Diyalektik Materyalizmin Mini Politik Tarihi-Mustafa Cemal

In Açık Seçki, Alet Çantası, Diyalektik
escher red ants

Friedrich-Engels-002Politik öykü Engels’in diyalektiği, “diyalektik materyalizm” başlığı altında ilkeleştirmesiyle başlar. İlk kez Anti-Dühring (1878) adlı çalışmasında önerilmiş bu ilkeler şunlardır:

  1. Niteliğin niceliğe, niceliğin niteliğe dönüşümü.
  2. ‍Karşıtların birbirine geçmesi‍.
  3. ‍Olumsuzlamanın olumsuzlaması‍.

Diyalektik materyalizmin tarihi bundan sonra neredeyse tümüyle ilkeler üzerinde oynamak yoluyla yazılacaktır. Diyalektiğin ve hatta Marx’ın dışlanmasının yolunu açan revizyon, sonuncu ilke üzerinde olmuştur.

Stalin, 1936 yılında sosyalizme geçildiğini açıklar açıklamaz, devrimi gerçekleştiren bolşeviklerin çoğunun ölümle veya sürgünle tasfiye edildiği iki yıl süren “Büyük Temizlik” hareketine girişti. Diyalektiğin revizyonu, bu dönemin bitiminde yayınlanan Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm başlıklı broşürde geldi (1938). Stalin, Engels’in üçüncü ilkesini, olumsuzlamanın olumsuzlanmasını silmiş, ‍ilke sayısını dörde çıkarmıştı‍.

Joseph Stalin, 1949

  1. Doğada bağlantısız ve belirlenimsiz bir şey yoktur
  2. Doğa sürekli bir devinim ve değişim halindedir
  3. Nicel değişiklikler nitel değişikliklere götürürler
  4. İçsel çelişkiler doğadaki her şeyin özünde vardır.

Yeni eklenen birinci ilkeye göre, fenomenler atomik değildir, birbirine bağlı ve koparılmaz bütün oluştururlar. Üçüncü ilke kaldırıldığından geçmişini olumsuzlamış bu bütün, artık olumsuzlanmayacaktır. Stalin’in dördüncü ilkesine göre, karşıtlar mücadele halindedir, ama aynı nedenle, değişme ancak dereceli olabilir. Stalin bunu ‍Marxçılık ve Linguistik‍(1950) adlı makalesinde şöyle gerekçelendirir: “Soyvet sistemi dil gibi yapılanmıştır,” ihtiyaçlara göre yeni kelimeler türetilir ve hatta gramer değişiklikleri olur, ama “sıçramalara” yer yoktur; tarımın kolektifleştirilmesi eski burjuva sistemini yıkan bir devrim olmasına rağmen iktidarı devirerek yapılmamıştır. İki yıl sonra, SSCB deki Sosyalizmin Ekonomik Problemleri’nde yeni bir terim getirerek daha açık yazar; eski ve yeni arasındaki çelişki artık “antagonistik,” yani biri varsa diğeri yok biçiminde olmayacaktır, artık değişme sıçramalı değil derecelidir. Böylelikle, sıçramalı ve sıçramasız iki tür niteliksel geçiş teorisi ortaya atmış olur. Z. Medvedev’in, Bilinmeyen Stalin adlı kitabında, Stalin’in Hegel dersi aldığı, ama bir kaç ay sonra, “Fransız devrimine karşı aristokratik bir tepki” olduğu gerekçesiyle bıraktığı yazılıdır. Böyle yapmasaydı, bu iki geçişin Hegel’in mantığında bulunduğunu ve bu ikisinin birliğinin ölçü olduğunu görme fırsatını bulurdu.

