Duygulanımsal Emek Bileşeni – Jason Read

In Çeviri, Emek, Sınıf Mücadelesi
emotional labor 2

 «Otonomist Marksizmin » ürettiği onca kavram, getirdiği yenilikler ve yaptığı müdahalelerin içinde, belki de en iyi bilineni, otonomist hipotez tabir edilendir. İlkin Mario Tronti tarafından geliştirilen ve Micheal Hardt ve Antonio Negri tarafından tanıtılan fikir, esasen, direnişin sömürüyü öncelediği ve onu önden şekillendirdiğidir. Söz konusu hipotezin ne kadar cazip olduğunu söylemeye bile gerek yok; her yerde sermayeyi veya İmparatorluk’u değil sömürü ve hakimiyet yerine yaşayan emeği ve çokluğu görmemizi mümkün kılmaktadır. Ancak, böylesi bir hipotezin sınırları de aşikar; bu “hipotezi” basitçe, direnişin her yerde hazır ve nazır oluşuna; her yerde hazır ve nazır olduğu kadar kudretsiz de olan bir ayaklanmaya denk tutmak da kolaya kaçmak olacaktır. Alternatif olarak, farklı ve belki de daha analitik, siyasi bir iddiadan ziyade kavramsal bir sorundan başlamayı önereceğim.  Kapsamlı bir biçimde, sınıfın toplumsal, teknolojik ve siyasi bileşimi, işin yapısı, bunun emir-komuta ve hiyerarşiyle ilişkileri, yine sınıfın siyasi ifadesi, iltisakı ve antagonizmasının incelenmesi olarak tanımlanabilen “sınıf bileşeni” kavramından…

Sınıf bileşeni otonomist hipotez tabir edilen bu kurama karşı değildir.  Aslında, yalnız otonomist hipotez vasıtasıyla sınıf bileşeninin mümkün olduğu söylenebilir.  Ancak direnişin dinamiklerini tanımak suretiyle siyasi bileşeni görmek, sınıfı inşa eden unsurların geçirdiği değişimlerin arkasındaki mücadeleyi tanımak mümkündür. Bu, en azından Marx’ın Kapital’ine kadar geri götürebileceğimiz bir okumadır.  Kapital’de, makinelerin fabrikaya girmesi gibi teknolojik gelişmeler, pekala, mücadele ve direnişe bir yanıt olarak anlaşılabilir.  Marx’ın da dediği gibi, “1830’dan beri yapılan bütün yeniliklerin tarihini, salt sermayeye, işçi sınıfının isyan etmesine karşı silahlar sunması açısından ele almak mümkündür.” Sınıf bileşeni, otonomist hipotezin, muazzam bir savaş veya Manişeist bir ikilikten gayrı bir şey olarak ele alınmasını sağlamaktadır. İşçi sınıfı mücadelesi, emeğin toplumsal ve teknolojik koşullarını şekillendirmektedir; bu da nihayetinde yeni bir çatışmanın kaynağı haline gelmektedir. Antonio Negri’nin de yazdığı üzere, “Ne zaman yeni bir yapı inşa edilse, yeni bir antagonizma da inşa edilir.” Otonomist direniş hipotezi, olay olarak inşayı yapının karşısına yerleştirmek suretiyle bunu zaruri olarak hayata geçirir ve şekillendirir.

