Hayal Gücü İktidara, 20 Mayıs 1968:Jean-Paul Sartre-Daniel Cohn-Bendit Söyleşisi

In Açık Seçki, Huruçtan Gazel, Örgütlenme
Sartre-Cohn-Bendit

“68 ayaklanmasının en civcitli günleri. Öğrenciler ve işçiler kurulu düzeni büyük reis de Gaulle’ün iktidarını sarsıyor. Boykotlar, işgaller, grevler, sokak gösterileri… Öğrenci hareketinin öne çıkan ismi Daniel Cohn-Bendit, nam-ı diğer Kızıl Danny sadece amfilerde, sokaklarda değil, ana akım medyada da ayaklanmanın sözcülüğünü üstleniyor. Fransa’nın ünlü entelektüelleri, sanatçıları, düşünürleri de sokaklarda, öğrencilerle ve işçilerle omuz omuza. II. Dünya Savaşı sonrasının düşünce dünyasına damgasını vuran Jean-Paul Sartre da ilerlemiş yaşına rağmen eylemlerin içinde. Ve o günlerde, tam olarak 20 Mayıs’ta, Kızıl Danny ile popüler haftalık dergi Le Nouvel Observateur’de yayınlanan bir söyleşi yapıyor. Sartre bir gazeteci olarak ayaklanmanın dinamiklerini, gelişmelerin nelere gebe olduğunu soruyor, Cohn-Bendit öğrenci lideri ve simge isyancı olarak yanıtlıyor. Bugün, malûm, Cohn-Bendit adım adım geldiği noktada,‘68 ruhunun uzağında, profesyonel bir siyasetçi. 1980 Nisan’nında vefat eden Sartre ise ömrü boyunca sürdürdüğü devrimci varoluşu ve eserleri ile yaşıyor. 20 Mayıs 1968 tarihli söyleşide hem Sartre’ın soruları ve yorumları hem de o günlerin Kızıl Danny’sinin verdiği cevaplar ve öngörüler bugünlere ışık tutuyor. ‘68’in ellibirinci yıldönümünü idrak etmek üzere, Türkçeye ilk defa aktarılan bu tarihi söyleşiye bağlanıyoruz.” Express Dergisi

Jean-Paul Sartre: Genel grevin lafı bile edilmemişken, Fransa birkaç gün içinde iş bırakmalar ve fabrika işgalleriyle fiilen felç oldu. Bütün bunların sebebi öğrencilerin Quartier Latin sokaklarının sahibi haline gelmesi. Ateşlediğiniz bu hareketi nasıl analiz ediyorsunuz? Sizce nereye kadar gidebilir?

Daniel Cohn-Bendit: Hareket ilk başta öngöremeyeceğimiz bir boyut aldı. Şimdiki amacımız rejimin yıkılması. Ama buna erişip erişemeyeceğimiz bize bağlı değil. Eğer Komünist Parti, en büyük işçi sendikaları konfederasyou CGT ve merkezde konumlanan diğer sendikaların amacı da gerçekten bu olsaydı, ortada bir sorun kalmazdı: Bütün emek güçlerinin angaje olduğu bir kalkışmaya karşı koyacak hiçbir savunması olmadığı için, hükümet 15 gün içinde düşerdi.

Sartre: Grev hareketinin rejimle doğrudan karşı karşıya gelmeye varabilecek kitlesel karakteriyle, sendikaların her şeye rağmen sınırlı talepleri -maaş, çalışma düzeni, emeklilik gibi- arasında, şu an için, apaçık bir orantısızlık var.

