Devrimi Örgütçüler Yapar-Rodrigo Nunes

In Açık Seçki, Ağ Örgütlenmesi, Çeviri, Devrim, Dikey Örgütlenme, Militan, Örgütlenme, Örgütlenme Stratejileri, Yatay Örgütlenme
a4

Güncel ödevin çokça merkezilemiş bir partinin tesisi değil de kitlelerin kendi kaderlerini tayin edecekleri yolları bulmak olduğu bir zamanda şayet Leninizmden bahsetmek hâlâ bir anlam ifade ediyorsa, analitik grupların kalıcılığını sağlamak için kitlelerin kendiliğindenliğine ve yaratıcılığına bel bağlayamadığımız içindir ki, hâlâ Leninist olmamız icap etmektedir. Félix Guattari,“La causalité, la subjectivité, l’histoire” (1966/1967

Bu makaleye önce “Lenin’den (Hâlâ) Ne Öğrenebiliriz” adı verilmişti ve bir uyarıyla başlıyordu: “Bu metni daha önce okuduğunuzu düşündüğünüz için mazur görüleceksiniz, ama lütfen okumaya devam edin.” Sonunda, bunun bile yeterli olmadığına karar verdim; başlıkta “Lenin” adının olması, bazı okuyucuların okumayı bırakmasına neden olabilirdi. Bu küçük hikâye, Lenin isminin, aidiyet ve dışlama emaresi olan bölgesel bir işaretçi olarak ne ölçüde işlev görebileceğini göstermektedir; ama aynı zamanda, kendilerini “anti-Leninist” olarak tanımlayan insanların da burada söylenenlerin çoğunu pekâlâ kabul edebileceğine dair inancım düşünüldüğünde, bu bölgeciliğin bize neyi ıskalattığı hakkında da bir şeyler söyler.

Lenin’in bir aziz gibi nasıl daima haklı olduğunu bir kez daha yazmaktansa ya da onun düşüncesini tek bir kıssadan hisseye indirgeyecek bir iddiada (“partiyi inşa et”) bulunmaktansa, bu metin ona bir dev olarak değil, eşitimiz olarak yaklaşmayı önerecektir. Ne kudretli bir partinin ya da devletin kurucusu ne de hep galip gelen bir devrimci, her zaman doğru kararı veren usta bir taktikçi olarak; daha az önemli olmasa da daha alelâde ve bizden biri, bir örgütçü olarak yaklaşmayı önerecektir ona. Yani deneyimini, 19. yüzyılın sonları ve 1905 Rus Devrimi’ni izleyen kargaşa yılları boyunca gizli öğrenci ve işçi çevrelerindeki bütün o farklı alanlarda gösterdiği eylemcilikten ve aynı zamanda 1900’den 1903’e kadar İskra’yı çıkarma, dağıtma çalışmalarından elde eden biri olarak; yalnızca parlamentoda ve legal basında yapacakları müdahalelere odaklanmak isteyen Rus Sosyal Demokrasi’sindeki kişilere karşı canını dişine takarak 1908’den 1912’ye kadar mücadele eden biri olarak; sadece “entelektüel liderler tarafından pek takdir görmeyen” yeraltı faaliyetindeki “asli unsurların” ilgisini kazandığı için değil, aynı zamanda örgütçülere “sınırsız güven telkin eden romantik bir lider imgesi” sağladığı için kendisini partide “praktiki’nin [örgütçülerin] idolü” olarak kabul ettiren biri olarak.[1]

Öyleyse Lenin, daha deneyimli olsa ya da deneyimi eşsiz bir deneyim olsa da, bugünkü emsalleri gibi bir örgütçüdür. Her halükarda, siyasal bir iş olarak insanlarla konuşmaya, beceri ve altyapı paylaşımında bulunmaya, soyut fikirleri açık mesajlara, eylemlere tercüme etmeye, ajitasyona, eğitime, kampanyalara büyük saygı duyan; büyük sonuçların çok çaba sarf etmeden gerçekleşmesinin muhtemel olmadığı konusunda net bir anlayışa sahip ve çoğu zaman göze çarpmayan ağır işleri yapmayı huy edinmiş birisidir.[2]

Ancak bu bizi yine de standart bir Lenin resminden çok uzağa götürmeyebilir. Odağın siyasi faaliyete yönelmesi ile siyasal tasavvurunun özü, başkalarını örgütlemekten, işçilere “dışarıdan” bilinç getirerek, nihayetinde devrimin gerçek kahramanları olması gerekenlerin yerine kendilerini ikame edecek adanmış eylemcilerden oluşan bir parti oluşturmaktan mürekkep bir Lenin imgesi mükemmel bir biçimde uyum içindedir.  Parti ve parti liderinin halkın üzerinde kuracağı bir diktatörlükten başka bir yere varamayacak bir tasavvurdur bu. Bu bağlamda, “devrimi örgütçüler yapar” sözü, insanların kendi yöntemleriyle yapacakları devrimin aksine, “bizim istediğimiz devrimi örgütçülerin yukarıdan yapması gerekir” cümlesinin kısaltması gibi görünecektir. “Örgütlenme” de, bu durumda, “Ne Yapmalı?” sorusunun belalısı “kendiliğindenlik” mefhumunun tam zıddı olarak arz-ı endam edecektir.