İtalyan komünist Gramsci’nin bu felsefi müdahalelere karşılık vermeye ömrü yetmeyecektir. Yandaşları temizlenen Troçki ise, katledilmesinden bir yıl önce (1939) yazdığı Materyalist Diyalektiğin Alfabesi makalesine bakılırsa bu tartışmadan habersizdir. Gariptir, bu yıllarda Avrupa’da yeni Hegelciliği başlatan ve olumsuzlamanın olumsuzlanmasını benimseyen Kojeve, Marxist olmamasına rağmen Stalin hayranıydı: Lenin=Stalin formülüne Alexsandre Kojevegöre, Stalin, tarihi sonlandıran çağın Napolyonuydu ve gerçekleştirdiği temizlik, Jakoben temizliği gibi “tek yol” idi. Kojeve’nin Hegel’i öznelliğe indirgediğini ileri süren Althusser ise tersine, öznenin veya bireyin, bütünün dışa vurumu olduğunu savunmuştur. Peki, özneye özgül işlevini bütünün verdiği görüşü veya bireyin bütünün taşıyıcısı olduğu tezi, Stalinin ilk ilkesiyle akraba değil midir? Althusser, dönemin birbirini sosyal faşist, sosyal emperyalist, polis, casus, vb., terimlerle paranoyak suçlama geleneğine uyarak, politik temizliğin komutanı Yudanov gibi konuşur, ona göre Hegel burjuva gericisidir. Zaten Marx da diyalektiçi filan değildir; olumsuzlamanın olumsuzlaması yaklaşımının, yani Hegel’in, Marx’ın çalışmalarında giderek silindiğini yazar. Marx’ın Spinoza’yı bilmeden Spinozacı olduğu tezini ortaya atar. Lenin ve Felsefe adlı kitabında Lenin’i tersyüz eder: Lenin’in, 1933 yılına kadar bastırılmayan Felsefe Defterleri başlıklı çalışmasında geçen, “Marx’ın kapitalini anlamak için Hegel’in mantığını anlamak şarttır” tezini, “Kapitali iyice çalışmadan ve anlamadan Hegel’i anlamak olanaksızdır” teziyle değiştirir. Ortaya çıkardığı Marx’ı anlamayan Lenin ve kendini bilmeyen Marx tablosu, Althusser’e şunları söyletir: “Felsefe, teorik biçim altında yapılan politik müdahaledir.”

Mao-Tse-tungStalin’e tepki on yıl sonra Çin’den geldi. Mao 1962 yılında yaptığı bir konuşmasında şöyle diyordu: “Stalin‘in birinci ilkesinde, her şey baştan, açıklamasızca birbirine bağlıymış gibi konulmaktadır. Stalin karşıtların mücadelesi ilkesini dördüncü sıraya almış, ama bunların birliğinden söz etmemiştir. Stalin’in “özdeşlik” anlayışına göre, “savaş ve barış, burjuva ve proleterya, yaşam ve ölüm gibi fenomenler arasında özdeşlik olamaz, çünkü bunlar kökten birbirine karşı ve dışlayıcıdır. … Bu yaklaşım tümden yanlıştır.” Ama politika bir kez daha amansız müdahalesini yaptı. Görünene bakılırsa, “olumsuzlamanın olumsuzlanması Lenin’in diyalektiğidir” diyerek Stalin’in revizyonuna karşı çıkan, onu alaycı sözlerle aşağılayan Mao da dönüşüme uğradı. Kültür devriminden iki yıl önce, 1964’de dar bir gruba yaptığı konuşma kaydından, Engels’in ilkeleştirmesini problemli bulduğunu, “olumsuzlamanın olumsuzlanması diye birşey yoktur” dediğini öğreniyoruz. Savını desteklemek için “İlksel bir toplum köleci bir toplumla iç içe yaşayabilir mi?” diye sorarak verdiği örnek de Stalin’inkine benzerdir. Bir yıl sonraki konuşmasında, Engels’in başlattığı diyalektiği ilkeleştirme girişimlerini tümden reddedeti; diyalektiğin tek temel ilkesinın “karşıtların birliği” olarak “çelişki ilkesi” olduğunu ileri sürdü.