Cohn-Bendit: İşçi mücadelelerinde, en baştaki taleplerle eylemin gücü arasında bir uyumsuzluk hep olur. Ama eylemin başarısı ve hareketin dinamizmi, yürünen yol esnasında taleplerin doğasını değiştirebilir. Kısmi bir kazanım için ilan edilen bir grev, bir ayaklanma hareketine dönüşebilir. Ama bu arada, bugün işçiler tarafından dile getirilen bazı taleplerin epey ileri olduğunu da belirtmek lâzım: Örneğin, haftada 40 saat çalışma talebi veya Renault işçilerinin aylık asgari bin frank maaş talep etmeleri gibi. De Gaulle hükümeti bu talepleri kabul ederse kepaze olur, ama eğer direnirse de, bu savaş ilanı anlamına gelir. Farz edelim, işçiler de direndi ve rejim düştü. Ne olabilir? Sol iktidara gelir. Dolayısıyla, her şey solun ne yaptığına bağlı olur. Eğer gerçekten sistemi değiştirirlerse, ki bundan şüpheli olduğumu itiraf etmeliyim, bir toplumsal karşılık bulurlar ve çok da iyi olur. Ama eğer -komünistlerle birlikte veya onlarsız- kimi reformlar ve ufak tefek düzenlemeler dışında bir şey sunmayan Wilson hükümeti (İşçi Partisi lideri Harold Wilson Britanya’nın başbakanıydı) benzeri bir hükümetimiz olursa, radikal sol gücü eline alması, toplumun yönetimi ve işçi iktidarı gibi gerçek soruları sormaya devam etmesi gerekir. Ama henüz bu noktada değiliz, üstelik rejimin düşeceği de hiçbir şekilde kesin değil.

Sartre: Sizin hareketiniz gibi, eylemliliğin durmadığı, ama ilk hamlenin giderek düşüşe geçtiği devrimci durumlar var. Buna karşı, hareketi tam olarak durmadan evvel gidebileceği en uzak noktaya götürmek gerekir. Bu hareketin kısa sürede sonlanacağını varsayarsak, sizce bundan böyle geri döndürülemez ne gibi sonuçlar elde edilebilir?

Cohn-Bendit: İşçiler birtakım maddi taleplerinin karşılanmasından tatmin olacaklar. Ayrıca, öğrenci hareketinin ve hocaların ılımlı eğilimlerinin yönlendirmesiyle önemli üniversite reformları da gerçekleştirilecektir. Bunlar arzu ettiğimiz radikal düzenlemeler değilse de, bizim belli bir ağırlığımız olacaktır. Birtakım önerilerde bulunacağız ve tüm taleplerimizi reddetmeye cesaret edemeyecekleri için bunların birkaçı kabul edilecektir. Elbette bu bir ilerleme, ama temelde hiçbir şey değişmemiş olacak ve sistem ana hatlarıyla sürecek. Her halükârda, devrimin öyle bugünden yarına mümkün olduğuna inanmıyorum. Sadece irili ufaklı bir dizi iyileştirme elde edeceğimizi düşünüyorum, ama bu iyileştirmeler de ancak devrimci eylemlerle dayatılabilir. İşte bu noktada, önemli bir üniversite reformu gerçekleştiren öğrenci hareketi, geçici olarak enerjisini kaybetse dahi, pek çok genç emekçiye olumlu örnek olacaktır. Grev, işyerlerinin ve sokakların işgali gibi işçi hareketinin geleneksel eylemlerini kullanarak önümüzdeki ilk engeli, yanı “Bu rejime karşı hiçbir şey yapamayız” efsanesini yıktık. Bunun doğru olmadığını kanıtladık. İşçiler de bu gedikten içeri girdi. Belki bu defa sonuna kadar gitmeyecekler, ama daha sonra başka patlamalar olacaktır. Mühim olan şu ki, bunu devrimci yöntemlerin etkisini göstererek kanıtladık. Öğrencilerle işçilerin buluşması ancak eylemin dinamizmi içinde mümkün, tabii her iki lıareket de lıamlelerinin gücünü korur ve aynı hedefe yönelirse. Şimdilik, işçilerin öğrencilere karşı güvensizlik duyması doğal ve anlaşılabilir.

Sartre: Bu güvensizlik doğal değil, edinilmiş bir şey. 19. yüzyılın başında yoktu böyle bir şey, 1848 Haziran katliamlarıyla ortaya çıktı. Önceden, entelektüel ve küçük burjuva cumhuriyetçiler ile işçiler birlikte yürürdü. Fakat daha sonra, böyle bir birliktelik hiç olmadı, hatta entelektüellerle işçileri özenle birbirinden ayıran Komünist Parti içinde bile.