Fakat “örgütlenme” ve “kendiliğindenlik” gerçekten karşıt mıdır? “Kendiliğinden” bir eylemin nasıl gerçekleştiğini düşünün. Bir insan bir diğeriyle konuşur, o diğeri de bir başkasıyla, o da başkasıyla konuşur; sonra birdenbire bir fikir ortaya çıkar ve muhtemelen henüz hiç kimse dile getirmemiş olsa da dolaşıma girmiştir artık. Bir toplantı çağrısı yapılır, orijinal fikir sunulur, kimileri ayrılır, diğerleri fikrin kusurlarına dikkat çeker, sonunda birileri yeni bir fikir önerir; kısa bir metin hazırlanır, yeni bir toplantı çağrısı yapılır vesaire. Örneğin de gösterdiği gibi kendiliğindenlik, çok sayıda insanda aynı anda aynı davranışın baş göstermesi anlamına gelmez, her zaman bir yerde başlar ve her daim onu örgütleyen bazı insanlar vardır. Bu insanların her zaman aynı insanlar olması gerektiği anlamına gelmeyeceği gibi, onu üstün bireylerin dehasına bağımlı hâle de getirmez. Bu konuda düşünmenin en iyi yolu muhtemelen hâlâ Gabriel Tarde’ın mikrososyolojisidir: yeni bir şeyin ortaya çıkması belirli bireylerce öne sürülen “buluşlara” gereksinim duyar, ancak bu buluşlar halihazırda ortalıkta mevcut olan eğilimlerin yeniden terkip edilmesinden başka bir şey değildir.

Öyleyse, nasıl olur da kendiliğindenliği örgütlenmenin karşısına koyarız? Tam olarak, sıklıkla parti figürü tarafından temsil edilen bir iç/dış ayrımını varsayarak. İşçilerin kendi başlarına yaptıkları ne kadar örgütlü olsa da “kendiliğinden”dir; ancak eğer inisiyatif partiden gelirse, “dışarıdan” geldiği için kendiliğinden olamaz. İşin garip yanı, onu aşırı parti müdahalesi ve denetimi ile ilişkilendirerek nihayetinde “örgütlenmenin” adını kötüye çıkaranların Bolşevikler ve takipçilerinin olması da pekâlâ mümkündür. Bu imayı takip edersek eğer, “kendiliğinden” olan şey, hiyerarşi ve manipülasyon olmadan, organik ve yatay olarak, kendi içinden gelişen, insanların çıkarlarını ve arzularını gerçekten ifade eden şey olur; “örgütleme” işi ise dışarıdan gelmek zorunda olan, dolayısıyla da bir uzman, bir lider, aydınlanmış bir öncü, “başkaları adına konuşma saygısızlığına” karşı bağışıklık kazanmış biri olarak kendini üstün gören birinden beklenilecek bir şey hâline gelir.[3] Bu nedenle “örgütlenme” isteği “Leninist”tir ve sakınılacak ve suçlanacak bir şeydir. Her bireyin yalnızca kendini temsil etmesi gerekliliğiyle benzer biçimde, kişinin yalnızca kendi dolaysız toplumsal grubunu örgütlemesi meşrudur; fakat kişinin kendi grubunu örgütlemesini bile başkalarını örgütlemek olarak değerlendirerek işi sınırına götürürsek, kişi yalnızca kendini örgütleyebilir hâle gelecektir.[4]

Ancak, iyi bilindiği üzere, organik ve yatay olarak gelişen şeylerde de “örgütçüler”e rastlanabilir. Çoğu zaman örgütçülerin, bir toplumsal grubun dışından gelerek ilişkiler kuracağı, ne yapılabileceğine dair önerilerde bulunacağı doğrudur. Ancak fikirleri, grubun çoğu üyesinin fikirleriyle uyuşmuyorsa ya da güvenilmez bir izlenim yaratırlarsa (fazla ihtiyatsız, fazla temkinli, manipülatif), bu fikirler rağbet görmeyecek, bunları hayata geçirecek araçlara erişemeyeceklerdir. Öte yandan, eğer birisi sosyolojik anlamda bir gruba “ait” olmadığı hâlde, önerileri o grubun üyeleri tarafından gönüllü olarak kabul ediliyor ve faaliyetlerinin bir parçası haline getiriliyorsa, bu faaliyet kendiliğinden olmayacak mıdır? Sonucu etkilemeyen toplumsal arka plandaki bu farkın dışında, yukarıda tarif edilen “kendiliğinden” süreçten ne farkı vardır ki bunun?

