Göstergeler ve Makineler, “Giriş: Logos ya da Soyut Makineler”-Maurizio Lazzarato

In Çeviri, Devrim, Örgütlenme, Pencere, Politik Ekonomi
komsu

komsu

 “Arzunun altyapının bir parçası olduğunu söylemek, öznelliğin gerçekliği ürettiğini söylemekle aynı kapıya çıkar. Öznellik, ideolojik bir üstyapı değildir…”

(Félix Guattari, “Crise de production de subjectivité,” 3 Nisan 1984 Semineri)

 “Leninizm zamanında hükümet devrilmeliydi (sendikacılar ekonomistti, hainlerdi), iktidar Sovyetlere gitmeliydi; yani kısacası, bir fikir vardı, bir şey vardı. Ama şimdi, gerçekten de hiçbir fikir yok. Hiçbir şey yok. Makroekonomi fikri var, belli sayıda etmen fikri var. İşsizlik, piyasa, para, bütün bu soyutlamaların toplumsal gerçeklikle hiçbir alakası yok.”

(Félix Guattari, “Crise de production de subjectivité,” 3 Nisan 1984 Semineri)

1984’teki bir seminerde Felix Guattari, 1970’lerden beri Batı’yı etkilemekte olan krizin, ekonomik ve toplumsal bir krizden fazlası olduğunu, bunun bir öznellik krizi olduğunu iddia ediyordu. Guattari’nin iddiasını nasıl anlamalıyız?

Almanya ve Japonya  İkinci Dünya Savaşı’ndan tamamıyla tahrip edilmiş, uzun dönem işgal altında kalmış, hem toplumsal hem de psikolojik olarak kırıp geçirilmiş olarak “maddi varlıksız, ham maddesiz, yedek sermayesiz”[reserve capital] çıktılar. Ekonomik mucizeyi açıklayan şey nedir? “Şaşılacak bir “öznellik sermayesi”ni (bilgi, kolektif zeka, yaşama güdüsü vb. biçimlerinde bir sermaye) yeniden inşa ettiler. Aslını söylemek gerekirse, tahribatın kendisinde yeni tür bir öznellik icat ettiler. Japonlar özelinde, arkaik öznelliklerinin veçhelerini, onları toplumsal ve maddi üretimin en ‘gelişmiş’ biçimlerine çevirerek geri kazandılar. […] Maddi üretim, öznellik üretimi için bir tür sanayi kompleksini temsil etmektedir. Bunların bir kısmı çok çeşitli yaratıcı süreçlerin ortaya çıkmasını sağlarken, diğer bir kısmı da oldukça yabancılaştırıcıdır.”[1]

Kapitalizm “otomobil sanayiinin yeni seri arabaları piyasaya sürmesi gibi, (öznel) modeller piyasaya sürer”.[2] Kapitalist siyasetin temel projesi sahiden de ekonomik, teknolojik ve toplumsal akışların öznellik üretimiyle eklemlenişine dayanmaktadır. O kadar ki politik ekonomi “öznellik ekonomisi”ne özdeştir. Guattari’nin geçerli varsayımı, gözden geçirilerek mevcut durumlara uygulanmalıdır. İşe neoliberalizmin bu iki ekonomiyi birbirine eklemlemede başarısız olduğunu kabul ederek başlamalıyız.

Dahası Guattari, kapitalizmin sistemik krizleri önceden görüp onları Büyük Buhran’ı izleyen dönemde hakim hale gelen teçhizatlar ve koruma önlemleriyle çözme yeteneğini gözlemlemektedir.  Bugün kapitalizmin zayıflığı, öznellik üretiminde yatıyor. Bunun sonucu olarak, sistemik kriz ve öznellik üretimindeki kriz birbirine sıkıcı bağlılar. Ekonomik, siyasal ve toplumsal süreçleri, onlarla beraber gerçekleşen özneleşme süreçlerinden ayırmak mümkün değildir.

Neoliberal yertsiz-yurtsuzlaştırmayla [deterritorialization] beraber herhangi yeni bir öznellik üretimi meydana gelmedi. Neoliberalizm bir yandan da, önceki toplumsal ilişkileri ve onların özneleşme biçimlerini (işçi, komünist ya da sosyal-demokrat özneleştirme ya da ulusal öznellik, burjuva öznelliğini) imha etti. Neoliberalizmin (Foucault’nun ekonomik eylemin her türünde zorunlu olan öznel mobilizasyon yönetimiyle bağdaştırdığı) girişimciliği  teşvik etmesi de soruna bir çare olmamakta. Durum bunun aksidir. Sermaye her zaman piyasa ve şirketin ötesinde, bir girişimcininki dışında bir öznelliğe ihtiyaç duyagelmiştir. Çünkü her ne kadar girişimci, işletme ve piyasa ekonomiyi oluştursalar da toplumu parçalamaktadırlar.