Cohn-Bendit: Bu krizde yine de bir şeyler aşıldı. Billancourt’da işçiler öğrencilerin fabrikaya girmesine izin vermedi. Ama öğrencilerin Billancourt’a gitmiş olması dahi yeni ve önemli bir şey. Aslında üç aşama gerçekleşti. İlkin, açık güvensizlik, sadece işçi basınının da değil, işçi çevrelerinin açık güvensizliği. “Bu baş ağrısı muhallebi çocukları da nereden çıktı?” diyorlardı. Ardından, sokak çatışmalarından ve öğrencilerin polise karşı mücadelelerinden sonra, bu his kayboldu ve dayanışma gerçekten açığa çıktı. Şu anda üçüncü aşamadayız: İşçiler ve köylüler kendi adlarına mücadeleye girdi, ama bize diyorlar ki: “Bekleyin biraz, kendi mücadelemizi kendimiz yürütmek istiyoruz!” Bu normal. Birleşme ancak zamanla ve bu iki hareket, öğrenci hareketi ve işçi hareketi kendi güçlerini koruduğu takdirde mümkün olabilir. Elli yıllık güvensizliğin üzerine “diyalog” denen şeyin mümkün olduğuna inanmıyorum. İşçilerin kollarını açıp bizi kucaklamaması normal. Ancak birlikte mücadele edersek birbirimize temas edebileceğiz. İşçi ve öğrencilerin müşterek meseleleri birlikte ortaya koyduğu ve birlikte hareket ettiği devrimci eylem grupları yaratabiliriz örneğin. Bunun işleyeceği yerler var, işlemeyeceği yerler var.

Sartre: Sorun hep aynı: Tadilat mı, devrim mi? Sizin de söylediğiniz gibi, çatışarak yaptığınız her şey reformistler tarafından pozitif bir biçimde sahipleniliyor. Eylemleriniz sayesinde, üniversite iyileştirilecek, ama bu, burjuva toplumu çerçevesinde kalacak.

Cohn-Bendit: Kesinlikle. Ama, ilerlemenin tek yolunun bu olduğuna inanıyorum. Sınav örneğini ele alalım. Sınavlar yine yapılacak şüphesiz. Ama eskisi gibi de yapılamayacak. Yeni bir formül bulacağız. Ve sınavlar sadece bir kere alışılmıştan farklı bir şekilde gerçekleşirse, geri döndürülemez bir reform süreci de devreye girmiş olacak. Bunun nereye kadar uzanacağını bilmiyorum, yalnızca tedricen olacağını biliyorum, ama tek mümkün strateji de bu. Bana göre, “devrim” nasıl yapılacak diye metafizik bir arayış söz konusu olamaz. Dediğim gibi, kesintisiz bir toplumsal değişime doğru gidiyoruz, her aşamasını devrimci eylemlerin harekete geçirdiği bir değişim bu. İçinde yaşadığımız toplumsal yapıların radikal değişimi ancak büyük bir ekonomik krizle birlikte, güçlü bir işçi hareketi eylemliliği ve etkili öğrenci eylemlerinin aynı hedef doğrultusunda buluşmasıyla mümkün olabilir. Bugün, bu koşulların hepsi yok. En iyi ihtimalle hükümeti devirmeyi umabiliriz. Burjuva toplumunu havaya uçurmak gibi hayallere kapılmamalıyız. Bu