ilgilenmekte başarısız olması üzerine düşünmemiz gerekiyor. Nasıl oluyor da bizim örgütlenme alanlarımız “üretici” aktiviste dair kapitalist değer yargıları türetiyor? Dahası, özbakımı dönemsel bir meşgale ya da ara vermek olarak anlamak aslında meseleyi etkisizleştiren bir yorumlama oluyor. Bu bakış açısı özbakımın bir sürü insan için toplulukta, ailede ve dayanışmada kökleşmiş, süregiden ve elzem bir pratik olduğunu hesaba katmıyor. Burada bahsettiğimiz, topluluklarımızın, örgütlü alanlarımızın ve başka grupların sadece her birimizin ihtiyaç ve bakımından sorumlu olduğunu söylemek değil; kolektif dayanışmayı anlamakla ve bu bağlılık üzerinden farklı ihtiyaçlarımızı belirtmekle başlayarak her birimizin iyi oluşu için bizim daha büyük bir kolektif sorumluluk almamız gerektiğini söylemektir. Özbakımın bugünkü retoriği kolektif sorumluluğu hasır altı ederken, birbirimize bağımlılığımızı da tanımıyor. Bu yüzden de bu retorik, içinde olduğumuz hareketleri, birçoğumuzun bu hayli hiyerarşik ve sömürgeci dünyada deneyimlediği, görmezden gelme ve zarar verme gibi davranışları tekrarlama ve şiddetlendirme riskine itiyor.

Bunun yanı sıra, özbakımın giderek metalaşan doğası eleştirel bir analizi gerekli kılıyor. Nasıl oluyor da özbakımın politik alanlardaki genel kabulü neoliberalizme ayna tutuyor ve biz buna nasıl direnebiliriz? Çoğunlukla bakımın sorumluluğu bireyin kendisinindir ve ırk, sınıf, toplumsal cinsiyet ve engellilik boyutlarında toplumsal tabakalara ayrılır. O zaman açıkça görünüyor ki, mevcut özbakım yaklaşımı “bizi mücadelemizde ve iyileşmemizde yalnızlaşma tehlikesiyle karşı karşıya bırakır” ve çoğunlukla “başka birinin daha yalnızlığıyla, başka bir adaletsizlikle” sonuçlanır.[2] Özetle sorumuz şu, kolektif bir özgürleşme adına örgütleniyorsak, neden bakımımızı bireysel yapmamız bekleniyor?

İçinde olduğumuz hareketlerdeki baskının yarattığı travmayı ve bunun kendini tükenmişlikle ya da insanların örgütlü alanların dışına itilmesiyle nasıl dışa vurduğunu daha iyi anlamaya ihtiyacımız var. Eğer bakımın ayrıcalıklı ilişkilerini ve tüketim ilişkilerini güçlendiren liberal ve bireyci şekillerde nasıl kullanıldığını anlamaya başlarsak, bakımı pratik ederken bu dinamiklere katkı mı sağlıyoruz, yoksa onların zararlarını mı azaltıyoruz, bunu görebiliriz. Bunu yapmak, içinde olduğumuz toplumsal hareketlerin birbirine hesap verebilir olması ve bakımı, nasıl örgütlendiğimiz ve ne örgütlediğimizin içinde barındırmak anlamına gelir.

Siyah feministler ve akademisyenlere epey borçlu olarak, buradaki özbakım tartışmamız, bakımın bireyin sorumluluğu (öz-bakım) olmaktan çıkıp paylaşılan bir sorumluluk olduğunda nasıl bir yapısının olabileceğini anlama ihtiyacına bakıyor. Böyle bir yapıda her biri diğerinin iyi oluşunun kolektif yükümlülüğüne değer verir. Esasında, topluluk bakımı kavramı nasıl örgütlendiğimizin, ne örgütlediğimiz kadar önemli olduğu beraber yarattığımız alanlarda kolektif sorumluluğu almakla ilgilidir. Sürecin de sonuç kadar odakta olmasını talep eder. Ve bu yüzden de bu yazı bireyselleşmiş özbakımın sorumluluğunu bir topluluk bakımı yapısıyla nasıl dengeleyebileceğimizi sorguluyor.

Özbakım: Üç Başlıca Gerilim

Burada özbakımla ilgili üç gerilimden bahsedebiliriz. İlki “örgütlenme” ve “özbakım” arasındaki ayrılmadır. Bu durum bize ücretli ve ücretsiz emek, özel ve kamusal alanlar ya da üretici ve -sözde- üretici olmayan etkinlikler arasındaki ayrımları hatırlatıyor. Özbakımın “üretken” örgütlenme çabalarına verilecek zamandan alındığı için apolitik olduğu ve bir rahatına düşkünlük hali olduğu tartışmalarıyla karşılaştığımız oluyor. Oysa özbakım bir hayatta kalma meselesidir. Adına çabaladığımız daha büyük politik kazanımlara ulaşmak için tek başına yeterli olmasa da, örgütlenmeye devam edebilmemiz, kendine yabancılaştıran kapitalist bir toplumun ağırlığı altında ezilmememiz için gerekli bir pratiktir.