O halde “kendiliğindenlik” ile “liderliğin” farklı derecelerde iç içe geçtiğini kabul edersek, harici örgütçünün insanlara kendi iradeleri veya çıkarları (çıkarları olarak değerlendirdiğimiz şeyler) hilafına, hileyle ve zorla bir şeyler yaptırdığı durumlarda ortaya keskin bir ayrım koyabiliriz ancak. Ancak bu ayrım tersinde, harici örgütçünün eylemlerinin kınanamayacağı ve hatta “kendiliğinden” sürecin parçası olarak kabul edilebileceği durumları tanımlamamıza da izin verir: insanları aksi takdirde yapamayacakları bir şeyi, bilinçli olarak yapmayı seçip ve kendi eylemleri olarak üstlenerek yapmaları için motive ettikleri durumlar. Peki, bu insanlar bu fikri kendi toplumsal gruplarına mensup diğer kişilere ilettiklerinde, onlar da örgütçü olmazlar mı? Bu anlamda, “devrimi örgütçüler yapar” ifadesi “bazı insanların inisiyatif alması gerekir” ifadesinden çok da fazla bir şey ifade etmeyecektir.

Buradaki temel fark açık ki, insanları icbar edecek araçları kullanmak veya kullanmamak, bunlara sahip olmak veya olmamak arasındadır; Clastres’in tabiriyle, güçlü ve zayıf liderlik arasındaki farktır.[5] Bu nedenle örgütlenmenin reddi, zayıf liderliğin değil, ancak güçlü liderliğin reddi olarak mazur görülebilir, zira kim birini, başkalarının kendi eylemleri olarak sahiplendiği bir eylem rotasını geliştirdiği için suçlayabilir ki?[6] Bu reddedişi güdüleyen şey de “parti gibi” olma korkusuysa, aslında insanların güçlü bir parti gibi olmaktan korktuğu anlamına gelir bu. Burada ironik olan ise, bu korkunun genellikle orta halli bir güç durumunda değil, basbayağı güçsüzlük durumunda ortaya çıkmasıdır. Bu da biraz, bir şeyi çok iyi yapmaktan korktuğunuz için onu yapmayı tamamen reddetmeye benzer. Tabii gücün çok fazla yoğunlaşmasının risklerine dair endişelenmekte sıhhatli bir taraf vardır fakat bu kesinlikle, inisiyatif almamak için bir sebep olamaz. Bir şeyi başlatmakla ilgili mesele, liderliğin her zaman zayıf biçimde başlamasıdır, yani kötü bir lider olduğunuz ortaya çıkarsa, sizi takip edenler de etmeyenler de sizi durumdan haberdar edecektir.

k22Kendiliğindenlik fikrini çevreleyen inatçı karışıklıkların pek çoğu, sözcüğü birbirinin tam zıddı iki anlamda, hem dışsal belirlenimden azadeliği ifade eden Kantçı anlamıyla hem de Marksist anlamıyla kullanmamızdan kaynaklanır. Lenin gibi savaşçı bir Ortodoks Marksist için, sözcüğün bizim kendiliğindenlik dostu kulaklarımızda kaybolan önemli bir olumsuz çağrışımı vardı. Mekanikçiliği, yani Marx’ın tanımladığı şekliyle tarihsel güçlerin gelişimine dair diyalektik olmayan bir kavrayışı ve dolayısıyla da, Alman filozofun sözlerini, sonunda kendiliğinden gerçekleşecek nesnel bir kehanet olarak görme eğilimini akla getiriyordu: Zamanı geldiğinde proletarya ne yapacağını bilecek ve yapmaya hazır olacaktı. Lenin’in, Rusya’daki ve dünyadaki proleter kitlelerin “kendiliğinden” [stikhiinyi][7] uyanışına dair coşkulu bir inanca sahip olmamasından kaynaklanmaz bu. Aslında, örgütlenme konusundaki vurgusu, açıkça bu kabarışa hazırlıklı olmak anlamında ortaya konulmuştur: “kitlenin stikhiinost’u bizden… amaca yönelmiş bir kitle olmamızı talep etmektedir.”[8] Lenin’in polemiği tümden “kendiliğindenliğe” karşı değildi, ona göre, bunu mazeret olarak kullanan Rus Sosyal Demokratları’na karşıydı. Siyasi çalışmanın, işçilerin ekonomik reform taleplerini desteklemekle sınırlandırılması gerektiğini savunarak, “dışarıdan” içe aktarılan bir hedef olarak işçilerin siyasi iktidarı devralması hakkında konuşmayı reddederek, proletaryanın kendisini ekonomik meselelerle sınırlayacağı ve kendilerinin de kalıcı olarak onların siyasi temsilcileri olacağı bir durumun zeminini hazırladıklarından kuşkulanıyordu onların. (Anlaşılan haklıydı da; korkunç ironi ise neticede ortaya çıkanın da bu olmasıdır.)