demek değil ki yapacak hiçbir şey yok. Aksine, topyekûn bir itirazdan hareketle, adım adım mücadele etmeliyiz. “Gelişmiş kapitalist toplumlarda devrim yapılabilir mi?” ve “Devrimi tetiklemek için neler yapılabilir?” soruları beni pek ilgilendirmiyor açıkçası. Herkesin teorisi kendine. Kimilerine göre, “Kapitalizmin çöküşüne sebep olacak olan üçüncü dünya devrimleridir“, kimileriyse “Üçüncü dünya ülkeleri kapitalist dünyadaki devrim sayesinde gelişecek” görüşünde. Bana göre, bu analizlerin pek de bir önemi yok. Şu anda ne olduğuna bakalım. Uzun zamandır birçok kişi öğrencileri harekete geçirecek en uygun aracı arıyordu. Sonuçta, kimse bu aracı bulamadı ve hareketi tetikleyen, nesnel bir durum oldu. Elbette iktidarın küçük bir katkısı oldu – Sorbonne’un polis tarafından işgali- ama öğrenci hareketinin kökeninde yatan tek sebebin bu tarihi hata olmadığı da aşikâr. Polis daha birkaç ay evvel Nanterre’e girmişti, ama bu durum bir zincirleme tepkiye yol açmamıştı. Bu sefer ise kimsenin engelleyemediği bir zincirleme tepki ortaya çıktı, bunu belki etkili bir azınlığın rolüyle açıklayabiliriz. İki haftadır olup bitenler, bana kalırsa, şu meşhur teoriyi, bir halk hareketinin yönetici güçleri olarak görülen “öncü devrimciler” teorisini yalanlıyor. Nanterre’de de, Paris’te de, muğlak bir şekilde “öğrencilerin huzursuzluğu” diye adlandırılan şeyden ve iktidardaki sınıfların eylemsizliğinden artık içi dönmüş gençliğin bir kısmının eylem iradesinden doğan nesnel bir durum ortaya çıktı. Harekete geçen azınlık teorik bakımdan daha bilinçli ve hazırlıklı olduğu için, kibriti çaktı ve kendilerini ateşe attı. Ama hepsi bu. Diğerleri takip edebilir veya etmeyebilirdi. Görünüşe bakılırsa takip ettiler. Ama daha sonra, hiçbir öncü, ne UEC (Komünist Öğrenciler Birliği, Fransız Komünist Partisine yakın bir gençlik örgütü) ne JCR (Genç Komünist Devrimciler, Devrimci Komünistler Birliği LCR’ye bağlı Troçkist gençlik örgütü) ne de Marksist-Leninistler hareketin dizginlerini ele geçirebildi. Hepsinin militanları hareketin içinde eridi. Koordinasyon komitelerinde yer alıyorlar, önemli roller de üstleniyorlar, ama bu öncülerin hiçbirinin yönlendirici bir rol üstlenmesi söz konusu değil. Esas nokta bu. Bu durum gösteriyor ki, “yönetici öncü” teorisini bir kenara bırakıp çok daha basit, çok daha dürüst olan, herhangi bir yönetme iddiası gütmeden, eyleme iten bir tohum olarak “aktif azınlık” teorisini dikkate almalıyız. Aslında, kimse itiraf etmek istemese de Bolşevik Parti Ekim Devrimi’ni “yönetmedi”.