Bir de uzun süredir, kapitalizmin durmadan baltaladığı toplumsal bağları korumayı hedefleyen, kapitalizm öncesi yerlere ve değerlere, çok eski değerlere ve dinlere; milliyetçilik, ırkçılık ve faşizm gibi ürkütücü modern özneleşmelere yapılan bu rücu vardır. Girişimci öznelliğin her yerde bulunuşu (bu her bir bireyi işletmeye dönüştürme güdüsünde belli olur), bugün birçok paradoksa neden olmuştur. Otonomi, inisiyatif ve her birimizden beklenen öznel aidiyet, yeni istihdam edilebilirlik normlarını ve doğrusunu söylemek gerekirse bir heteronomiyi tesis etmektedir. Aynı zamanda bireyin üstüne yüklenmiş eyleme geçme, inisiyatif alma ve riskleri üstlenme öğüdü, yaygın depresyona, çağımızın hastalığına, homojenizasyonu reddetmeye ve nihayetinde girişimci modelin bireysel “başarısı”nın sebep olduğu varoluş yoksunluğuna götürmektedir.

Nüfusun çoğu için ekonomik bir özne (“insani sermaye,” “kendiliğinin girişimcisi”[entrepreneur of the self]) olmak, düşen ücretleri ve gelirleri, güvencesizliği, işsizliği ve yoksulluğu, aynı bir şirket denge tablosunu tutar gibi idare etmeye zorlanmaktan başka bir anlama gelmiyor. Tekrarlanan “finansal” felakatlerin getirdiği kriz kötüleştiğinde kapitalizm, bilgi ya da enformasyon toplumu gibi retoriklerini, göz kamaştırıcı özneleştirmeleriyle (bilişsel işçiler, “sembol manipülatörleri”, yaratıcı söyletmeden-kendi başlayanlar[self-starter], ışık saçanlar) birlikte terk etti. Kriz, borcu ve onun tabi kılma biçimlerini borçlandırılmış insanın suretinde aşinalaştırdı. Şimdi sıkı çalışma, borç ve finans vasıtasıyla gerçekleşmesi beklenen bütün zenginlik vaatleri boşa çıkmış, sınıf mücadelesi, alacaklıların ve “tahvil” sahiplerinin korunmasına dönmüştür. Şu anki krizde, özel mülkiyet iktidarının kendini kanıtlayabilmesi için “üretim” ve “öznellik üretimi”nin eklemlenişi borca ve borçlandırılmış insana dayanmalıdır.

Açık ki olumsuz bir tabi kılmadan bahsediyoruz. Bunun en açık işareti, bilgi, eylem ve hareket akışlarının her ne kadar devamlı olarak talep edilseler de yalnızca baskıcı ve geriletici özneleştirmeye neden olmalarıdır. Hem suçlu hem de kendi payından sorumlu olan borçlandırılmış insan, neoliberal iktidar bloğunun ekonomik, toplumsal ve siyasal başarısızlıklarının, bizatihi devletin ve şirketlerin toplumun yansıttığı başarısızlıkların sorumluluğunu üstlenmek zorundadır.

Bu artık bir yenilik, yaratıcılık, bilgi ya da kültür meselesi değil, “çıkışları” vergi ödemeyi reddederek refah devletini yağmalamaya dayanan sermaye sahiplerinin “kaçışı” meselesidir. Bu suretle, üretim kavramının (hem ekonomik hem öznel) tekanlamlılığı [univocity], finansal krizin sadece ekonomik olmadığını, her bir bireyi mal sahibine, şirkete, hissedara çevirme güdüsünün Amerikan gayrimenkul piyasasının çöküşüyle karaya oturduğu neoliberal yönetimselliğin krizi olduğunu görmemizi sağlamaktadır.

Japonya, ülkeyi 1990’dan beri sarsmakta olan ekonomik krizi yeni bir öznellik modeli olmadan çözmenin imkânsızlığının iyi bir örneğidir. Dünyadaki diğer bütün ülkeler gibi Japonya da şimdi post-Fordist oldu. Oysa kendisini zenginleştiren Fordist “öznellik sermayesi”ni (tam istihdam, yaşam boyu iş, çalışma etiği vb.) yerinden etmede diğer bütün ülkelerden daha fazla sıkıntı çekmişti. Ekonomiye muazzam tutarlar sokmak yeterli değildir; bankaları istikrarlılaştırmak, emek piyasasını zayıflatıp istikrarsızlaştırmak, işçileri yoksullaştırmak büyümeyi sağlamak için yeterli değiller. Yeni toplumsal, ekonomik ve siyasal koşullara denk düşen, hem bu koşulların bilincinden çıkan hem de onlarla beraber sürdürülmeye elverişli bir öznellik oluşturulmalıdır. Bu anlamda Japon finansal ve ekonomik krizi, her şeyin ötesinde davranış yönetimine dair bir krizdir. Ekonomi ve öznellik el ele giderler.