İkinci gerilim ise özbakım ve topluluk bakımı arasındaki zıtlaşmada yer buluyor. Politik bir örgütlenmede yabancılaşmayla mücadele etmek ve sürdürülebilir, besleyici hareketler kurmak özbakımdan topluluk bakımına her anlamda geçiş yapmak demek değildir. Bunun yerine, topluluk bakımının gelişen kültürlerinde özbakımın çoğalması için çaba sarf etmeliyiz.

Böyle bir değişim sorumluluğu hareketlerimizden dışarı itilmiş ya da dışlanmış olanlara bırakmaz. Topluluk bakımı yapısı, sorumluluğu bireyselleştirme konusunda eleştireldir ve bizim belirli ihtiyaçlarımıza kolektif çözümler üretmek için çabalar – mesela çocuk bakımını örgütleyerek. Ancak böyle bir yapıyla hareketlerimizi insanların örgütlenmeye devam etmek isteyeceği ve isteyebileceği, besleyici ve kapsayıcı alanlara dönüştürebiliriz. Başarılarımız bizim stratejilerimiz, taktiklerimiz ve status quo’yu rahatsız etme becerimizle ilgili olduğu kadar bu süreçteki iyi oluşumuzla da tanımlanmak durumundadır. Bu düzeydeki bir aitlik ve destek çoğu zaman dini topluluklar tarafından sağlanır, ki bu da bu toplulukların bazı çok baskılanan gruplar arasında popüler olmasının temel nedenlerinden biridir.

Üçüncü gerilim özbakımın tanımına, nasıl anlaşıldığına ve farklı kavrayışların hareketlerimizi nasıl etkilediğine dair. Özbakımın tezahürleri tüketicilikten hayatta kalmaya kadar değişiyor. En geniş tanımı ise birinin fiziksel, duygusal ve/veya ruhsal iyi oluşu için yapılan, kasti herhangi bir eylem. Peki sağlıklı yemeğe ihtiyaç duyan birini, spaya gitmek için yüzlerce lira harcayan birinden ayırmaya ihtiyacımız var mı? Çözüme yönelik düşününce, daha net bir terim arzuluyoruz. Özbakımı geçici başa çıkma stratejileriyle ya da rahatına düşkünlükle ilişkili olarak nasıl tanımlayabiliriz? Özbakımın anlamı nasıl sınıf, ırk, cinsiyet ve beceriyle beraber değişir?

Bakımı bazı insanlara sunan, diğerlerinden alıkoyan bir dünya düzeninde yaşıyoruz. Bakıma dair kurumsal düzenlemeler sözüm ona “tarafsız”. Oysa siyah bedenler polis şiddetiyle karşılaşıyor, bakım ancak yurttaşa tanındığı için göçmen bedenlerin bakımı daha az hak ettiği ifade ediliyor ve yerli(Indigenous) bedenler için bakım çoğu zaman toptan reddediliyor.[4]  Özbakım tüm bu durumlarda radikal bir hayatta kalma eylemidir ve belki de daha ayrıcalıklı bakım eylemlerinden bir ayırımı işaret eder.

Her örgütlenme ya da devrimci grupta, insanların kaynaklarına bağlı olarak değişse de, bazı aktivistler herkese açık olmayan tüketimciliği bakıma ulaşmak için kullanıyor. Eğer grubunuzdaki bazı insanlar güçlerini masaja para vererek geri edinebiliyor, diğer yoldaşlarınız sağlıklı besine ulaşamıyorsa, insanların özbakımdan nasıl yararlandığı bireysel bir mesele olmaktan çıkıp örgütlenmemizde bir mücadele momentine dönüşür. Hepimizin bakımdan yararlanabileceği yolları bulmak, hepimizin bakımdan yararlanmasının neye benzeyeceğine dair bir konuşmayı gerektirir, çünkü ancak böylece herkes tarafından paylaşılabilir olur.