Devrim kitleler tarafından taşındı. Elbette süreç içinde teori geliştirebildi, şu ya da bu doğrultuda yönlendirmeleri oldu partinin, ama büyük ölçüde spontane olan hareketi parti asla tek başına harekete geçirmiş değildi. Bazı nesnel durumlarda, etkili bir azınlığın eylemliliğinin de katkısıyla, kendiliğindenlik toplumsal harekette yerini bulur. İşte harekete çıkış gücünü veren de budur, yönetici bir grubun düsturu değil.

Sartre: Bir program oluşturmak ve hareketinizi kurumlaştırmak gibi bir niyetinizin olmamasını çoğu kişi anlayamıyor. Sizi, yıkmak istediğiniz şeyin yerine ne koymak istediğinizi bilmeden -ya da en azından bunu söylemeden- “her şeyi kırıp dökmek“le eleştiriyorlar.

Cohn-Bendit: Kesinlikle! Eğer “Tüm bu insanlar bizimle, buyurun amaçlarımız ve bunları nasıl gerçekleştireceğimize dair programımız” diyerek bir parti kursaydık, başta başbakan Pompidou olmak üzere, herkes rahatlardı. Böylece kiminle uğraştıklarını ve nasıl karşılık vereceklerini bulabilirlerdi. ‘‘Anarşi“, “kargaşa“, “kontrol edilemeyen galeyan” gibi şeylerle karşı karşıya olmazlardı. Bizim hareketimizin gücü, onu yönlendirmeye veya başlattığı eylemi kendi çıkarına kullanmaya çalışmadan hamle yapan, “kontrol edilemeyen” bir kendiliğindenlikten geliyor. Bugün önümüzde iki çözüm yolu var. Birincisi, sağlam politik formasyona sahip beş kişiyi toplayıp, onlardan acil talepleri sıralayıp iyi bir program kaleme almalarını istemek ve şöyle demek; “İşte öğrenci hareketinin pozisyonu bu, ne yaparsanız yapın!” Bu, kötü çözüm. İkincisi ise meseleyi öğrencilerin büyük bir kısmına anlatmaya çabalamak. Bunu yapabilmek için, kaçınılmaz olarak hareketi felç edecek bir örgüt kurup bir program hazırlamaya girişmekten kaçınmak gerek. Hareketimizin tek şansı, insanlara özgürce konuşma izni veren ve yüzlerce öz-örgütlenme biçimine alan açabilecek bu düzensizlik, örneğin, şu anda büyük toplanma çağrılarını bırakıp çalışma ve eylem grupları kurmalıyız. Nanterre’de bunu yapmaya çalışıyoruz. Paris’te söz birdenbire özgürleşti, öncelikle insanlar kendilerini ifade etmeli. Karmakarışık, belirsiz, çoğu zaman yüzlerce defa söylendiği için ilginç olmayan şeyler söyleniyor, ama bu durum, tüm bunlar söylendikten sonra, insanların şu soruyu sormasını sağlıyor: “E, yani?” Önemli olan da bu, olabilecek en fazla sayıda öğrencinin “E, yani?” demesi. Ancak bundan sonra programdan ve yapılanmadan bahsedebiliriz. Bugün bize “Sınavlar konusunda ne yapacaksınız?” diye soruyorlar. Bu, ağacı kurutmayı, hareketi sabote etmeyi, dinamizmi boğmayı istemek demektir. Sınavlar yapılacak ve biz de önerilerde bulunacağız, ama bize biraz zaman tanınması gerek. Önce konuşmalı, düşünmeli, yeni formüller aramalıyız. Bulacağız da. Ama bugün değil.

Radikal değişim ancak büyük bir ekonomik krizle birlikte, güçlü bir işçi hareketi eylemliliği ve etkili öğrenci eylemlerinin buluşmasıyla mümkün olabilir. Bugün, bu koşulların hepsi yok.En iyi ihtimalle hükümeti devirmeyi umabiliriz. Bu demek değil ki yapacak hiçbir şey yok. Aksine, topyekûn bir itirazdan hareketle, adım adım mücadele etmeliyiz.

Sartre: Öğrenci hareketi, dediğiniz gibi, şu anda belirsizliğin doruğunda. Ama yaz tatili başlayacak, bir yavaşlama ve şüphesiz bir gerileme olacak. Hükümet reformlar yapmak için bundan faydalanacak. Öğrencileri reformlara katılmak için çağıracak ve birçoğu “reformizmden başka bir şey istemiyoruz” veya “bu reformizmden başka bir şey değil, ama hiç yoktan iyidir, ayrıca bunu gücümüz sayesinde elde ettik” diyerek daveti kabul edecek. Böylece, değişmiş, ama sadece maddi donanımın, yemekhanelerin, mekânların düzeltildiği, yüzeysel değişikliklerin yapılmış olduğu bir üniversite ortaya çıkacak. Tüm bunlar sistemin temelinde bir şey değiştirmeyecek. Bunlar mevcut rejimi sorgulamadan iktidarın karşılayabileceği talepler. Burjuva üniversitesine gerçekten devrimci öğeler sokan “düzenlemeler” elde etmenin mümkün olduğunu düşünüyor musunuz? Yani, bugünkü rejimde üniversitenin asli işlevi olan “sisteme iyi entegre olmuş kadrolar yetiştirme” rolüne karşıt bir öğretim anlayışını yerleştirecek düzenlemeler mümkün mü?