En önemlisi, sınıf bileşeni, post-otonomist düşüncede görülen felsefi ve siyasi değişimlerin de yeniden sahnelenmesine mahal verir, ki söz konusu değişimler, bizzat emeğin ve toplumun geçirdiği dönüşümleri görmenin etkisiyle geliştirilmiştir.  Bu değişimler, duygulanımlar, arzu ve bilgi üzerinden öznelliğin, söz konusu inşanın analizine eklenmesi suretiyle tanımlanır ve keşfedilir. Böylece, bunlardan birini vurgulamak için, post-otonomist düşüncenin, emeğin siyasi, toplumsal ve teknik bileşenine “duygulanımsal bileşenin” eklenmesi olarak ifade edilebileceğinizi söylemek mümkündür. Duygulanımsal emek bileşeni, “duygulanımsal emekten” ayrıdır. “Duygulanımsal emek” terimi, Hardt ve Negri (ve diğerleri) tarafından, daha geniş “maddi olmayan emek” sahasının belli bir alt kümesini tanımlamak için kullanılır ve duygusal haller, bakım, refah, arzu vs. bakım işi üzerinden en temel varoluş koşullarının sağlanması açısından ve kendilik hissi ve anlayışı üzerinden öznelliği üreten emektir. “Bakım işi” üzerine feminist yazın da bu tür emeğin, bilhassa da gündüz bakım evlerinde ve huzurevlerinde uygulandığı haliyle, kadın olmanın doğal vasfı, öğrenilen değil verili bir şey olarak görüldüğünden değersizleştirildiğini bizlere hatırlatmaktadır. Duygulanımsal emek, bizleri, yeniden üretim ve üretim, öznellik ve üretim koşulları arasındaki istikrarsız sınıra sokar.

Ancak, duygulanımsal emek bileşeni derken, “duygulanımsal emekten” daha kapsamlı bir şeyden; bütün emek süreçlerinde, üretilen ne olursa olsun, incelenebilen bir şeyden bahsediyorum. Duygulanımsal emek bileşeni, her tür emeğin, duygulanımlar ve arzular üretme ve bunların yeniden üretimi içerisinde konumlanma biçimine atıfta bulunmaktadır. Bu yüzden, Paolo Virno’nun, verili bir tarihi momentin “duygusal tonu” tabir ettiği şeye yakındır. Virno’nun, bu bağlantının kuramsallaştırılma ihtiyacını tanımlarken ifade ettiği üzere, “Üretim ve etik; yapı ve üst-yapı; emek sürecinde görülen devrim ve hislerde görülen devrim; teknoloji ve duygusal ton; maddi gelişme ve kültür arasındaki dolayımsız tesadüf alanının kavramsallaştırılmasıdır bu.” Bu ton, ancak, sınıf bileşeni üzerinden, emeğin teknolojik, siyasi ve toplumsal koşulları vasıtasıyla anlaşılabilir: bu bileşenin etkilerinden biri olduğu kadar koşullarından da biri, yeniden üretiminin elzem bir vasfıdır. Virno’nun argümanı, direnişin ve tabiyetin, büyük ölçüde, duygulanımsal ton vasıtasıyla yaratıldığı; bu gündelik alanda, sınıfın inşa edildiği ve çözüldüğüdür. Virno’nun analizi, mevcut konjonktüre ilişkindir; ki bu, rastgele ve yarı zamanlı çalışmanın beraberinde getirdiği giderek artan kırılganlık hissinin yanı sıra üretim sürecinde anlama gücü ve bilginin giderek daha fazla rol üstlenmesi üzerinden tanımlanır; her ikisi, kaygı ve siniklik üzerinden tanımlanan bir duygulanımsal hal yaratmaktadır.

Burada, niyetim Virno’nun konjonktür incelemesine yönelmek değil ama duygulanımsal emek bileşenine dair incelemenin genel koşullarını geliştirmek üzere ona da geri döneceğim. İlk olarak, “dolayımsız tesadüf,” içkinlik veya içkin nedensellik olarak anlaşılabilir. Ekonominin etkisi gibi görünen şeyin, diyelim duygulanımsal kaygının, bir neden, onun işlemesinin bir koşulu olarak anlaşılmasıdır bu. İkinci olarak, Virno, bu duygulanımsal bileşenin kavranmasını mümkün kılan az sayıda felsefi öncül olduğunu iddia eder: duygulanımlar veya duygular, genellikle, ekonomide veya siyasette görülen değişimlerden kopuk, özel bir mevzu olarak görülür. İstisnalar da mevcuttur elbette; örneğin genç Marx’ın yazılarında, hislere, “varlığın ontolojik doğrulaması” olarak atıfta bulunulur, ki bu nokta, arzunun ve öznelliğin yeniden yapılandırılmasında paranın gücüne dair bir iki atıfla sınırlıdır. (Maalesef hiç geliştirilmeyen) bu iki önerinin ötesinde, duygulanımları, basitçe kendini ifade biçimi veya kurucu ve bireysel değil de toplumsal olarak düşünmeye dair esas öncüller, Spinoza ve Heidegger’dir. Heidegger’in genel kaygı kavramına ve post-fordist bir ekonomide boş konuşma ve merakın önemine dair Virno ilginç şeyler söylemektedir ama Heidegger’i bir tarafa bırakıp Spinoza’ya değineceğim.