Kişisel bakım ve topluluk bakımı arasındaki gerilimi ortaya çıkarmak çok fazla çalışma gerektiriyor. Biz aşağıda iki esas bölümle ilgileniyoruz. İlk olarak, hayatımızın hemen her tarafına işleyen neoliberal kapitalizm bağlamında özbakımın nasıl pratik edildiği. Sonra da bir neoliberal mit olan bireysel bağımsızlık mitini reddederek topluluk bakımı yapılarını gerekli kılan “sosyal benlik” analizine yöneliyoruz. Buradaki tartışmaları radikal hareketlerin yakın zamanlarda “özbakım”la ilgili aldığı yollarla sınırlasak da, bakım ve hayatta kalma kavramlarını farklı şekillerde değerlendiren, doğrudan aktivist örgütlenme içinde olmayan toplulukların daha geniş çerçeveli tartışmaları için de buradaki tartışmaların yerinde olacağına inanıyoruz. Bu sınırlamalar çerçevesinde, bir yandan özbakımın bugünkü baskın retoriğine ilişkin bir eleştiri getiriyor, öte yandan da topluluk bakımı yapısı için bize gereken bazı teorik ve etik temellendirmeleri öne sürüyoruz.

Kapitalizm ve Özbakım

Özbakımın tüketimcilik ve ayrıcalıkla ilişkili birçok kurulumu sıklıkla neoliberal benliği merkeze alır. Birinin kendi bakımını yapması, onun emek sürecine katılmak ve piyasadan tüketebilmek için kendi kapasitesini yenileme görevi haline gelir. Bakımın yükü, sorumluluğu ve iyi oluş özel bir meseledir. Kişi başkaları tarafından karşılanmayan ihtiyaçlarının çaresine kendine ait zamanda, kendi kaynaklarını tüketerek bakmalıdır. Neoliberal tasarruf ve sosyal devletin yeniden yapılanması bağlamında toplumsal yeniden üretim önce devlet yönetiminden topluluklara, sonunda da bireylere ya da ailelere indirgenir. Neoliberalizmin soğuk ve hesapçı mantığı bu genelleşmiş ve soyut süreci “iyi neoliberal özne” üretmek için emeği kontrol altına almak olarak görmektedir. Ne var ki bu ideal yeterli harcanabilir gelir ve zaman olmadan nadiren karşılanabilir. Baskı ve sömürünün çeşitli biçimlerini hesaba katınca, bakıma ulaşım başka bir emek biçimine dönüşür.

Tarihsel olarak, bakımın nasıl kadınların üzerine yıkıldığını görebiliriz. Çocuk yetiştirme, yaşlı bakımı, temizlik, yemek pişirme, ev çekip çevirme ve topluluk oluşturma –yani toplumsal yeniden üretim-. Bunların hepsi çalışmanın ve kamusal alanın neoliberal parametreleri altında yatan temel toplumsal ihtiyaçları şekillendirir, üstelik hepsi de çok fazla beceri, zaman ve çaba gerektirir. Bu ihtiyaçlar sermayeye yarayan emek gücünün toplumsal üretimi için basitçe “ara vermek” olarak varsayılmış zamandan oluşurlar.

Sosyal devletin yeniden yapılanması, toplum hizmetinin tahribatı, güvencesizliğe doğru gidişat ve “kalıcı geçicilik” bakımın tüm sorumluluğunu daha yaygın kamusal kurumlardan alıp bize yükledi. bell hooks’a göre neoliberal kapitalizm altında, bizden basitçe “kişisel gücün katıksız olgularıyla her şeyi değiştirmemiz” beklenir. [5] Kendiliğin bu şekilde radikal bağımsızlık olarak kavranışı hayatlarımızı epey orantısız ve şiddetli yollardan biçimlendiren daha yaygın yapısal güç ilişkilerini örtbas eder.

Genele bakarsak, kapitalist stratejiler değişmedi. İşyerinde sömürüyü arttır, bakımın sorumluluğunu özel alana sıkıştır, toplumsal yeniden üretim emeğini ve asgari geçimi görünmez hale getirmeye devam et ve sonra da bakım hizmetlerini ticarileştiren pazarlar öne sür. Bunları da ancak paraları yetiyorsa sağla. Böyle olunca özbakım kimileri için bir yük olurken diğerleri için bir ayrıcalık haline geliyor. Kamu hizmetlerinin kapitalist özelleştirmesi (barınma, eğitim, ulaşım ve diğer kamu malları gibi) beyaz üstünlüğü, patriarki ve kolonyalizmin sistemleriyle yayılırken, daha önce var olan ötekileştirme biçimlerinin güçlenmesine neden oluyor. Üstelik bakımla görevli kamusal hizmetler buna en çok ihtiyacı olanlara öyle patolojik ve güçsüz düşüren bir muamele yapıyor ki, bakımın karşılığında bağımlı bir güç ilişkisi kuruluyor.

O zaman sorumuz şu, birine senin için yemek pişirmesini söylemekle dışarıdan yemek sipariş etmek neden birbirinden çok farklı hissettirir? Neden kendimize bakmak ancak yükümüzü başkalarıyla paylaşmadığımız sürece makbuldür?