“Sol” sendikalar ve partiler bu sorunlara hiçbir çözüm getiremiyorlar çünkü onların da önerecekleri herhangi alternatif bir öznellik yok. Halk, işçi sınıfı, emek, üreticiler ve istihdamın öznellik üstünde artık bir gücü yok, bunlar artık özneleşmenin ivmelendiricisi olarak iş görememekteler.

Bugünün eleştirel teorileri de, benzer bir biçimde, kapitalizm ve özneleşme süreci arasındaki ilişkiyi açıklamakta başarız kalıyorlar. Bilişsel kapitalizm, bilgi toplumu ve kültürel kapitalizm (Rifkin), ilişkiyi yakalayabiliyorlar ama bunu oldukça indirgemeci bir biçimde yapıyorlar. Bir yandan, bilgi, enformasyon ve kültür, “üretim”i oluşturan ekonomilerin çoğulluğunu kapsamakta oldukça yetersizler. Diğer yandan, bunların öznel avatarları (bilişsel işçiler, “sembol manipülatörleri”, vb.), “öznellik üretimine” katkıda bulunan çoklu tabi kılma biçimlerinden ve siyasal özneleşmeden yoksunlar. Krizin ortaya koyduğu üzere, sınıf mücadelesinin kaderinin, bilgi, enformasyon ya da kültürün sahalarında oynanmadığı gerçeği bu teorilerin üretim ve öznellik üretimi için hegemonik bir paradigma kurma iddialarını suya düşürmekte.

Bu teoriler üretim ve öznellik üretimi arasındaki ilişkiyi baştan savar biçimde ele alırken, Jacques Rancière ve Alain Badiou onu tümüyle yok saymaktalar. Onlara göre birinin diğeriyle hiçbir alakası yoktur. Bunun yerine, “ekonomi” ve “öznellik” arasında radikal bir ayrım görmeye ihtiyaç olduğunu iddia ediyorlar. Böylece ekonomist bir ekonomi kavrayışı ve düpedüz “siyasal” ya da “idealist” bir öznellik kavrayışı geliştiriyorlar.

Öznelliğin üretimi, uyumlulaştırılması ve denetimi için olan kamusal ve özel aygıtların, otoriteryenizmleri sadece kriz zamanlarında yoğunlaşan aygıtların, yükselişine rağmen Guattari’yle birlikte yine de öznelliğin özneleşme için bir zemin ya da araç olmadığında ısrar etmeliyiz. “Bu büyük bir kriz. Ne krizi? Benim görüşümce büyük bir kriz çünkü herkesin dilinin altında şu sorun var: Sıçtık, en azından bir din, bir fikir vardı elimizde! […] her şeyi böyle havada bırakamayız ki!”[3]

Ama öznellik üretimi kavramı neyi zorunlu kılar? Özneleşme, özellikle siyasal özneleşme derken kastımız nedir?

Kapitalizmde öznellik üretimi, Deleuze ve Guattari’nin toplumsal tabi kılma [social subjection] ve makinesel köleleştirme [machinic enslavement] aygıtları [dispositif] dedikleri iki yoldan çalışır.

Toplumsal tabi kılma bizi öznellikle donatır, bize bir kimlik, bir cinsiyet, bir beden, bir meslek, bir milliyet vb. tahsis eder. Toplumsal iş bölümünün ihtiyaçlarına karşılık olarak, bu yolla bireyselleşmiş özneleri, onların bilinçlerini, temsillerini ve davranışlarını üretir.

Ama bireyleşmiş öznenin üretimi, tamamıyla farklı bir süreçle ve öznelliğe tamamıyla farklı, öznesizleştirme vasıtasıyla ilerleyen bir tutunuşla birliktedir. Makinesel köleleştirme, bireyleşmiş [individuated] özneyi, özne öncesi ve özne üstü katmanlarda hareket ederek, bilinci ve temsiliyetleri parçalar.

Günümüzün eleştirel teorileri arasında (Badiou’nunkiler, bilişsel kapitalizm, Judith Butler, Slavoj Zizek, Rancière vb.) büyük ölçüde öznellik, özne, özneleşme, duyumsanabilirin dağıtımı [distribution of the sensible] meselesi öne çıkıyor. Ama kapitalizmin “makinesel köleleştirme”ler vasıtasıyla nasıl işlediğini göz ardı ediyorlar. Öyle görünüyor ki bu eleştirel teorisyenler, Marx’ın kapitalizmin makinesel doğası hakkında söylemek zorunda kaldığı şeyi gözden kaçırmaktadır: “Makineler sabit sermayenin en elverişli biçimi olarak belirirler. Sabit sermaye de, sermaye kendisiyle ilişkisi içinde gözönüne alındığı sürece, genel olarak sermaye içindeki en elverişli biçimdir.”[4]

Marx’ın zamanının aksine makinelerin hayatımızı işgal etmesi, “toplumsal sabit sermaye” diyebileceğimiz şeyi tesis ederek artık konuşmalarımıza, duymamıza, görmemize, yazmamıza ve hissetmemize “eşlik ediyor” oluşu bugün her zamankinden daha gerçektir.