Spinoza, Virno için merkezi bir figür değildir ama elbette Negri’nin yakın zamanlı düşüncesi için öyledir. Bunun da ötesinde, Spinoza, otonomist geleneğin dışında, Althusser ve Deleuze’den tutun Frédéric Lordon ve siyasi ekonomiye Spinozist bir eleştiri getiren Yves Citton gibi çağdaş düşünürler için temel felsefecilerden biridir. Bu geniş literatürün tamamını incelemeye kalkışmadan, duygulanımsal emek bileşenine dair bir kuramın kaçınılmaz referans noktaları olarak Spinoza düşüncesinin pek çok vasfını ayrıca ele almak mümkündür. İlk olarak, conatus vardır; her bir tikel şeyi tanımlayan çaba. İnsan yaşamı düzeyinde, öznellik olan bu conatus, arzudur, kişinin varlığını sürdürme çabasıdır. Öyleyse, arzu kurucudur; bir dünya kurar. Bu arzu, temelden atomist gibi görünebilir: kişinin varlığını muhafaza etmekle ilgilenmesi…  Spinoza, Hobbes’tan neoliberal ekonomistlere kadar artık çoktan aşina olduğumuz bu tarz bir alakayı tersyüz eder. İlk olarak, her türlü finalizm anlayışını, her türlü önden verili iyiyi, hatta kendini-muhafaza etme anlayışını bile bu çabadan ayrı tutar; conatus’un telos’u yoktur. “Hiçbir şey için, onun salt iyi olduğunu düşündüğümüzden çaba göstermediğimiz, hiçbir şeye salt bu yüzden irade göstermediğimiz, hiç bir şeyi salt bu yüzden istemediğimiz veya arzu etmediğimiz açıktır,” demektedir. Arzu koşulludur; şeylere dair duygulanımlarımız, imgelerimiz ve kavramlarımız tarafından şekillendirilir. Neşe ve üzüntüden başlamak üzere bu duygulanımlar, edimde bulunma kudretimde görülen artışlar ve azalmalar, zaruri olarak ilişkiseldir; aşk ve nefret, kendisine yönelik veya karşı çaba gösterdiklerim, başlı başına, başka ilişkilerden ve tarihlerden etkilenmektedir. Arzu söz konusu olduğunda, benim çabamın merkezinde, başkalarıyla ilişkimden gayrı bir şey yoktur; bütün bireyselleşmeler birey-ötesidir. Başka bir ifadeyle, beni bireyselleştiren şey, bana mahsus çabam, nefretimi ve sevgimi, umutlarımı ve korkularımı kuran ilişkiler üzerinden gerçekleşir.