Cohn-Bendit: Bir kere, tamamen maddi talepler de devrimci bir içeriğe sahip olabilir. Üniversite yemekhanelerine dair talebimiz meselenin özüyle ilişkili. Bu haliyle üniversite yemekhanelerinin kaldırılmasını talep ediyoruz. Bunun yerine, öğrenci olsun olmasın tüm gençlerin 1,40 franka yemek yiyebilecekleri gençlik yemekhaneleri olmalı. Ve kimse bunu reddedemez. Gün içinde çalışan genç işçiler, neden akşamları 1,40 franka yemek yiyemesinler? Üniversite yurtları için de aynı şey geçerli: Gençlik yurtlarına dönüştürülmelerini talep ediyoruz. Artık ailesiyle yaşamak istemeyen, ama ayda 30 bin franka (eski frank) oda kiralayamayan birçok genç işçi ve çırak var. Bu gençler 9-10 bin franka yurtlarda kalabilmeli. Hukuk ya da siyaset bilimi okuyan tuzu kuru aile çocuklarıysa gitsinler başka yer tutsunlar. Hükümetin yapacağı reformların öğrencileri hareketsizliğe itmeye yeterli olacağını sanmıyorum. Tatilin gelmesi elbette ki bir gerilemeye sebep olacak, ama bu hareketi “kıramayacak“. Bazıları ne olduğunu açıklamaya uğraşmadan “Treni kaçırdık“, bazılarıysa “Şartlar olgunlaşmamıştı” diyecektir. Ama birçok militan anlayacak ki, yaşananları bir kazanıma, birikime dönüştürmek, teorik analiz yapmak, öğretim yılının başlangıcında tekrar bir eylemlilik için hazırlanmak gerek. Çünkü, hükümetin reformları nasıl olursa olsun, tatil dönüşü korkunç olacak. Ayrıca, yürüttüğümüz bu düzensiz, istenmeyen, iktidar tarafından kışkırtılan eylemden elde edilen deneyim sonbaharda başlayabilecek eylemi çok daha etkili bir hale getirebilir. Tatil öğrencilere bu 15 günlük kriz esnasında açığa çıkan şaşkınlıklarını açıklamaya çalışma, ne istediklerini, ne yapabileceklerini düşünme fırsatı verecektir. Üniversitede verilen eğitimin sisteme iyi entegre olmuş kadrolar değil de, devrimciler üreten bir “karşı-eğitim”e dönüştürülme ihtimaline gelirsek, bu bana biraz idealist görünen bir umut. Burjuva eğitim, reformlaştırılsa bile, burjuva kadrolar üretecektir. İnsanlar sistemin çarklarına dahil edilecektir. En iyi ihtimalle, iyi niyetli sosyalistlere dönüşecek, ama toplumsal işleyişi teminat altına alan çarklardan ibaret kalacaklar. Bizim amacımız, teknik ve ideolojik bir “paralel öğretim” yürütmeyi başarmak. Bu, sadece birkaç hafta sürecek bile olsa, üniversiteyi tamamen yeni temeller üzerinden ele almak demek. Bu arayışta, bizimle seminerlerde çalışmaya, “hoca” pozisyonundan vazgeçerek alanlarında bize katkıda bulunmaya hazır sol ve radikal sol hocalara çağrı yapacağız. Her fakültede işçi hareketinin sorunları, teknolojinin insan yararına kullanımı, makineleşmenin sunduğu imkânlar üzerine seminerler düzenleyebiliriz, tabii ki zorunlu ders şeklinde değil. Bütün bunlar teorik bir bakışla değil -bugün “teknoloji insanın hizmetinde olmalıdır” cümlesiyle başlamayan tek bir sosyoloji kitabı bile yok- somut sorular sorarak yapılacak. Bu öğretim elbette sisteminkine karşıt bir yönde olacak, bu yüzden de uzun sürebilmesi mümkün değil. Sistem hızlı bir tepki verecek ve hareketi düşürecektir. Ama önemli olan, kapitalist toplumun reformunu gerçekleştirmek değil, bu toplumla tamamen kopuşu sağlayacak bir deneyim ortaya çıkarmak; süreklilik arz etmese de başka bir ihtimalin varlığını sezdirecek bir deneyim: Hayal meyal bir şeyin farkına varacağız ve bu sönüp gidecek. Ama bu, böyle bir ihtimalin var olduğunu kanıtlamak için yeterli olacak. Sosyalist bir üniversite oluşturmak umudunu taşımıyoruz, çünkü bütün sistem değişmedikçe üniversitenin işlevinin aynı kalacağını biliyoruz. Ama sistemin iç bütünlüğünde kırılma anları yaratılabilir ve biz de gedikler açmak için bu anlardan faydalanabiliriz.

Sartre: Bu yaklaşım, öğrenci güçlerinin yapılanmasını engelleyen, “anti-kurumsal” bir hareketin kalıcı varlığını gerektiriyor. UNEF’i (Fransa Öğrencileri Milli Birliği, Fransa’nın en büyük öğrenci sendikası) sendika olmakla, yani mecburen kemikleşmiş bir kurum olmakla eleştirebilirsiniz.