Louis AlthusserMaocu Althusser, bu ilkeyi nasıl kullanacağını bilmeden repertuarına almıştır. Bu bakımdan belki asıl Maocu Adorno’dur diyebiliriz, çünkü Adorno, arı çelişkiyi felsefesinin özü yapmış, Stalin’in birinci ilkesine ve genel olarak her türden özdeşliğe karşı çıkmıştır. Nitekim Zizek de Adorno’nun bu tutumunun Mao’unun yaklaşımıyla uyumlu olduğu görüşündedir. Adorno, Marx’ın anlaşılması için ne Althusser gibi Spinoza’ya ne de Kojin ‍Karatani ‍gibi Kant’a gönderir. Olumsuzlamanın olumsuzlaması olarak özdeşliğin yerine, kendisi özdeşlik oluşturmayan yeni bir ontoloji, “negatif diyalektik” önerisi ileri sürer. “Hegel’in felsefesi, devrimin cebiridir” diyen Herzen’den sonra çok şey olup bitmiştir. Adorno’ya göre, faşistlik ve Nazilik dahil her türden totaliter yönetim biçimininin teorik babası Hegeldir ve Hegel’in aklına uyan Marx, onun deyişiyle, yalnızca bir “sosyal Darwincidir.”

Hegel’in metinleri üzerinden özenli bir temellendirme kaygısını ne Althusser’de ne Adorno’da bulabiliyoruz (Karatani’de mikro düzeyde de olsa var). Olgulardan yola çıkarsak, “resmi” Nazi filozofu A. Rosenberg’in Hegel hakkında, bizim “kanımızdan” değildir, dediği yaygınca bilinir. Faşizm veya tekçilik (Italyanca, Fasci) için durum karışık görünüyor, ama çok değil. Mussolini’nin eğitim bakanlarından filozof G. Gentile Hegelcidir, ama bakın nasıl bir Hegelcilik. Bir Marxçının tereddütsüz söyleyeceği gibi, Gentile’ye göre toplumsallık bireye içkindir, “insan bireyi yalıtık atom değildir.” Ama buradaki toplumsallık, Beni Biz ile, Bizi tek adam ile özdeşleyen bir indirgemeye uğratılmıştır. Eğitim Reformu başlıklı kitabında şöyle yazmış: “Her bireyin onunla bütünleştiği ve özdeşleştiği,” tüm insanlığın çıkarını bilen ve ona göre davranan “tek adam.” Gentile Hegel’i bu yüzden liberallikle suçluyor; Hegel’in savunduğu “evrensel birey hakkı,” ona göre Hegel’in devlet teorisiyle uyumsuzdur. Aslında bu liberal Hegel, gençlik arkadaşı Marxist ve Hegelci filozof Croce’den başkası değildir. Hegel’in Mantık’ını okumuş tek bolşevik olan Lenin’in liberal Yeni Ekonomi Politika’sı ile parayı yasaklayan, şehirleri boşaltan Maocu Pol-Pot’un faşist politikası bu bağlamda karşılaştırılabilir. Anlaşılan o ki, politik figürler ve bu figürlerin yukarıdan belirlediği felsefi akımlar, Hegel’i, sanki yatıp kalkılması hoş, ama evlenilmesi uygunsuz yosma gibi algılamışlar. Bir örnek de Rus prensi anarko-komünist Kropotkin’dir, diyalektiği olumlar, ama devletçiliğinden ötürü Hegel’e sırt çevirir. Karşıt örnek, Mussoli’nin fikir ve esin kaynağı diye bilinen devrimci-sendikalist Fransız G. Sorel‘dir. Kropotkinin yaşıtı Sorel, Marx’ı fazla Hegelci olmakla eleştiriyor, çünkü ona göre Hegelcilik “işçi hareketini pasifleştirmektedir.” Bir o yana bir bu yana yalpalama kural olmuştur, öyle bir kendi içine kapanan dönem yaşanmıştır ki, Hegel üzerine iki kitap yazmış Marcuse bile diyalektik mantığı ortaya koymayı amaç edinememiştir.