Bu iki ilkeyi, yani arzunun kurucu tabiatını ve bireyselleşmenin birey-ötesi koşullarını temel fikirler olarak ele aldığımızda, Spinoza’nın düşüncesi, duygulanımsal emek bileşenine yönelik bizlere ne sunmaktadır? Spinoza’nın öyle emek kuramı gibi bir şeye sahip olmadığını belirtmekte fayda var. Bu sınırın faydası da olabilir, araçsal veya teleolojik boyutlarıyla, bir öznenin, bir nesne üzerine, belli bir amaca dönük işi olarak bir emek kuramının olmayışı, Spinoza’nın genel bir kurucu ontoloji üzerine düşünmesini mümkün kılar. Spinoza’nın belirttiği üzere, “Hiçbir şey yoktur ki, tabiatından bazı etkiler kendini takip etmesin,” ki bu, siyaset ve insan tarihine uygulandığında, tahayyülün ve aklın üretken tabiatı üzerine düşünmemize mahal veren genel bir önermedir. Negri’nin de Tractatus Theologico-Politicus’da peygamberlik ve kutsal metinler üzerine söylediği gibi, “Tahayyüle dayanan etkinlik, ontolojik bir konum kazanır; elbette peygamberliğin hakikatını onamak için değil, dünyanın hakikatini ve insan ediminin olumluluğunu, üretkenliğini ve toplumsallığını perçinlemek için.” Tahayyül, dünyayı inşa eder. Negri’nin okumasında, Spinoza’nın emek kuramına sahip olmayışı, çalışmasının daha bir çağdaş olarak görülmesini sağlar: Spinoza’yı, duygulanımsal emek, pek çok bağlantı ve çağrışım inşa etmek suretiyle duygulanımlar tarafından duygulanım üretimi üzerine düşünen öncülerden biri olarak görmek mümkündür. Yahut, Negri’nin de Spinoza üzerine, kısa süre önce yayınlanan makale derlemesinde dediği üzere, “Spinoza’yla beraber, üretim kuvvetleri, üretim ilişkilerini üretir,” arzunun, aklın ve tahayyülün pratiği, toplumun yapısını üretir.

Öyleyse, Spinoza’dan bir “duygulanımsal emek” düşünürü çıkarmak mümkündür de duygulanımsal emek bileşeni ne durumdadır? İlk olarak, Frédéric Lordeon ve André Orlean’ın çalışmalarını takip edecek olursak, kapitalizmde emeğin doğrudan bir nesne için çaba göstermek olmadığı aksiyomundan işe koyulmak gerekir; aktif olarak şu veya bu arzulanan eşyanın peşine düşmekle iştigal etmiyoruz; bunun yerine her türlü nesneyi elde etme amacı olarak paranın peşindeyiz. Duygulanımsal emek bileşenine dair her türlü düşünce, bu ilksel ayrımdan yola çıkmalıdır: etkinliğin yani çabanın, eşyadan, yani nesneden ayrılması… Öyleyse, sermayede, bizzat etkinliğe kayıtsız kalma meyli vardır; belli bir etkinliğin amaçları, anlamından; belli iyi ve kötü; tam veya eksik yönelimlerinden koparılmıştır (bu noktada, Spinoza’nın, bu terimleri, kendilerine mahsus aşkın anlamlardan koparsa da, yeniden pratikle, tek mümkün zeminleri olarak projelerle ilişkilendirmediğini hatırlatmak gerekir). Ne kadar kendimizi, duygulanımsal olarak, her hangi bir tikel mesleğe bağlasak, imkanımızı ve ilişkilerimizi geliştirsek, kendi neşemizin nedeni haline gelsek de, para arzusu söz konusu olduğunda, bu ikincildir. Para, ortak bir duygulanımdır; mümkün bütün neşeler, sevgiler ve arzuların genel muadilidir. Öyleyse, emek sürecinin merkezinde, kendi etkinliğime dönük sevgim ve sonuçları arasında duygulanımsal bir ayrım mevcuttur. İkincisi, paraya bağlanan sevgi, kapitalist yaşamın belirsizliği tarafından yoğunlaştırılır. Yaptığım ne varsa, parayı mümkün kılması üzerinden kıymetlidir; işbirliği ve teknolojik gelişim değişkenleriyle değişen bir koşuldur bu. Bu belirsizlik veya kırılganlık, ki her ne kadar ancak şimdilerde bunca rağbet görse de, her daim kapitalizmin bir parçası olmuştur bu, para arzusunu artırır, ki bu, kısmi-sonsuz bir arzu nesnesi konumundan kaynaklanmaktadır. Zaman veya zamanın belirsizliklerinin tahayyül edilmesi, Spinoza’nın Etik’inde mühim bir rol oynamaktadır: belirsiz bir gelecek yerine mevcut bir iyiyi tercih etme eğilimim, insanoğlunun “iyiyi görme ama kötüyü eyleme” eğilimini açıklamaktadır. Paranın yani genel muadilin kısmi-ebediliği, diğer şeyler, başkalarının arzusu, hatta kendi etkinliğim, emeğim bile belirsizken, bir arzu nesnesi oalrak kesin kalışından kaynaklanmaktadır. Duygulanımsal emek bileşeni, belli bir anda, bu iki kutbun, nasıl değerlendiği veya değersizlendiği, bizzat emek etkinliğinde ne kadar neşe arandığı veya para arayışında ne kadarının bulunduğudur.