Cohn-Bendit: UNEF’i, özellikle örgütlenme biçimlerinde, bir itiraz oluşturmaktan aciz olmakla eleştiriyoruz. Öğrenci çıkarlarının savunulması zaten çok problematik bir şey. Öğrenci “çıkarları’’ nedir? Öğrenciler bir sınıf oluşturmuyor. İşçiler, köylüler toplumsal bir sınıf oluşturuyor ve nesnel çıkarları var. Talepleri açık ve patronlara, burjuvazinin temsilcilerine sesleniyorlar. Ama öğrenciler? Onları “ezenler” kim, yoksa tüm sistem mi?

Sartre: Öğrenciler gerçekten de bir sınıf değil. Yaş ve bilgiyle ilişkileri üzerinden tanımlanıyorlar. Hangi toplumda olursa olsun, bizim hayalini kurduğumuz toplumda bile, öğrenci, tanımı gereği, bir gün öğrenciliği bitecek kişidir.

Cohn-Bendit: İşte tam da bunu değiştirmek gerekiyor. İçinde yaşadığımız sistemde deniyor ki, çalışanlar ve öğrenciler vardır. Böylece, akıllıca bile sayılabilecek bir toplumsal işbölümünde takılı kalıyoruz. Ama teknolojik ilerlemeler sayesinde en aza indirilmiş çalışma saatleriyle herkesin üretimde yer aldığı, bunun yanısıra öğretimine devam edebildiği başka bir sistem hayal edebiliriz: Üretken iş ve eş zamanlı eğitim sistemi. Elbette bazı özel durumlar olacaktır: Aynı anda başka bir faaliyette bulunarak ileri seviyede matematik veya tıp okumak zor. Tektip kurallar getirmek mevzubahis değil. Ama temel prensip değiştirilmeli. En başta öğrenci ve işçi ayrımını reddetmek gerek. Elbette tüm bunlar bugünden yarına olacak şeyler değil, ama bir şey başladı ve devamı mutlaka gelecektir.

Sartre: Eyleminizde ilginç olan hayal gücünü iktidara taşıması. Herkes gibi sınırlı bir hayal gücünüz var, ama büyüklerinizden çok daha fazla fikriniz var. Bizse öyle şekillenmişiz ki, neyin mümkün, neyin mümkün olmadığına dair kesin bir fikre sahibiz. Bir hocaya sorsanız, mutlaka şöyle diyecektir: “Sınavları kaldırmak mı? Asla. Belli düzenlemeler yapılabilir, ama kaldıramayız!” Neden? Çünkü hayatının yarısı boyunca sınavlara girdi. İşçi sınıfı sık sık yeni mücadele araçları tasavvur etti, ama her zaman içinde bulunduğu durumun şartlarına göre. 1936’da fabrika işgallerini keşfetti, çünkü seçim zaferini sağlama almak ve bundan faydalanmak için tek silah buydu. Bugünkü öğrenci hareketinin çok daha zengin bir hayal gücü var, Sorbonne’un duvarlarında okuduğumuz sloganlar bunu kanıtlıyor. Sîzlerden toplumumuzu bugünkü toplum yapan her şeyi yadsıyan, altüst eden, hayrete düşüren bir şey çıktı. Bunu mümkünler alanının genişletilmesi olarak adlandırıyorum. Vazgeçmeyin.

ÇEVİRİ: ALÂRA KUŞET

Kaynak: Bu söyleşi ilk olarak Express Dergisi’nin Aralık 2018-Şubat 2019 43 nolu sayısında yayınlanmıştır.

 

You may also read!

IMG_0213 web

Mısırın Tadı-Çetin Elmas

Mısır, temel bir gıda kaynağı ve kadim bir tarımsal ürün olmasının ötesinde günümüz küresel kapitalist gıda rejimine konu olan endüstri bitkilerinin

Read More...
mısır unu ile cilt bakımı

Mısır unu ile ne yapabilirsiniz? Mısır unu ile cilt bakımı

YÜZ İÇİN PEELİNG MASKESİ 1 tatlı kaşığı mısır unu, 1 tatlı kaşığı kil, yarım tatlı kaşığı el kremi ve

Read More...
La-rottura-che-connette

Antikapitalist Bir Feminizm Yükseliyor: %99 için Feminizm – Ceren Acer

Cinzia Arruza, Tithi Bhattacharya ve Nancy Fraser’in kaleme aldıkları %99 için Feminizm: Bir Manifesto kitabı; 21 Ocak 2017 tarihinde

Read More...

Mobile Sliding Menu