Analizlerinde hiçbir yerde içlerinde “insan”ların ve “gayri-insan”ların birlikte şirketlerin, refah devletinin ve medya kümelenmesinin parçası olarak işledikleri bu teknik ve toplumsal makinelerle karşılaşmıyoruz. Rancière ve Badiou bunların üstünden tamamıyla atlamaktadırlar. Böylelikle eleştirel teori, makinelerin ve makinesel kümelenmelerin [machinic assemblages] görünmediği tek yer haline geliyor. Şimdi kapitalizm iki yönlü bir sinisizmi su yüzüne çıkarmaktadır: Bizi bireyselliğe ve yerleşik rollere (işçi, tüketici, işsiz, erkek/kadın, sanatçı vb.) tahsis eden, bireylerin içinde zorunlu olarak yabancılaştığı, “hümanist” sinisizmle bizi artık insan ve gayri-insan, özne ve nesne arasında ayrım yapılmayan kümelenmelere dahil eden “insansızlaştırıcı” sinisizm.

Bu kitap boyunca, “toplumsal tabi kılma” ve “makinesel köleleştirme” aygıtları arasındaki farkı ve bütünleyiciliği inceleyeceğim çünkü bu ikisinin kesiştiği noktada öznellik üretimi ortaya çıkmaktadır. Tabi kılma ve köleleştirme usulleri [modality] haritasının (kapitalizmin öznellik üzerindeki tutunuşundan bağımsız ve otonom bir özneleşme sürecine başlamak için bunlardan kopmamız gerekir), bunların üretim ve yaşam biçimi usullerinin izini süreceğiz.

Bu yüzden kapitalizmin ürettiği öznelliğin ve özneleşmelerin “makine”ye göre olduğunu anlamak elzemdir. Yalnızca “teknik makineye” göre değil aynı zamanda, ürettiği şeylerden biri de teknik makine olan “toplumsal makine”ye, Lewis Mumford’un değişiyle “megamakine”ye göre.

Öznellik üretiminin en önemli kapitalist kaygılardan birini oluşturduğu bir zamanda, siyasal ve varoluşsal bir kopuşun koşulları nelerdir? Devletin ve şirketin endüstriyel ve seri üretimini önleyebilecek öznellik üretimi araçları nelerdir? Mikro ve makro siyasetleri bir araya getirecek bir özneleşme süreci için ne gibi örgütlenme modelleri ve usulleri inşa edilmelidir?

1980’ler boyunca Michel Foucault ve Guattari farklı yollar izleyerek, öznellik üretiminin ve “kendilikle ilişki”nin [relation to the self] kuruluşunun, bugün hâlâ saplanıp kaldığımız kördüğümden çıkış yoluna işaret eden yegâne güncel siyasal sorular olduğu sonucuna varmışlardı. Her ikisi de kendi yollarından giderek iktidar ve bilgi ilişkilerine indirgenemeyecek yeni bir boyutu su yüzüne çıkardılar. Kendini konumlama ve varoluşsal olumlama (Guattari) olarak “kendilikle ilişki” (Foucault) (hem bir şeyden kaynaklanmak hem çekip çıkarmak  anlamında), bu ilişkilerden türemekteydi. Bununla birlikte öznel olan, bunlara bağımlı değildi. Foucault’ya göre, birinin “kendisiyle ilgilenmeyi” [care of the self] üstlenmesi, “güzel yaşam” ihtişamının peşinden koşmak anlamına değil de bir “varoluş estetiği”ne, ona denk düşen bir siyasetin çakışmasının arayışı anlamına geliyordu. “Başka bir dünya” ve “başka bir yaşam” sorunları beraberce, önkoşulu müesses adetlerden, alışkanlıklardan ve değerlerden bir kopuş olan, siyasal olarak angaje bir yaşamda baş gösteriyordu. Guattari’nin estetik paradigması da toplumsalın ve siyasalın estetikleştirilmesine değil, öznellik üretiminin, yeni bir siyasal eylem ve örgütlenmenin temel faaliyeti ve meselesi yapılmasına çağrıda bulunuyordu.

Özneleşme süreçleri ve bunların örgütlenme biçimleri, emek hareketinde her zaman önemli tartışmalara yol açmış ve “reformistler” ve “devrimciler” arasında kopuşlara ve ayrılıklara sebebiyet vermişti.