Bir şeyler ters gittiğinde bakım bizim bireysel sorumluluğumuz olur. Bu durum iyi hissetmek için alışveriş yapmak, abur cubur yemek, tüm günü sevdiğin diziyi izleyerek geçirmek gibi bireysel pratiklerde kendini gösterir. Liz Kessler bunları özbakım yerine baş etme pratikleri olarak tanımlar.[6] Buradaki ayırım önemli. Kapitalizmle yaşarken sürekli baş etmek durumundayız. Baş etme, bu durumda, uzun vadede sürdürülebilirliği olmayan bir dizi geçici bakım pratikleridir. Öyleyse özbakım daha farkında ve sürdürülebilir bir yoldan fiziksel ve akli iyi oluşa öncelik veren eylemler ve rutinlerdir. Kessler’in ortaya koyduğu bu çerçeve, yukarıda bahsettiğimiz özbakım tanımına dair gerilimi açığa çıkarır. Baş etme zor bir zamandan geçmemizin aracıdır. Özbakım ise hayatımızda sağlıklı ve sürdürülebilir pratikler üretmeye dair daha geniş bir söz vermedir.

Kapitalist sistemde baş etme, bakımdan daha değerli bulunur çünkü baş etme üretici rolümüzü yerine getirmeye devam etmemizi mümkün kılar. Baş etme yöntemleri de zaten meta olarak sunulmuş ve üretimi arttıran yollarla bize satılır. Böylece tüketici olarak da rolümüzü yerine getiririz.

Bakımın bu kapitalist kavranışı örgütlü alanlarda da üretilir. Bazıları, tanınmayan duygusal emeğin en büyük payını yüklenmiş olur; bu pay da çoğunlukla özel alanda yapılması beklenen işlerden oluşur. Bu eylemler oldubittiye getirilir, tanınmaz ve sistematik olarak örgütlenmenin “gerçek iş”lerinden daha önemsiz görülür. Örgütlü kültürlerimiz, benzer bir şekilde, bakıma dair toplumsal yeniden üretimi en alta yerleştiren hiyerarşik emek bölümünü ve cinsiyetçi görüşleri tekrar tekrar üretir. Bunun nedeni bakım anlayışımıza kapitalist değerlerin etraflıca işlemiş olmasıdır.

Toplumsal yeniden üretimin değersizleşmesi ve topluluk bakımının yokluğu hareketlerimizi parçalı ve sürdürülemez kılar. Silvia Federici’nin Occupy hareketinde toplumsal yeniden üretim mücadelesine dair bir röportajında açıkladığı gibi “Toplumsal yeniden üretim… sadece insanların nasıl biyolojik olarak yeniden ürettiğiyle ilgili değil, toplulukların nasıl kurulduğu ve nasıl yeniden kurulduğunu ve nasıl direnişin ve mücadelenin sürdüğünü ve yayıldığını … kapsayan geniş bir kavramdır.” [7]

Benzer şekilde, Karl Marx ve Frantz Fanon’un çalışmaları radikal mücadelede kişisel –ve kolektif- değişim/dönüşüm süreçlerinin dengesini kurmakla uğraşır. Marx’a göre işçi sınıfının mücadelesi sadece yönetici sınıfla değil, aynı zamanda kendisiyledir. Gerçekten de kapitalizmin ötesine geçmek de sadece ekonomik sistemin dönüşümüyle değil, aynı zamanda insanın gereksinimlerini anlama ve ele alma şeklimizi dönüştürmekle ilgilidir. Marx, Alman İdeolojisi’nde komünizmde öz-faaliyeti şöyle tanımlar: “Öz-faaliyet bireylerin eksiksiz bireyler haline gelmelerine ve bütün doğal sınırlılıklardan kurtulmalarına tekabül eden maddi yaşamla örtüşür.” [8]  Fanon’un çalışması ise sadece anti-kolonyal bağımsızlık kavgasının önemiyle değil, insanın kendisi için yeni bir kavram üretme kavgasıyla da uğraşır. Gerçekten de anti-kolonyal mücadele sadece bizi baskılayan yapıları “yeniden insanlaştırma” süreci değildir. Bu süreç “yeni bir yaprak açmayı, yeni kavramlar üzerinde çalışmayı ve yeni bir insan anlayışı ortaya koymayı” gerektirir.[9]

Biz burada “insan” kavramının dönüşümünün ve birbirimizin ihtiyaçlarını toplumsal ölçekte karşılamayı düzenlemenin bir taraftan da ırkçılık, hetero-patriarki ve engellilere yönelik ayrımcılığın yapısal ve kişiler arası sistemlerine kafa tutuyor olduğunu tartışıyoruz. Bakımı nasıl düşündüğümüz dönüşümün bu süreçleriyle de ilişkidedir. İş yine de bu ilişkileri ifşa etmekle bitmez, kusurlu dünyalarımızda alternatifler üretmek için sorumluluk almak durumundayız. Bakımın ve hesap verebilirliğin olduğu radikal ilişkileri büyütmeye ihtiyacımız var, şimdi ve burada.