Lenin, kesin bir proleter kabarışın yolda olduğundan emindi. Ancak bunu, mekanik olarak, yani aniden ortaya çıkan, bireysel ve kolektif öznelerin eylemlerinden bağımsız ve onları yukarıdan iten bir süreç olarak değil, diyalektik olarak kavramıştı. Proleter kabarış gerçekleşebilir, beklenen sonuca yol açabilirdi, ancak özneler bilinçli bir şekilde bunun için gerekli adımları attıkları takdirde. Sürecin içkin gelişimi ile öznelerin eyleme geçmeye karar vermesi arasında herhangi bir çelişki yoktu: içkin gelişim, onları otomat gibi yöneten aşkın bir kaderden ziyade, bu öznelerin eylemlerinin ta kendisiydi. Arzuladıkları veya inandıkları şeyin yapılmasının gerekliliklerine göre eyleme geçen insanlar tarafından şu veya bu nedenle bozulacak “doğal” bir tarihsel gelişim yoktu. Tarihin gelişimi hem bu arzuları ve inançları üretmişti, hem de bunlardan kaynaklanan eylemlerin bir sonucuydu. Bu yüzden de sadece bu arzu ve inançlara göre hareket etmek yetmezdi, bunu en etkili ve sonuç verici şekilde yapmak gerekiyordu. Lenin’in “devrimcilerin devrim yapması gerekir” ifadesinden anladığı da pekâlâ bu olabilir. “Örgütlenme” ile “kendiliğindenliğin” nihayetinde neden kolayca karşı karşıya konamayacağının da nedenidir bu , çünkü biri diğerinin bir momenti veya bir veçhesinden başka bir şey değildir: herhangi türden bir kendiliğinden inisiyatif ancak kendisini örgütleyerek oluşabilir ve etki yaratabilir; bununla birlikte, bir şey yapmaya dair kendiliğinden bir eğilim olduğu için ortada örgütlenecek bir şey vardır ancak. Herkes her an başkalarını örgütlemekte ve başkaları tarafından örgütlenmektedir.

Félix Guattari’nin bu metinde bir epigraf olarak kullanılan pasajda bahsettiği ve onu oluşturduğunu düşündüğümüz bütün diğer şeylerden (parti, iradecilik, merkeziyetçilik, vs.) soyutlayarak alınan bu düşünce Leninizm’in felsefi çekirdeğidir. Bu bağlamda, “Leninizm” öznenin merkezde olduğu bir siyasete karşılık gelir.[9] Soyut, metafizik bir varlık olarak Özne değil, kendimiz, biz, siz olarak özne. Öznelliğe işaret eden bir siyasettir bu ve tarafsız bir biçimde “ne olmalı” diye değil, “istediğimizi elde etmek için ne yapmamız gerekiyor?” diye sorar. Dilbilgisi bakımından seslenme [vocative] durumundadır; çağırır [interpellate]. Dört başı mamur bir-Rusya partisi (Lenin için) gibi bir şeyin, kalıcı “analitik gruplar”[10] (Guattari için) gibi bir şeyin var olması gerektiğini düşünün. Bunun “doğalında” gerçekleşmesine bel bağlayamazsınız, dışarı çıkıp bunu kendinizin yapması gerekir. Kendi başınıza yapamaz hâlde misiniz? O zaman bunu birlikte yapacağınız insanları bulmalısınız. Bulduğunuz insanlar sizin orijinal planınızla uyuşmadı mı? Herkesin tatmin olacağı yeni bir plan hazırlamak için onlarla çalışın. Ortaya çıkardığınız şey iyi olmasına rağmen, sırtını başka bir şeye dayamadan yürüyemiyor mu? Sizi destekleyebilecek müttefikler bulun o zaman. Bu kişiler sempati besliyorlar, ama örgütlü değiller mi? O zaman yapmanız gereken örgütlenmelerini sağlamaktır. Kısacası, özne merkezli siyaset, “şöyle olmalı” ifadelerini “şöyle yapmalı” ifadelerine dönüştürecek bir makinedir. Sanki sizinle hiç ilgisi yokmuş gibi, ideal olarak ne olması gerektiği üzerine konuşup durmayın; kendinizi, kendi öznel konumunuzu ve faaliyetinizi bütün “nesnel” analizlere dahil edin.