Emek hareketinin tarihi, onun meşgul olduğu “öznellik savaşları”nı (Guattari) görmeyi reddettiğimiz takdirde kavranamaz. “Paris Komünü süresince belli tip bir işçi öylesine mutasyona uğramıştır ki, burjuvazinin onun kökünü kazımaktan başka çaresi kalmamıştır. Paris Komünü’nü, tıpkı başka bir zamanda Protestanların Aziz Bartholomeus’ta yaptıkları gibi tasfiye ettiler.[5]

Bolşevikler, diğer şeylerin yanında Komün’ün yenilgisine de karşılık verecek, yeni tür bir militan öznelliğini icat etmeyi açıkça düşünmemişlerdi.[6]

Siyasal özneleşme süreçlerini “mikro-siyaset”i (Guattari) ve “mikro-fizik”i (Foucault) önplana alarak incelemek, makro-siyasal alana seslenmekten ve onu yeniden şekillendirmeyi gereksiz kılmaz.

Mesele ya/ya da meselesidir: Ya biri, kim olduğu önemli değil,  öznellik üretimi için yeni yöntemlerle, Bolşevik, Maoist ya da her neyse, ortaya çıkacak ya da kriz gittikçe kötüleşecektir.[7]

Guattari kendi yolunca, sadece Marx’a değil, Lenin’e de sadık kalmıştır. Tabi ki, Leninizmden çıkan öznellik üretimi metodlarının (parti, işçi sınıfının öncü olarak kavranışı, profesyonel devrimcilik), mevcut sınıf bileşimleriyle alakası yoktur. Guattari’nin Leninist deneyden muhafaza ettiği şey metodolojidir: “Sosyal demokrasi”yle bağları koparmaya, örgütsel öznellik biçimlerine uzanan siyasal bir yenilik için araçlar inşa etmeye olan ihtiyaçtır.

Öznellik üretimi “ekonomi”den ayrı tutulamayacağı gibi, “siyaset”ten de koparılamaz. Siyasal özneleşmeyi nasıl kavramalıyız? Bütün siyasal özneleşmeler, varoluşu etkileyen, bir öznellik mutasyonunu ve yeniden düzenlemesini zorunlu kılar. Rancière ve Badiou’nun kavramı kullandıkları şekliyle salt siyasal olamazlar.

Öznel mutasyon her şeyden önce söylemsel değildir. Asli olarak bilgiyle, enformasyonla ya da kültürle işi yoktur çünkü öznelliğin kalbinde yatan gayri-söylemin, gayri-bilginin, gayri-kültürlenmenin çekirdeğine tesir etmektedir. Öznel mutasyon, öncelikli olarak kendiliğin, ötekilerin ve dünyanın varoluşsal bir olumlanması ve tahayyülüdür. Kaldı ki yeni diller, yeni söylemler, yeni bilgiler ve yeni bir siyaset gayri-söylemsel, varoluşsal ve duygulanımsal billurlaşma temelinde tomurcuklanabilir.

İlk önce bu sorunu özgül bir bakış açısından inceleyeceğiz: Söylemsel olanın (hem dilde hem de bilginin, kültürün, kurumların ve ekonominin zaman-mekansal koordinatları içinde gerçekleştiren) gayri-söylemsel olanla, kendilik-üretiminin, kendilik-konumlandırmasının ve varoluşsal olumlama olarak devam ettirdiği paradoksal ilişki açısından inceleyeceğiz.

Kapitalizmin makinesel özelliğini yoksayan aynı eleştirel teoriler de, söylemsel olan ve varoluşsal olan arasındaki ilişkiyi sorunsallaştırmada başarısız oluyorlar. İşin aslı, birincisine, yani dile, siyasal alanda (Rancière), “üretim”de (bilişsel kapitalizm, Paolo Virno) ve öznenin kurulumunda (Zizek ve Butler) merkezi bir rol atfediyorlar.

Yapısalcılık ölmüş olabilir ama yapısalcı paradigmayı kuran dil bu teorilerde hâlâ canlı ve iyi durumdadır. Yeni “logosentrizm”in sınırlarını idrak edebilmek için bir adım geriye çekilip Guattari, Deleuze ve Foucault’nun 1960’lar ve 1970’ler boyunca geliştirdikleri yapısalcılık eleştirilerine dönmeliyiz. Eleştirileri, farklı yollardan da olsa; analitik felsefedeki ve Lacancı psikanalizdeki “dilsel dönüşüm”ü [linguistic turn] izleyen dönemde dilin siyasette ve özneleşme süreçlerinde oynadığı asli rolü alaşağı ettiler. Göstergelerin bu süreçlerde ve ekonomi içinde nasıl işlev gördüğünü daha iyi tatbik edebilmek için yeni bir semiotik teori ve yeni bir ifade teorisi ortaya koydular. Bilhassa, Guattari’nin semiotik teorisine döneceğiz. Guattari, her özneleşme sürecinin karışmış, gösteren, sembolik, göstergeleştirmeyen [asignifying] semiotik faaliyetlerine işaret ettiğinin hakkını verirken, göstergeleştirmeyen semiotik faaliyetlerin ekonomide, bilimde, sanatta ve makinelerde oldukları şekliyle kapitalizmdeki özgünlüklerini göz önüne alır.