Bu yüzden özbakımı yeniden tanımlamak ve topluluk bakımı için çerçeve çizmek hem kişilerarası ilişkiler ve topluluk ilişkileri içinde, hem de yaşamlarımızı biçimlendiren daha geniş sistemler içinde yer alan iki taraflı bir mücadeledir. Bakımın ve hesap verebilirliğin radikal cephelerini kamusal alandan ayrı bir yerde yarattığımızda, bu cepheler hiçbir zaman yeterli olmayacaktır. Bakımı bireysellik ve ayrıcalık temelli bir açıdan anlamayı bırakıp onu sorumluluk temelli daha geniş bir çerçevede anlamak için bu iki yönlü mücadeleyi gerilim altında tutmamız gerekiyor. Bu mücadele bizi ağlarımızı ve hem özbakım ve hem de topluluk bakım biçimlerini sürekli ve tekrar tekrar değerlendirmeye çağırıyor. Bu da kendimize, topluluklarımıza, sosyal hareketlerimize, bizden önceki ve sonraki jenerasyonlara uzun süreli bir bağlılık demek.

Sosyal Benlik ve Topluluk Bakımı

Belirttiğimiz gibi, bugünün özbakım yaklaşımında “öz” ve “bakım” kapitalist bir mantığa dayanıyor. Öncelikle “öz”ün ideolojisini ve “bakım”ın kapitalizm altındaki metalaşmasını ilk olarak ifade etmekten uzağız fakat hala özbakımın baskın anlayışına dair düzeltmeler hayli gerekli görünüyor. Özbakım kavramına ve pratiğine önemli bir müdahale yapan iki kişi Mia Mingus ve Leah Lakshmi Piepzna-Samarasinha, bunu engellilik adaleti çerçevesi üzerinden yapıyorlar.

Mingus bir engellilik adaleti[2] yapısının bizi “bağımsızlık miti”nin ötesine taşımaya imkan sağladığını tartışıyor. [10]  Bu mitin iddiası “bir şekilde, kendi kendimize ve kimsenin yardımı olmadan her şeyi yapabileceğimiz ve yapmamız gerektiğidir. Bu üst düzeyde bir ayrıcalık getirir, üstelik böyle olduğunda bile hala mittir.” Şu soru ortada durmaktadır: “Sizin kendi bağımsızlığınız için baskı ve sömürü kimin üzerinde devam etmek zorundadır?” [11]

Özbakıma karşı eleştirel olmak bağımsızlık arzusuna ya da bakım gerektirmeyen bir yaşama işaret etmez. Mingus için engellilik adaleti, aynılığın eşitlik modeliyle çok ilgili değildir (“biz de senin gibiyiz”le özetlenebilen model), onun yerine “farklılıkları kucaklayan, ayrıcalıklarla yüzleşen ve ‘normal’ diye addedileni sorgulayan bir engellilik modeli… Biz ayrıcalıklıların saflarına katılmak istemiyoruz; o safları ve onu muhafaza eden sistemi parçalara ayırmak istiyoruz.” [12]

Yani özbakımın bugünkü karşılığıyla iç içe olan bireycilik, özbakım pratik edilirken ortaya çıkan kişisel kapasite, maddi imkan, fiziksel ve psikolojik yeterlilikler arasındaki farkları belirsizleştirir. Aslında birçok zamanda pratik edildiği varsayılan özbakımı yapmak için gerekli araçlara sahip olmayanların özbakımı kolektif ve topluluk temelli olmalıdır. Piepzna-Samarasinha bize, birçok queerin, engellinin, annenin, yoksulun, renkli insanların(people of colour) -çoğunlukla- her gün deneyimlediği yalnızlaşmayla mücadele ederken bir arada durduğu gibi, kişisel bakım üzerinden yardımlaşmayı, para ve kaynak veya yolculuk paylaşımını içeren etkisiz ve kusurlu kolektif bakım modellerinin hali hazırda sürdürülmekte olduğunu hatırlatıyor.  [13] … Bu kolektif stratejiler elbette özbakım biçimleridir. Çünkü çoğu zaman bu mesele bir ‘ya o, ya da bu’ meselesi değildir. [14]  Yani bağımsızlık mitini sadece bir mit olarak kavradığımızda, hiç bir özbakım biçimi aslında bağımsız değildir. Bu argüman birçok örgütlü grupta özbakıma dair sıklıkla duyduğumuz tartışmaların, bireyin kendi özbakımını örgütlü alanın dışında yapmasının ve “iş”e devam edebilecekleri zaman geri gelmelerinin beklendiği haliyle özbakımın karşısında durur.