Dört Boyutlu Mantık

Hegel’in ünlü çember metaforu, tüm felsefesinin simgesi olmakla kalmaz, bizzat diyalektik mantık çember mantığıdır. Bunu anlamak şöyle dursun, tam da bu yüzden Hegel’e idealist denmiştir. Bana göre bu çember ilkin Möbius çemberidir. Kağıt bir şeridi alır iki ucunu öylece birleştirirsek halka veya silindir biçimini elde ederiz. Ama şeridi, ortasından 180 derece bükerek iki yüzünü birleştirirsek ortaya çıkan şekil, aslında karşıt iki yaka içermesine rağmen, Escher’in resminde görüldüğü gibi karıncanın üzerinde kesintisizce yürüyebildiği tekyüzlüdür. Karıncanın dönerek ilerlediği kapalı bir eğri olarak bu kontur topolojik açıdan bir çemberdir. Tekyüz, karşı yakaları birleştirmekle, devinimi içerisine alan mantıksal bir kategori olur. Tekyüz, “sevimsiz” olumsuzlamanın olumsuzlanmasıdır, yani olumsuzu olumlu yapan “sihirli güçtür”. Her şey doğarken ölümün tohumunu taşır, dolayısıyla yaşam karşıtıyla (tekyüzlü) birliktir. Ölümün olumsuzluğunu içerisinde taşımasına rağmen olumludur, ama tam da bu yüzden sonludur. Ve tersine, ölüm yeni bir yaşama giriştir, yani yaşamla (tekyüzlü) birliktir. Bu iki Möbiusun birliği dört boyutlu Klein şişesidir. Buna “Hegel Şekli” diyorum. Hegel’in “çemberlerin çemberi” dediği dört boytlu çember budur. Ama bu birlik de çelişkilidir, çelişkinin çözümü yeni bir çelişki üretir ve onun çözümü başka bir çelişkiyi. Kategoriler böylelikle evrilerek devinir; örneğin nicelik niteliği izler, öz ancak bu ikisinden sonradır. Diyalektik mantık bu nedenle “ancak kendini eleştirerek işleyebilen mantıktır.” Öte yandan evrimsel bir düzenlenişle birbirine bağlanan kategoriler başlangıçsız ve bitişsiz dört boyutlu bütünün aşamalarıdır.

Escher_antsBu bir canlı mantığıdır.Cansızın mantığı veya biçimsel mantık, ya A ya değil-A mantığıdır. Örneğin uzam ve zamanı kesin olarak ayırır ve ikisinden birini asıl tutar. Oysa eytişim (spekülatif) mantığına göre bunlar kopuk değildir, tersine uzam-zaman ve zaman-uzamın birliğinin momentleridir. Uzam zamana ve zaman uzama geçer ve kategorilerin evrilmesi tam da bu çifte geçişin sonucudur. Bu düşünceye en yakın duran metafor, Engels’in ortaya atıp sonra vazgeçtiği “spiraldir.” Lenin bunu sahiplenmiş, ama Hegel’in çember metaforuyla ilişkilendirmeyi denemişti: Ölümünden sonra yayınlanan Diyalektiğin Sorunları makalesinde (1915), “bilginin çemberler serisinden oluştuğunu… doğru çizgi değil, eğri izlediğini” yazmış.

Çapraşık yazım stili yüzünden Hegel bir derece sorumlu tutulabilir, ama diyalektiğin düz fiziksel karşıtlığa indirgenmesine yol açan, öncelikle dört boyutlu karakterinin anlaşılmamasıdır. Buna bağlı olarak ikincisi, çifte geçiş ve kategorilerin evrimi dikkate alınmamıştır. Hegel’in kayıp mantığı ön varsayımsızdır, başka bir anlatımla her ayrılık temellendirilmek zorundadır, ayrı yanların teki baştan ötekinin aleyhine seçilip bırakılamaz. Alışılagelenin tersine, asıl böyle bir keyfiyet idealleştirmedir, devinimi durdurduğundan her türden idealizmin köküdür. Karşıt kategoriler rastgele değil, evrimlerindeki yerleri içerisinde konumlanırlar. Karşıtlıkları keyfine göre seçip sonra bunların antagonizmasını veya birliğini ileri sürmek bıktırıcı bir safsatadır.

Marx, Engels’e gönderdiği bir mektubunda, Hegel’in yöntemini, genel okuyucu için bir kaç sayfada anlatmak istediğini söylüyor (1858). Böyle bir metin yazılamamıştır, ama daha kötüsü şudur: Marx onbeş yıl sonra, Kapital’in ikinci baskısına önsözünde (1873) hem “diyalektiğin genel işleyiş biçimini ilk kez” (üstelik) bilimsel olarak Hegel’in ortaya koyduğunu ve kendisinin onun öğrencisi olduğunu yazıp hem de Hegel’i idealist olarak niteleyerek, kendi diyalektik yönteminin Hegel’inkinden “yalnızca değişik değil, onun tam karşıtı” olduğunu söylemekle ardıllarını şizofrenik bir kararsızlığa terk etmiştir. Engels’in diyalektiği ilkeleştirme girişimi, Marx’ın ricasını yerine getirerek, bu bulanıklığı gidermek amacıyla yapılmıştır, ama Engels, diyalektiği “evrensel iç-bağıntıların bilimi” olarak tanımlarken içi dıştan, evrenseli tikelden kopararak biçimsel mantığa döndüğünün farkında değil gibidir. Oysa Hegel’in gerçekliği bir yana, tini öte yana koymadığı Ansiklopedi’deki şu sözlerinden bile biraz olsun belli değil midir:

“Gerçeklik ve ideallik, sıkça birbirinin karşısında özerk bir çift belirlenim gibi alınır, gerçekliğin dışında bir de ideallik vardır denir. Oysa ideallik, gerçekliğin dışında ve ondan ayrı bir şey değildir, tersine ideallik kavramı, ancak gerçekliğin doğruluğu olarak dile getirilebilir.” (Hegel’in Kayıp Mantığı, sy. 140: Ansiklopedi, §96)

Burada gerçekliği, tikellik veya bireyin yerine, idealliği ise tümellik veya toplumun yerine koyarsak, Marx’ı Spinozacı yapan yapısalcı Althusser’in ve Marx’ı sosyal Darwinist yapan tikelci Adorno’nun gafleti de gözükebilir. Aslında problem farkedilmiş, bu ayrılığın dogmacı taraflarını “kaba materyalizm” ve “felsefi idealism” terimleriyle sınıflayarak kurtulmaya çalışılmıştır, ama boşuna; tek yanlı gerçeklik veya materyalizm vurgusu, ta başından mantığı bir yana bırakıp yalnızca bir ontoloji oluşturma yoluna sokmuştur. İncelenirse Stalin’den Mao’ya verilen örnekler hep bu karakterdedir. Toplumun tek-adama, diyalektiğin tek-ilkeye indirgenmesine farkettirmeden yol veren bu tutumdur.

Eytişim mantığı, indirgemeciliğe karşıdır: Ne dinci Mussolini faşizmine ne de ateist Pol-Pot faşizmine, ne Ayn Rand’ın bireyciliğine ne de Max Stirner’in egocu bireyselliğine yol verir. En güzel yaşam, Nazım’ın sözleriyle, herkesin “bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeş” olduğu yaşamdır veya Hegel’in sözleriyle “ortaklaşma ve bireyselliğin tek bütünde tamlıkla birleştiği yaşamdır.” Eytişim mantığınının özü budur. Bu mantığın üzerine eğilmek, Marx ve Hegel’in devlet dahil çeşitli görüşlerinin mantığı bakımından ne ölçüde tutarlı ve haklı olduğunun sınanmasından çok daha önemlisi, olanın yerine ne konulmalı, ne yapılmalı, nasıl yaşanmalı sorusunun yanıtlanması için zorunludur.

You may also read!

Jean Dieuzaide L’Equipe, Vieira de Leiria, Portugal, 1954.

Hafızayı Geri Çağırmak-Mazhar Süyük

‘Sınıf Çözümlemelerinin Med Cezirleri, Marks, Weber ve Ötesi-Özgür Narin’ üzerine bir değerlendirme İçinde yaşadığımız kapitalist düzenin kendisi ile devam

Read More...
92825619

Birleşik Bir Emek Hareketi İçin İşçi Meclislerini Tartışıyoruz…

Birleşik Emek Koordinasyonu Girişimi olarak, ortak bir dert ve fikir etrafında yan yana geldik ve geçtiğimiz hafta bir bildiri

Read More...
EAST GERMANY - CIRCA 1978: A stamp printed in East Germany shows image of Joseph Dietzgen (d. 1888), the Marxist philosopher, circa 1978

“Diyalektik Materyalizm,” İdeoloji ve Revizyonizm-Jason Devine

Başka bir yerde yaygın olarak savunduğum gibi, Marksizm’in felsefesi olarak ‘diyalektik materyalizm’ mevcut değildir. Nitekim Marx’ın Joseph Weydemeyer’e

Read More...

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Mobile Sliding Menu