Farklı gösteren, sembolik ve göstergeleştirmeyen semiotiklerin, kapitalist yersiz-yurtsuzlaştırmayı ve yerli-yurtlulaştırmayı [reterritorialization] çalıştırma ve denetlemedeki rolleri ve işlevleri nelerdir? Bunların özneleşme süreciyle olan ilişkisi nedir?

Guattari ve Foucault dilin diğer ifade biçimleri ve diğer öznellik formasyonları üzerindeki “emperyalizm”ini azletmekle kalmazlar. Farklı semiotiklerin kapitalist akışları ve öznellik üretimini yönlendirme ve denetlemedeki önemini vurgularlarken, bir yandan da kopuşun ve öznel yeniden dönüşümün koşullarını bir araya getirmek için hem dilin hem semiyotiğin ötesine geçmemiz gerektiğini iddia ederler.

Buna ilaveten, pragmatik linguistik ve varoluşsal pragmatik arasında, anlam üreten semiotik mantık ve varoluş ve siyasal kopuş üreten pragmatik arasında “kökten bir boşanma”yı (Guattari) sahnelediler.

İfade eyleminde [act of enunciation] (her yaratım eyleminde olduğu gibi) bir kendini-konumlama, kendilik-üretme gücü ve bir kendi göndergesini saklama kapasitesi vuku bulur. Bu gücün Saussurecü “konuşma”yla, Lacancı “gösteren”le ya da analitik felsefenin performatifleri ve söz eylemleriyle pek alakası yoktur.

Bir kendini-tesirleme [self-affection], kendini-olumlama ve kendini-konumlandırma gücü iktidar ve bilgi ilişkilerini, mevcut iktidarlara ve bilgiye karşı koyarak ikiye katlar. Kopuş için gereken koşullarla birlikte, siyasal özneleşme ya da kısacası özneleşme süreçleri için gereken koşulları sağlar. Kendilik üretimini yöneten kurallar, “hissedilebilir alanlar”ı kurup öznelliğin tekilleştirilmesiyle (Guattari), “başka bir yaşam”ın ve “başka bir dünyanın” ötekiliğini yaratarak (Foucault) icat edilen, “tercihe bağlı” ve süreçsel kurallardır. Bilişsel, linguistik ve enformasyonel metotlara ve paradigmalara değil; siyasal, etik-estetik yaklaşımlara ve paradigmalara –Guattari’nin “estetik paradigmasına ve Foucault “varoluşsal estetiği”ne yaptığımız başvuru bu yüzdendir.

Ancak öznelliğin mutasyonu, yeni varoluşun kristalleşmesi (Guattari) kararlılık kazandığı takdirde; ekonomik, linguistik, teknik, toplumsal ve iletişimsel akışlarla olan yeni bir ilişkiye teşebbüs edebiliriz.

Yeni bir söylem, yeni bir bilgi, yeni bir siyaset üretebilmek için adlandırılamaz bir noktayı, katıksız gayri-anlatı [non-narrative], gayri-kültür ve gayri-bilgi noktası katedilmelidir. Bu nedenle, üretimi bilgi üretimi olarak bilgi vasıtasıyla kavramak (totolojik) bir absürtlüktür. Yeniliğin ve yaratıcılığın teorileri olmaları beklenen bilişsel ve kültürel kapitalizm, enformasyon toplumu teorileri, “yaratım”ın ve “yeniliğin” meydana geldiği süreçleri anlamakta açıkça başarısızdırlar çünkü dil, bilgi, enformasyon ve kültür bu amaçlar için fazlasıyla yetersizdirler.

Siyasal özneleşmenin ortaya çıkabilmek için hakim göstergelemelerin askıya alındığı ve makinesel köleleştirmelerin sökülüp atıldığı anları katetmesi gerekmektedir. Grevler, mücadeleler, başkaldırılar ve isyanlar; kronolojik zamanın, tabi kılmaların ve hakim göstergelemelerin etkisizleştirilmesinin koptuğu, askıya alındığı anları oluşturur. O zaman saf, el değmemiş öznellikler görünmezler. Aksine gerçekleşmeleri ve yaygınlaşmaları, “üretim” ve “özneleşme” arasındaki ilişkiyi yeni bir yolla eklemlemesi gereken, yapıcı bir sürece bağlı olan odak noktaları, meydana gelişler, özneleşme başlangıçları görünür olur.

Peki ama krizin şiddetine tepki olarak küresel çapta yayılan mücadeleler, başkaldırılar, isyanlar ve grevler, kapitalizmden siyasal bir kopuşu kurmak için yeterli midir?