Piepzna-Samarasinha bakımın bireyselleşmiş kavranışını ele alır. Özbakımın birçok pratiğinin temelde sömürgeci ve kapitalist olan bir topluma uyarlandığına ve metalaştırıldığına işaret eder – mesela yoga öncelikle “bir sürü paraya mal olan Özel Beyaz İnsan İyileştirme Şeyi” olarak anlaşıldığında bu olur. [15]  Piepzna-Samarasinha özbakımın metalaşmış doğasının ötesinde onun organizasyonlar içindeki neredeyse yapmacık kullanımlarını tartışmaya açar.

Böylece özbakımın bitmeyen bir yapılacak işler listesine başka bir iş olarak eklenemeyeceği anlaşılır olur. Özbakım bizim organizasyon kültürlerimizle ve kişisel yaşamlarımızla iç içe olmalıdır. Bakım örgütlenmenin enformal ve görünmez kısmı olmaktan çok politik olan kısmıdır.

Diğer yandan, baskıcı ve sürdürülemez özbakım modelleriyle iç içe geçme eğiliminin farkında olmalıyız. Birçok aktivist Audre Lorde’u özbakımı politikleştirdiği yerden okudu, özellikle travma ve zorlanma durumlarında. Bursts of Light (Işık Parlamaları) kitabında Lorde “Kendime bakmam rahatıma düşkünlük değil, kendimi korumamdır ve bu politik mücadelenin bir eylemidir.” der. [17]  Bunu güçlü bir şiar olarak kabul ederken, alıntıyı parçalarına ayırıp politik mücadele ve bakım arasındaki bağlamı açmak istiyoruz.

Lorde özbakımın bir politik mücadele eylemi olduğunu söyleyerek meselenin derinine inen bir beyanda bulunur. Sivil haklar döneminden çok da sonra olmayan bir zamanda yaşayan siyah bir kadının pozisyonundan konuşur. Siyah bir kadın için yaşam koşullarının nadiren uygun şekilde yapılandığı bir dünyada kendi hayatını sürdürmeyi garantilemek politiktir. Bu beyan baskılanan, dışlanan ve ötekileştirilen grupları –onları daha az önemseyemeyecek kadar az özen gösteren toplumlarla kolektif bir mücadele içinde olan grupları- içine alan bir yelpazeye taşınabilir. “Politik bir mücadele olarak özbakım” grupların örgütlendiği tartışmalarda bilgilendirici bir açıklamayken, çok daha farklı bağlamlarda da doğru olduğu görülür.

Lorde’un cümlesinin ilk kısmı daha şaşırtıcıdır. Lorde özbakımının rahatına düşkünlük olmadığını söyler. Peki bu çizgiyi nasıl belirler? Özbakımın rahatına düşkünlük olarak kodlanmış formları apolitik midir? Bunlar eleştirilmeli ve bunlardan vazgeçilmeli midir? İşte bu sorularla beraber düşününce solun özbakıma yönelik en hiddetli itirazını görüyoruz. Birçok yoldaşın bu terimle burjuva karakteri olduğu iddiasıyla alay ettiğini ve kendine bakım yapan birini desteklese de hala bunun daha “üretici” meselelerden alınan bir zaman olduğunu düşündüğünü biliyoruz. Ya da özbakımın süregiden örgütlenme çabasından zaman çalmayacak şekilde yapılmasını beklediklerini. Örgütlenme bağlamlarında rahatına düşkünlük ve kendine bakım arasındaki hareketli hattı belirleme süreci sık sık cinsiyetçi ve aşağılayıcı yollardan yapılır. Oysa, özbakım gündelik hayatta sadece gerekli değil, tasarlanmış ve politik bir eylem pratiği olarak işaretlenmelidir. Sara Ahmed,

“[Lorde] özbakımın rahatına düşkünlük olmadığını açıkladığında, bir savunma duyabiliriz, [Lorde] özbakımı savunur. Neyden? Kimden? Özbakımın rahatına düşkünlük olarak görülüp reddedilmesine karşı bir savunmadır bu. Rahatına düşkünlük birinin kendine dair hassas olması anlamına gelebilir fakat aynı zamanda bu birinin eğilimlerine baş eğmesi anlamına da gelebilir.” [18]

Rahatına düşkünlük ve özbakım arasındaki genellikle çetrefilli olan tartışmaya bu yazıda çok fazla girmek istemiyoruz. İnsanların eylemlerinin aslında özbakım olup olmadığının polisliğini yapmaktansa, günümüz özbakım retoriğinde “öz” ve “bakım”a dair olan yukarıdaki eleştirileri almaya ve sosyal benlik için bir topluluk bakımı yapısı değişimini tartışmakla, direnişin uzun vadeli destekleyici altyapıları için bir sınıf bilinci oluşturmakla daha fazla ilgileniyoruz. Biz inanıyoruz ki, böylesi hareketlerimiz için çok daha iyi olacak.