Açıkçası, çoğu kez şeylerin nasıl olması gerektiğine dair soyut bir şekilde konuşmakla yetinmemizin nedeni, yapılması gerektiğine inandığımız şeyi yapmanın araçlarından yoksun olmamızdır; kolektif eyleme kapasitesini örgütleme sorununun Lenin için bu kadar hayati olmasının sebebi tam da budur. İstisnai devrimci durumlar dışında, bıçak kemiğe dayandığında, insanların emirlerini yerine getirmelerini garanti etmek için, güçlülerin ellerinde her daim potestas’ları[11] vardır: polis, ordu, basın, ücret ilişkisi, çoğunluğun birikmiş korkusu ve pasif rızası. Öte yandan, zayıfların ellerinde potentia’larından başka birşeyleri yoktur, üstelik her bireyin potentia’sı kendi başına pek bir şey ifade etmez ve kesinlikle potestas’la karşı karşıya gelmek için yeterli değildir. Bu yüzden zayıfların, her birinin eyleme geçme kapasitesi diğerlerinin kapasitesini artıracak şekilde bir araya gelmeleri zorunludur. Bu noktada “olmalı” yine “yapmalıyız” olur bir kez daha: bir şeyi yapmaya kadir olmamamız mazeret olmaktan çıkıp hata hâline gelir; bu kapasiteyi elde etmek için ne yapılması gerektiğini bulmak ve yapmak zorundayızdır artık. Bu noktada, Lenin, neoliberal bir kişisel gelişim gurusu kadar zalimce süperegoiktir: mevcut sınırlarınızı kabul etmeyin; yaklaşımınızı değiştirin, daha çok çalışın, eyleme geçme kapasitesinizi artırın .  “İşçileri “devrimci faaliyetin çıraklıklığını yapmaya (…) yeterince  ‘zorlamamamız’ doğrudan bizim suçumuzdur.”[12] Ne Yapmalı?’daki polemikçi enerjinin çoğu “[kişinin] zanaatkârâne sınırlarına meftun olması” diye adlandırdığı şeye yöneliktir: potentia’yı artırmak için çabalamak yerine, güçsüzlüğü bir erdem olarak sunmakla sonuçlanan, hâlinden memnun bir kayıtsızlık. Buna karşı, Lenin şunu şart koşar: Tutkundan vazgeçme; toplumsal dönüşüm fikrine gerçekten inanıyorsan, harekete geç ve gerçekleşmesini sağla.

“Örgütlenme sorusu” esasen kolektif eyleme geçme kapasitesinin nasıl koordine edileceği sorunudur. Lenin’in cevabı elbette partiydi ancak cevap ile soruyu birbirine karıştırıp, ilkini reddetmenin ikincisini geçersiz kıldığını düşünmek büyük bir hata olacaktır.

k23Ne Yapmalı?’yı yazarken, Lenin’in büyük tutkuları vardı, ancak bunları gerçekleştirecek araçlardan yoksundu. Partinin, halkın potentia’sı için bir “yapı iskelesi”[13] olarak, Çarlık rejimine karşı büyüyen hareketin kalbindeki bir tür derin, asli yapı olarak inşa edilmesini tasavvur etti: hareketin  farklı parçalarını birbirine bağlayacak, ona tutarlı bir anlatı zerk edecek; onu “oportünistlere” karşı bağışık hâle getirecek, durumun “doğru” analiziyle donatacak ve yeni gelenleri devrimci faaliyete alıştıracak bir parti. 1917 Devrimi’ne giden yolda, Geçici Hükümeti yıkma zamanı geldiğinde parti kendisini çok daha büyük bir isyanın ön saflarına yerleştirerek muhtemelen böyle bir işlev görmüştür. Ancak parti inkâr edilemez şekilde gitgide potestas’ın deli gömleği hâline geldi; Bolşeviklerin iktidara geldikten sonra karşılaştıkları tüm aşırı koşulları bu kaderden soyutlayamasak da, acaba farklı bir örgütlenme kültürüne sahip farklı bir örgüt bu koşulları farklı bir şekilde mi idare ederdi diye kendimize sormaktan da kaçınmamalıyız.