Etkinlik ve bu etkinliğin nesnesi; emek ve para arasındaki duygulanımsal ayrım, kapitalizmde emeğin jenerik koşuludur ve kapitalizm de tarihsel dönüşüme tabidir. Taylor’laşma ve emek sürecinin parçalanması ve “beş dolarlık günle” beraber Fordizmden tüketim toplumuna, kapitalizmin tarihi, paraya dönük duygulanımsal bağları, emeğe dönük bağların ve yatırımların üzerine koymanın tarihidir.  Bu da, emeğin parayla “değiş tokuşunun,” kendine ait neşeleri, kudreti ve imkanıyla emeğin para karşısında değersiz kılındığı bir duygulanımsal ekonomi tarafından mümkün kılındığı anlamına gelmektedir. Şimdide katlandığım üzüntü, kudretimdeki azalma, satın alabildiğim gelecek olan haz fikriyle mümkün kılınmaktadır. Bunun eşdeğeri ve karşıtı, korkunun, kemer sıkmanın, esnekliğin ve kırılganlığın duygulanımsal ekonomisidir. Para, bu ekonomide de merkezîdir ama arzunun, tüketim mallarının, tatillerin ve reklam fantazilerinin parası değil, belirsiz bir dünyada güvenliğin, yemeğin ve barınmanın tek imkanı olan paradır. Bunlar iki uç vakadır ama Spinoza’ya göre, korku ve umut hiçbir zaman birbirinden ayrılamaz. Her iki durumda da, yaşayan emek, ki salt iş değildir bu, kişinin yaşamı ve etkinliğidir, değersizleşir; ancak değiş tokuş edildiğinde değerli bir şey olarak görülür. Bu kutupta da, arzu edilen bir nesneye ulaşma uğruna değersizleştirilen onca saat ve zahmetle belirsizlik karşısında kişinin etkinliğinin değersizleştirilmesi arasında bir fark, duygulanımsal bir fark mevcuttur. Ivor Soutwoood ve diğerlerinin iddia ettiği üzere, çokça övülen esneklik, genellikle, piyasanın talepleri karşısında hepten edilgenlikten başka bir şey değildir: işin içeriğine, yapılması gerekenlere, kurulacak toplumsal ilişkilere vs. mutlak bir kayıtsızlıktır ama biçime, kendini adamaya, her daim erişilebilir olmaya vs. taahhüttür. Hızlıca özetleyecek olursak, mevcut konjonktürde, yani neoliberalizm ve kemer sıkma politikalarının birleşiminde, korku, iş güvensizliği vs. koşulları, arzu nesnelerine dönük bütün bir söylem ve imgelem üzerinden yeniden değerlendirilmektedir: güvensizlik, özgürlük, bağın olmayışı şeklinde satılmakta; bağlar, bağımsızlık olarak satılmaktadır.