Topluluk Bakımının Kusurlu Modellerini Deneyimlemek

… [Bu yazıda] travma yaşayanların, bir travmadan iyileşenlerin ya da diğerlerinden daha fazla bakıma ihtiyacı olanların – baş etmenin ve iyileşmenin – özgürlük ve devrime dair tartışmaların dışında olduğu varsayımını tartışıyoruz. İşte bu iyileşmenin özelleşmesi, kapısından girmeden önce travmalarımızı dışarıda bıraktığımız iş yerlerinde ve kapitalizmin sularında nasıl salındığımızdan farklı değil.

Kapitalist toplumsal ilişkiler dolaylı bir yoldan insanların bakım ihtiyaçlarına değil, üretimi arttırmalarına değer verir. Bize göre bakımı yok sayma ve kendini bakım için çekme arasındaki ikilik uzun vadeli aktivist hareketler kurmaya pek fayda getirmez. Başka altyapılar kurarak uzun süreli aktivizmi güçlendirmeyi ve direnişin her alanında çeşitli ihtiyaçları olan farklı jenerasyonları bir araya getirmeyi istiyoruz.

Özbakımın nasıl kullanıldığına dair bazı temel gerilimlere baktıktan sonra, kolektif dayanışmanın engelli adalet altyapılarını odağa almak, kendimize ve birbirimize bakarken nasıl örgütlendiğimizi etkileyebilir. Metinler birçok tavsiye sunuyor olsa da, bizim hissettiğimiz, çeşitli modelleri deneyimlemenin, bu meselelerle ilgilenen farklı örgütlenmeler arasında diyalog oluşturmak ve bakıma dair deneyimlerimizi aleni politik girişimler olarak yazmak için bize yol gösterdiğidir.

Bu anlamda geçmiş direniş hareketlerinden dersler alabiliriz. Mesela Siyah Panterler devrim için gerekli olan bilinç düzeyine kolektif olarak ulaşmak için “hayatta kalma programları”na ve topluluk bakımına önem vermişti. Topluluk programlarının Siyahları etkileyen baskı ve şiddet sistemlerinin çekirdeğine saldırma imkanlarının sınırlı olduğu belirtilmiş olsa da, “Okul Çocukları için Kahvaltı Programı”, “Öğrenim Toplum Merkezi”, “Halkın Ücretsiz Ambulans Servisi”, “Çocuk Gelişimi Merkezi” ve hatta “Halkın Ücretsiz Ayakkabısı Programı” gibi girişimlerin hepsi “devrime giderken hayatta kalma” stratejisinin parçasıydılar. Bu strateji karaya oturmuş bir denizcinin acil kitine benzer: “o durumdan tamamen kurtulana kadar kendini idame ettirmeye yardım eder.” [19]

Hem özbakım hem de kolektif bakım politik sorumluluklar olarak devrimci bir ilke olmalıdır. Bakımın, direnişin toplumsal üretimiyle eş anlamlı hale gelişini görmek istiyoruz. Bakımı hareketlerimize öyle iyi bir şekilde bağlamalı, onu örgütlenme kültürlerimizde öyle derinleştirmeliyiz ki, bakım kolektif direnişimizden ayrı düşmesin. İktidar koltuğunda oturanlar mahallenin çocuk bakımı kooperatiflerini umursamazken, sosyal hizmetleri, topluluk bakımını ve eleştirel analizi direnişin yeni altyapılarını oluşturmak için bir araya getiren programlardan tedirgin oluyorlar.

Öyleyse önümüze koyduğumuz yalıtık “yönelimsel topluluklar” ya da kendi alanlarının dışında sürmekte olan yapısal şiddeti yeniden üretmediklerini iddia eden çıkar grupları haline gelmek değil. Bakımın ancak onu talep eden bireyin kendi sorumluluğu olduğunu varsaymak da değil. Birlikte özgürleşmeye ulaşabilmemiz için birbirimizin sağlıklı ve iyi olmasına ihtiyacımız var. Sevgi, özen ve sorumluluk ilişkilerini güçlendirmeye ihtiyacımız var. Hareketlerimizde ihtiyacımız olan birçok adımdan biri olarak bakımı sadece bir bireyin sorumluluğu ya da burjuva bir değer olarak görmeyi bırakıp, devrimciler olarak hareketlerimizi daha kapsayıcı, esnek ve güçlendirici hale getirecek olan kolektif bakım ve hesap verebilirlik yapılarını denemeye başlamaya ihtiyacımız var.