Neyse ki Lenin beş savla özetleyerek muhakemesini çözümlememize yardımcı olmuştur: (1) devrimci bir hareketin, tutarlılığı ve sürekliliği sağlamak için, sağlam bir liderler veya rehberler örgütüne ihtiyacı vardır; (2) harekete ne kadar çok insan “kendiliğinden” katılırsa, örgüt de o kadar zaruri hâle gelir, bir o kadar da sağlam olması gerekir; (3) bu örgüt, “zanaatkârlardan” veya bir gidip bir gelen heveskârlardan değil, “esas itibarıyla devrimci faaliyeti tam zamanlı bir iş olarak gören insanlardan oluşmalıdır; (4) güvenlik nedeniyle, özellikle Çarlık Rusya’sı gibi bir polis devletinde, örgüt üyeliği mümkün olduğu kadar dar, deneyimli ve güvenilir eylemcilerle sınırlı tutulmalıdır; (5) ancak partinin onları mücadeleye sokmak için, ülke genelindeki insanlarla ve sınıf yelpazesiyle bağlantı kurarak mümkün olduğunca geniş bir şekilde çalışması gerekir.[14] Dikkatimizi çeken ironi, (4) ve (5) numaralı ifadelerin, 2011’den bu yana dünya çapında meydana gelen ayaklanmaların arkasındaki örgütsel mantıktan pek de farklı olmamasıdır: Arap Baharı’ndan Siyahların Yaşamı Değerlidir [Black Lives Matter] hareketi ve ötesine kadar, her yerde, mesajlar, taktikler ve eylem önerileri geliştiren küçük örgütlü çekirdekler ile mücadeleye daha fazla insanın çekildiği büyük çaplı seferberlikler, meclisler ve kampların bir kombinasyonu görme eğilimindeyiz.[15] Başlıca farklıklar ise şunlarmış gibi duruyor: bu örgütlü çekirdekler birbirlerini karşılıklı olarak dışlamadılar (tek bir örgütün var olması gerektiğini düşünmediler); kendilerini zorunlu olarak kendinden menkul örgütler olarak görmediler (genellikle gayrı resmi olmayı tercih ettiler,üye almak ve büyümek için bir stratejileri yoktu); her biri şüphesiz analizlerinin doğru olduğuna inansa da (aksi halde neden buna göre hareket etsinler zaten?), bunun bilimsel bilgi statüsünde olduğu iddiasında değillerdi. Bu özellikler, herhangi birinin hareketi ele geçirmesini engelledi. Yine de, bu kalkışmaların belirsiz sonucu, kolektif kapasitenin koordinasyonunu daha etkili hale getirebilecek şeyin ne olduğu –eğer böyle bir şey varsa—sorusunu gündeme getirmektedir. Kesin olarak bildiğimiz, tarihin bize kusursuz, hatadan münezzeh bir çözüm sunamadığıdır. İki moment arasındaki karşılaştırmanın anlamı şudur: bir pozisyonun bütün öncüllerini kabul etmeden bazılarını  kabul etmek mümkündür, bu nedenle “Leninist”, “anarşist” ve “otonomist” gibi etiketleri kabul edilecek veya reddedilecek hazır ve nazır kimlikler olarak ele almamamız, her birinin önermelerinin teferruatını kendi içinde değerlendirmemiz daha hayırlı olacaktır.

Nitekim Lenin’in kendisi de taktiksel esnekliğin sadık bir savunucusuydu. Ne Yapmalı?’dan yirmi yıl ve iki devrim sonra yazılan “Sol” Komünizm bunda tekrara düşecek kadar ısrar eder. Siyasette olduğu gibi, “önceden hangi mücadele yöntemlerinin uygulanabilir ve bizim lehimize olacağını bilmek” imkânsızdır, hepsine hâkim olmak elzemdir; yasal veya yasadışı hiçbir yöntem a priori olarak ıskartaya çıkarılamaz.[16] Yaşlı ve pragmatist Lenin devrimden sonraki ricatlara bahane uydurmaya çalışıyor değildir; aynı fikirleri genç ve hırslı Lenin’de de buluruz. Aksine, “Sol” Komünizm’i oldukça eylemci-fikirli olarak da görebiliriz: eleştirisinin hedefindekiler tohumları ekmeden devrimin sonuçlarını biçmek; zahmete girmeden radikal olmak isteyenlerdir.[17] Zaten, Lenin “radikalliğin” izafi bir özellik olduğunu söyler gibidir: kimse nesnesi olmadan soyut olarak radikal olamaz. Radikal olmak, somut bir duruma istinaden –o durumda en büyük desteği kazanabilecek en gelişmiş fikri bularak—radikal olmaktır. Bunun dışında “radikallik”, bir çılgınlık yahut tamamen estetik bir hareket olabilir ancak.