Duygulanımsal emek bileşeni, bütün emek koşullarının, üretim biçiminde bütün tikel konjonktürlerin, umudun, korkunun, neşenin ve üzüntünün üretimi ve yeniden üretimini barındırma; bunların salt etkinlik ve burada altını çizdiğim üzere parasal ödül boyunca değil, aynı zamanda, toplumsal ilişkiler, yoldaşlık ve işbirliğinin verdiği neşe ve siyasi ilişkiler; üzüntü ve hiyerarşiye karşı duyulan haset boyunca da dağıtılma biçimidir. Bu haliyle, o da, (klasik) sınıf bileşiminde incelenen siyasi ve teknolojik dönüşümler karşısında dönüşüm geçirmektedir. Etraflıca bir araştırma, bu duygulanımsal bileşenin, “duygulanımsal emek” dahil olmak üzere diğer boyutlarla kesişimlerini incelemelidir. Ancak, yazımı bitirirken, hala havada kalan bir soruyu sormak niyetindeyim. Soru havada çünkü burada özetlediğim her iki “bileşenin” de yani umudun, tüketim malı umudunun hakim olduğu bileşenin ve korkunun hakim olduğu bileşenin ortak noktası, devrimci arzu eksikliğidir; her ikisi de, verili emek pratiklerinin, iş ve yaşam zamanının, salt değiş tokuş edilmek için varolan bir şeymişçesine kabul edilmesine dayanır. Her iki durumda da, para, korku veya umut nesnesi olarak hakimdir (ama genellikle ikisinin bir karışımıdır). Öyleyse, soru, umudun paraya değil alternatif bir geleceğe yöneldiği, şimdinin güvensizliğinin, uysallıktan başka bir şeye neden olduğu devrimci bir duygulanımsal bileşenin nasıl kurulacağıdır. Yanıta, duygulanımsal bileşenin her iki kutbunda da, yani emek ve para kutuplarında da, birey-ötesiliği tanıyarak başlayabiliriz. İlki, yani emek için, bu aşikardır; emeğin (belki giderek daha fazla) indirgenemez bir toplumsal boyutu vardır ama bu para için o kadar da geçerli değildir, ki Marx’ın da iddia ettiği üzere, insanoğlunun yabancılaşmış toplumsal kabiliyetidir para. Parayı arzu ettiğimde, arzum, aynı zamanda, sadece başkalarının arzusu olan şey değil; bir duygulanım iletişimi olarak, söz konusu başkalarıyla edimlerimi koordine etme arzusudur, bir özerklik arzusudur da, ancak bu her daim çoktan kapitalist toplumun düzensizliğince tehdit edilmekteidr. Para, insana insandan daha faydalı olan başka bir şey olmadığını öne süren temel fikre uygunsuz bir fikirdir. Bu yüzden, duygulanımsal emek bileşenini dönüştürmek demek, emeğin toplumsallığını dönüştürmek demektir. Bu, edilgenliğin edilgenliği, yalıtılmışlığın yalıtılmışlığı doğurduğu bir döngü olarak görülebilir ancak bu döngüden çıkma yolu, onu kesintiye uğratma koşulu, bizzat duygulanımlarda, gündelik varoluşumuzun koşulu olan umutlarda ve korkularda yatmaktadır. Bu duygulanımları anlayabilirsek ve bu anlayışı başkalarına aktarabilirsek, paranın altında yatan umut kadar korkuyu da görebilirsek, onları da dönüştürme noktasına erişebiliriz.

Çeviren: Öznur Karakaş

Son Okuma: Aylin Çakı

Bu çeviri ilk olarak www.hayalgucuiktidara.org sitesinde yayınlanmıştır.

11 Ocak 2015

You may also read!

Erdal Eren Evrensel

Hindistanlı gençlerin seslendirdiği Erdal Eren marşının hikayesi – Ekim Kılıç

12 Eylül faşist cuntası tarafından yaşı büyütülerek idam edilen genç komünist Erdal Eren, idamının 40’ıncı çeşitli etkinlikle anılıyor. Bu

Read More...
Erdal Eren

Gençlik Erdal Erenleşti – Balkan Düzgün

16 Temmuz – 1 Ağustos 1983 tarihleri arasında Danimarka’nın Roskilde kentinde   ‘6. Uluslararası Anti-Faşist Anti-Emperyalist Gençlik Kampı’ düzenlenir. Bu

Read More...
photo6014624544817526051

Operasyonlarınızla UNUTTURAMAZSINIZ!

Devrimcilere karşı yapılan operasyonlar, kapitalist sömürü ve baskı düzeninin dümenini elinde tutan AKP-MHP faşist bloğunun ne yönetememe krizini, ne

Read More...

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Mobile Sliding Menu