Kaynak: http://uppingtheanti.org/journal/article/18-editorial

Çeviri: Deniz Dilan

[1] B. Loewe, “An End to Self care,” Organizing Upgrade, October 15, 2012. Accessed June 26, 2016. Available at: http://www.organizingupgrade.com/index.php/blogs/b-loewe/item/729-end-to-self care.

[2] Yashna Pasmadee, “Communities of Care,” Organizing Upgrade, July 1 2011. Accessed June 26, 2016. Available at: http://www.organizingupgrade.com/index.php/component/k2/item/88-yashna-communities-of-care.

[3] Toni Morrison, Beloved. Penguin Books: New York. 1988.

[4] Sherene Razack, Dying From Improvement, University of Toronto Press: Toronto. 2015.

[5] bell hooks, Sisters of the Yam, (South End Press: Boston), 4.

[6] Liz Kessler, “Why I Don’t Believe in ‘Self care’ (and how to make it obsolete),” Murky Green Waters: March 8, 2016. Accessed: June 26, 2016. Available at: https://murkygreenwaters.com/2016/03/08/why-i-dont-believe-in-self care-and-how-to-make-it-obsolete.

[7] Max Haiven, “Occupy and the Struggle Over Reproduction: An Interview with Silvia Federici,” Rabble, December 8, 2011. Accessed: July 22, 2016. http://rabble.ca/news/2011/12/occupy-and-struggle-over-reproduction-interview-silvia-federici.

[8] Karl Marx, The German Ideology, Section 10 –  https://www.marxists.org/archive/marx/works/1845/german-ideology/ch01d.htm.

[9] Frantz Fanon, The Wretched of the Earth, (Grove Press: New York), 314-316.

[10] Mia Mingus, “Changing the Framework: Disability Justice,” Leaving Evidence, February 12, 2011. Accessed June 26, 2016. Available at: https://leavingevidence.wordpress.com/2011/02/12/changing-the-framework-disability-justice/.

[11] Mia Mingus, “Interdependency: Excerpts from Several Talks,” Leaving Evidence, January 22 2010. Accessed June 26 2016. Available at: https://leavingevidence.wordpress.com/2010/01/22/interdependency-exerpts-from-several-talks/.

[12] Mia Mingus, “Changing the Framework.”

[13] Leah Piepzna-Samarasinha, “for badass disability justice, working-class and poorlead models of sustainable hustling for liberation,” brown star girl, October 16, 2012. Accessed June 26, 2016. Available at: http://www.brownstargirl.org/blog/for-badass-disability-justice-working-class-and-poor-lead-models-of-sustainable-hustling-for-liberation.

[14] 14 ibid.

[15] 15 ibid.

[16] 16 ibid.

[17] 17 Audre Lorde, A Burst of Light, (Firebrand Books: Ithaca, New York).

[18] 18 Sara Ahmed, “Selfcare a Warfare,” feministkilljoys, August 25, 2014. Accessed June 26, 2016. Available at: https://feministkilljoys.com/2014/08/25/selfcare-as-warfare/.

[19] 19 “The Black Panther Party: Service To The People Programs”, The Dr. Huey P. Newton Foundation, 2008.

[1] Bu yazı Kanada’da radikal bir eylem ve teori dergisi olarak çıkan Upping The Anti’nin 18. sayısının editoryal yazısı. Dergi ve yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz http://uppingtheanti.org/journal/article/18-editorial/

[2] Engelilik Adaleti (Disability Justice) engelli kişiler ve toplum arasında eşit ve adil ilişkilenmeyi tartışan bir kavramdır. Kavram bir grup engelli renkli queer kadın(queer women of color) tarafından radikal hareketleri sorgulamak üzere ortaya atılmıştır.

You may also read!

robot and capitalism 2

Robotların “yapay zekası” sizi yeryüzü cennetine taşır mı? – Fikret Başkaya

Robotlar, insanın bazı özelliklerini taklit edebilen makinalar. Robot kavramı ilk defa Çek yazar-dramaturg, Karel Capek tarafından bir bilim-kurgu oyununda

Read More...
yeni ufuklar

Etnoloji Defterleri – Marx’ın kadınların ezilmesine ve özgürlük mücadelesine dair açtığı yeni ufuklar – Melda Yaman

Bu yazıda Etnoloji Defterleri’ne sosyalist feminist açıdan bakmayı deneyecek; defterlerde kadınların ezilmesine, ataerkinin kökenine, tarih içinde kadın erkek ilişkilerine

Read More...
greif

Yargının İki Yüzü: Greif, 3. Havaalanı İşçileri – Tamer Doğan

Son dönemde patron ve patron vekillerinden “İş Mahkemeleri daima işçileri kolluyor” cümlesini daha sıkça duymaya başladık… Lakabı “Komünist” olan,

Read More...

Mobile Sliding Menu