Deleuze ve Guattari’nin çalışmasında nakarat gibi karşımıza çıkan Sovyet Devrimi’nin analizi, sadece biçimsel olsalar bile güncel siyasal durumun sınırlarını anlamamıza yardımcı olan belli ferasetler sunmaktadır. Onların çalışmasında öznellik üretimi usulleri [modalities] siyasete tercüme edilir. Kapitalizmin hükmü altındayken, siyasal özneleşme süreçleri, hem ekonomik, toplumsal ve siyasal akışların içine girmeli hem de onlardan kopmalıdır. Bu iki faaliyet vazgeçilmezdir: Süregiden makinesel köleleştirmelerden ve öznellik üstünde sürdürülen toplumsal tabi kılmalardan başla ve her zaman kendiliğin hem icadı hem de kuruluşu olan bir kopuşu üret.[8]

“Devrim”, tarihten, yani ekonomiden, siyasetten ve toplumsal koşullardan, eş zamanlı olarak bu sebepleri ve koşulları terk ederken, yeni ihtimaller yaratarak püskürür. Paradoksal bir biçimde kökenini hem tarihten alır hem de ondan türemez.

Tarihsel bir yeniden inşa olarak değil de 68 Mayıs’ı sonrası mücadelelerin merceğinden bakıldığında “Leninist kopuş”un ayırt edici özelliği, farklı düzenlerin bir arada varoluşudur [coexistence]: Sebepler düzeni ve arzu düzeni (varoluşsal, söylemsel olmayan boyut), sebeplerin ve amaçların yönettiği “bilinçöncesi yatırımlar”ın düzeni ve kendilerine sebep olarak nedensellikteki bir kopuşu, yeni ihtimaller açmanın koşulunu alan “bilinçdışı devrimci yatırımlar”ın düzeni.

“Sebepler, amaçlar ve çıkarların yeraltındaki çalışmasının hazırladığı” böylesi bir açıklık, ancak başka bir düzenin vasıtasıyla, “amacı ve sebebi olmayan bir arzu”nun vasıtasıyla, gerçek halini alır.[9]

Devrimci ihtimal her zaman, gerçek haline getirdiği imkânsızlık tarafından ve bir sürecin, diğer referans sistemlerini dünyanın bir zamanlar kapandığı yerin ta kendisinde gizleyerek püskürdüğü olgusu tarafından tanımlanabilir. Bütün yaratımlarda (sanatsal, bilimsel ya da toplumsal olsunlar) olduğu gibi şeylerin olağan düzeninin askıya alınması ilk başta, öznelliği ve onun ifade biçimlerini, yeni bir öznelliğin koşullarını yaratarak etkiler. Bu süreç sorunsallaştırılmalıdır.[10]

Her ne kadar Leninist örgütlenme bugün, hem mümkün hem arzulanır değilse de, “nedensellikten kopuş”, şeylerin beklenir akışından dönüş, gerçek haline gelen imkânsızlık, öznelliğin örgütlenmesi ve dönüşümü, bütün devrimci hareketlerin yakıcı soruları olarak kalmaktadır.

Ve böylesi bir kopuşu mümkün kılan nedensellikler dizisindeki nesnel etkenleri… saptayabiliyorsak da, saptamamız gerekse de, Bolşevik grup,… güç ilişkilerinin öngörülen düzenini takip etmeyecek bir proleter devriminin dolaysız ihtimalinin farkındadır.[11]

Bugün, var olan krizde iş başında olan sebepler, amaçlar ve çıkarlar zincirini tanımlamak kolaydır. Seçenekler sonsuzdur. Eksik olan tam olarak devrimci eylemin nitelikleridir: “Nedensellikten kopuş”, “Leninist kopuş”ta olduğu gibi, halihazırda yürürlükte olan sebepler, amaçlar ve çıkarları zincirini takip etmekten fazlasını yapan bir siyaset icat etme ihtimali. Tutarlılık sorumluluğunu üstüne almak, kendi örgütlenme usullerini tesis etmek ve öznelliği dönüştürmek için devrimci olay, nedensellikle kopuşu içinde kendi yetiştiği toplumsal, ekonomik ve siyasal koşulları dönüştürmelidir ve Devletin, medyanın, gerici güçlerin vb. eylemlerini savuşturmalıdır. Öyle görünüyor ki siyasal hareketlerin gözünden kaçan, sürecin bu karmaşıklığıdır. Aslında zuhur eden, ardından da, makrosiyasal, yeniden üretilebilir ve genelleştirilebilir özneleşme usullerine önayak olamadıkları için bir o kadar hızlı gözden kaybolan siyasal deneylerin yaygınlığından bahsedebiliriz.

Sermaye de kendi açısından, onu demokrasiyi askıya almaya ve otoriter yönetim biçimlerini benimsemeye zorlayan “öznel” bir çıkmazın içindedir.

Günümüzdeki kriz, şu an sadece olumsuz ve geriletici tabi kılmaları (borçlu insan) üretmektedir ve kapitalizm, üretim ve öznellik üretimini birbirlerine eklemlemekten, sermaye sahiplerini korumaya ihtiyaç olduğunu yeniden ileri sürmek dışında acizdir. Krizin sonu çok yakındır. Hal böyleyken, umalım ki burada geliştirmeye niyetlendiğimiz teorik araçlar, krizi halihazırda tarihsel olarak nisbetsiz olan kapitalizme zıt olan, varoluşsal bir değişim olan siyasal özneleşmenin koşullarını kavramak için faydalı olsun.