Elbette, parlamenter faaliyet, devlet iktidarı, hatta sendikalar ve merkez sol partilerle uğraşmakla hiçbir şeyin kazanılmayacağı birçok durum olacaktır. Fakat siyasette “her zaman” da, “hiçbir zaman” da yoktur. Koşullardan bağımsız soyut bir, “doğru” pozisyonuna sahip biri, durmuş bir saat kadar haklı olabilir ancak; “işçiler için tüm beklenmedik durumlara yönelik hazır çözümler vazedecek bir çeşit reçete tasarlayanlar (…)yalnızca şarlatanlardır .”[18] Kurumları tamamen ve her durumda göz ardı etmeyi (sanki biz böyle yapınca var olmayacaklarmış gibi) seçemeyiz. Zira var oldukları sürece, potestas’larıyla tehdit ederek ve potentia’mızı sınırlayarak yaşamlarımız üzerinde etki yaratmaya devam ederler, bu yüzden de  “belli bir gerici kurumu öznel olarak ‘reddediyor oluşumuzu’, onun bir dizi nesnel faktörün birlikte çalışması vasıtasıyla, gerçekten imha edilmesiyle karıştırmak” bu büyük bir hata olur.[19] Eğer doğrudan parlamento politikalarına veya devlet işlerine iştirak etmek istemiyorsak ya da edemiyorsak bile, bu kurumlar var oldukları sürece, güçlerini sınırlamak, kararlarını etkilemek için muhataplar geliştirerek veya harekete geçebilecek yeterli kolektif kapasiteyi inşa ederek bunlara dolaylı olarak müdahale etmenin yollarını bulmamız gerekmektedir.

Aynısı ittifaklar için de geçerlidir. “Güvenilmez insanlarla bile olsa geçici ittifaktan korkanlar, ancak ve ancak kendine güvenmeyenlerdir,”[20] yani müttefiklerini hesaba çekecek ve işlerin yürütülüşünü tayin edecek bir güce sahip olduğundan emin olmayanlardır. Ne olursa olsun bütün ittifakların ya da tavizlerin iyi veya hatta kabul edilebilir olduğu anlamına gelmez bu. Mesele soyut bir “doğru” veya “yanlış”, “her zaman” veya “hiçbir zaman” sorunu değildir, somut durumu ölçme ve her şeyden öte olayların seyrini etkilemek için gerekli potentia’ya sahip olma meselesidir.

Farklı aktörler ekolojisinin bulunduğu toplumsal bir heterojenliğin bağrında faaliyet gösteriyorsak ve potentia’yı azdan çoğa yükseltmek için çabalıyorsak, ittifaklar her halükarda kaçınılmazdır. “Devrimcilerin tek başına devrim yapabileceğini” düşünmek “en büyük hatalardan biridir”; ittifaklar olmaksızın “pek çok farklı faaliyet alanında başarılı bir komünist yapının varlığı söz konusu olamaz”.[21] Ortak bir gelecek “ne soyut insan malzemesiyle, ne de bizim tarafımızdan özel olarak hazırlanan insan malzemesiyle” inşa edilebilir, , “ancak ve ancak kapitalizmin bize verdiği insan malzemesiyle” inşa edilir ve bu yüzdendir ki, onu inşa etmeye çalışanlardan ellerinden gelen bütün esnekliği göstermelerini talep eder.[22]

Reformlara gelince, çoğu zaman belirsiz oldukları ve karşıt yönlere yelken açabilecekleri açıktır: ya daha geniş dönüşümlere yol açarlar ya da daha radikal tepkileri köreltirler. Sorun bir kez daha, reformların “kendi içinde” ne oldukları değil, yönlendirilebilecekleri istikamet ve yönlendirme için gerekli kolektif kapasitedir. “İşçilerin ufkunun gerçekten açılması – asgari bile olsa–ileriye doğru atılmış sahici bir adımdan başka bir anlama gelmez,” elbette bu açılımdan yararlanmaları ve onu başka bir şey için basamak taşı olarak kullanmaları şartıyla.[23]

Sonuçta, Lenin’in sınırsız iyimserliği ve kendine güveni kaynağını, artık erişimimiz olmayan bir özgüven menbaından alıyordu: analizlerini ve tahminlerini dayandırdığı dünya görüşünün bilimsel doğruluğuna dair sağlam bir inançtan. (“Marksist doktrin her şeye kadirdir, çünkü doğrudur” diye yazmıştı,[24]) Onun gibi insanların yaptığı başarısız tahminler ve kötü hatalar, bize kesinliklerimiz hakkında çok daha temkinli olmayı ve geleceği haddi zatında açık, olumsal ve belirlenmemiş bir şey olarak görmeyi öğretti. Oysa burada son bir ironi görürüz: Nihayetinde bizimki gibi tamamen anti-determinist bir devirde, içinde failliği ve kolektif olarak eyleme meziyetini inşa etme zaruretini taşıyan özneli bir siyaset, en çok mana ifade eden siyasettir. Tam olarak sonucun her hâlükârda kesin olmaması nedeniyledir ki işleri yapmanın bize düştüğünü görmeli ve elimizden gelenin en iyisini (neyse o en iyi diye inandığımız şey) yapmayı taahhüt etmeliyiz. Besbelli, her an her şey gelmeyebilir elimizden. Oysa Lenin için “ne yapmalı?” sorusu, her durumda, kısıtlı bile olsa, her zaman yapılacak bir şeyin olduğu anlamına geliyordu. Siyasi yaşam “sonsuz sayıda halkadan oluşan sonsuz bir zincir” ise, her zaman bulabileceğimiz ve “mümkün olduğunca sıkı” tutabileceğimiz bir halka olacaktır; bize kısıtlarımızı değiştirme, şu anki sınırlamalarımızı aşma ve kolektif eyleme geçme kapasitemizi genişletme imkânı veren bir halka.[25] Henüz “halkayı kontrol edenin tüm zinciri kontrol etmesini” garanti eden halka olmaktan uzak olsa da; yine de başlanacak ve üzerine inşa edilecek bir yerdir.[26]