1960’ların sorunu, bütün siyasal yenilikleri önleyen ve yeni siyasal öznelerle, siyaseti kavramanın ve onu ifa etmenin yeni yollarını (mikrosiyaset: genç işçiler, azınlıklar, kadın hareketi vb.) ablukaya alan, parti ve sendika canavarlarını alaşağı etmekti. Bugün parti ortadan kaybolmuş, sendikalar kapitalist mantığa tamamıyla uyum sağlamışken, indirgenemez özneleşme süreçlerinde temellenmekte olan makrosiyasal eylem ve onun örgütlenme biçimi, temel aciliyetli sorumuzun kalbinde yatmaktadır: “Ne Yapmalı?”

İngilizceden Çeviren: Mehmet Fahrettin Biçici

Düzeltmeler ve Tashih: Pınar Şenoğuz

Bu yazı www.hayalgucuiktidara.org alınmıştır.

13 Aralık 2014

[1] Bu giriş, The Making of the Indebted Man, trans. Joshua David Jordan (Los Angeles: Semiorext(e), 2012), Fransızca orijinali La fabrique de l’homme endette (Paris: Editionsd’Amsrerdam, 2011) [Borçlandırılmış İnsanın İmali: Neoliberal Durum Üzerine Deneme, çev. Murat Erşen (İstanbul:Açılım Kitap, 2014)] olan kitabımın yayınlanmasından sonra yazılmıştır. Diğer bölümler bahsi geçen kitabın yayınlanmasından önce yazılmıştır.

[2] Felix Guattari,(der.) Jean Oury, Felix Guattari ve François Tosquelles, Pratiques del’institutionnel et politique (Vigneux, France: Mattice editions, 1985) içinde, 65.

[3] Felix Guattari, La Revolution moleculaire (Paris: Union generale d’editions,1977), 95.

[4] Felix Guatrari, “La Crise de production desubjectivite,” 3 Nisan 1984 Semineri. <.http://www.revue-chimeres.fr/drupal_chimeres/files/840403.pdf>

[5] Karl Marx, Grundrisse, Selected Writings içinde, (der.) David Mclellan (Oxford: Oxford Universiry Press, 2000), 410.

[6] Felix Guattari, Pratiques de l’institutionnel et politique, a.g.e, 53.

[7] Ranciere ve Badiou’nün siyasal teorileri “öznellik türlerini” analiz etme becerisinden yoksundur çünkü bu yazarlar için tek bir özneleşme süreci vardır ve Grek polis’iyle,  antik Roma’daki köle isyanıyla, Fransız, Rus ya da Çin devrimleriyle, ya da 68 Mayıs’ıyla uğraşmak arasında bir fark gözetmezler.

[8] Felix Guattari, “La Crise de production de subjectivire,” a.g.e.

[9] Ranciere ve Badio’nün siyasal teorileri basitçe, öznel ve siyasal kopuşu, sınıf bileşimiyle ve onun köleleştirmeleri ve tabi kılmalarıyla eklemlemekten acizdir.

[10] Gilles Deleuze and Felix Guattari, Anti-Oedipus, (çev.) Robert Hurley, MarkSeem, ve Helen R. Lane (Minneapolis: Universiry of Minnesota Press, 1983), 378.

[11] Bkz. kitabım Experimentations politiques (Paris: Editions Amsterdam, 2009)’ın ikinci bölümü. Bu bölümde kopuş sorusu, siyasal hareketlerin yükselişiyle ilişki içinde incelenmektedir.

You may also read!

Jean Dieuzaide L’Equipe, Vieira de Leiria, Portugal, 1954.

Hafızayı Geri Çağırmak-Mazhar Süyük

‘Sınıf Çözümlemelerinin Med Cezirleri, Marks, Weber ve Ötesi-Özgür Narin’ üzerine bir değerlendirme İçinde yaşadığımız kapitalist düzenin kendisi ile devam

Read More...
92825619

Birleşik Bir Emek Hareketi İçin İşçi Meclislerini Tartışıyoruz…

Birleşik Emek Koordinasyonu Girişimi olarak, ortak bir dert ve fikir etrafında yan yana geldik ve geçtiğimiz hafta bir bildiri

Read More...
escher red ants

Diyalektik Materyalizmin Mini Politik Tarihi-Mustafa Cemal

Politik öykü Engels’in diyalektiği, “diyalektik materyalizm” başlığı altında ilkeleştirmesiyle başlar. İlk kez Anti-Dühring (1878) adlı çalışmasında önerilmiş bu ilkeler

Read More...

Comments are closed.

Mobile Sliding Menu