“Hırs” ve “pragmatizm”, Lenin’in örgütlenmenin düşünürü hâline gelme macerasının iki ucunu oluşturan bu iki tutum, muhtemelen siyasetteki en lekeli iki sözcüktür. “Hırs”, “gözünü ödül üzerinden ayırmama”, inatçılık, katılık, diyaloğa açık olmama ve zorla veya aldatarak görüşlerini başkalarına dayatmayı çağrıştırır. Öte yandan “pragmatizm”, omurgasızlığı, oportünizmi, sadakatsizliği ve taviz vermeye aşırı gönüllü olmayı ima eder. Sorun belki de, ikisinin ayrı ayrı ifa edilişini sıklıkla görmemiz nedeniyle, ikisini aynı anda birlikte düşünmek yerine, bunları yalıtılmış olarak düşünme eğiliminde olmamızdır. Pragmatizm olmadan hırs boştur, hırs olmadan ise pragmatizm kördür. Mesele daha ziyade, her durumla azami pragmatizmle uyumlu olan azami hırsla dolu bir biçimde yüzleşmektir. Lenin’in “kazanmanın” ne anlama geldiğine dair fikrinden tamamen farklı bir fikriniz olabilir; fakat fikriniz ne olursa olsun ve herhangi bir zamanda elinizde tuttuğunuz kartlar ne olursa olsun, kendi fikirlerinize gerçekten inanıyorsanız, kazanmak için oynamanız şarttır. Bu istediğini yapmak anlamına gelmediği gibi, işimize ne gelirse’nin kötü bir versiyonuna razı olmak anlamına da gelmez; bu, stratejik düşünme anlamına gelir. Diğer bir deyişle, şu somut durumda mümkün olan en dönüştürücü şeyi bulmak için, mücadelelerin ve öznelerin karmaşık ekolojisini daha geniş bir bağlamda değerlendirmektir: mevcut kısıtları en azami biçimde dönüştürmek için konjonktürün açtığı siyasi potansiyellerden en iyi şekilde yararlanan, bulunduğu yerden en uzağa ve olmasını istediğiniz yerin en yakınına götürecek şey. Bazen hedefi küçük olan bir çaba büyük ölçekli etkiler yaratabilir; bazense sadece sıkıcı bir iş gibi görünür. Gördüğümüz üzere, bu şekilde hareket etmek her hâlükârda “radikal olmak” fikrine verebileceğimiz yegâne anlamdır.

Çeviri: İsmail Bektaş

Redaksiyon: Fahrettin Biçici

[1] Lars Lih, Lenin (London: Reaktion Books, 2011), 71. Lenin’i bir idol olarak tanımlayan bu iğneli sözler Menşevik lider Pavel Axelrod’e aittir.

[2] 1905’in beklenmedik başarısını kutlayan Lenin şöyle yazar: “1905 ilkbaharında Partimiz yeraltı gruplarından oluşan bir birlikti; sonbaharda ise milyonlarca proleterin partisi hâline geldi. Beyler bu ‘birdenbire’ mi oldu,  yoksa böyle bir sonucu hazırlamak ve sağlama almak için on yıl süren yavaş, istikrarlı, mütevazı ve sessiz çalışma mı gerekiyordu?” V.I. Lenin, “Some Features of the Present Collapse,” Collected Works, vol. 15 (Moscow: Progress Publishers, 1977), 154. (İtalikler orijinalinde vardır.) Aksi belirtilmedikçe, tüm Lenin metinleri bu baskıdan alınmıştır.

[3] Gilles Deleuze ve Michel Foucault, “Intellectuals and Power,” Foucault, Language, Counter-Memory, Practice: Selected Essays and Interviews içinde, ed. Donald F. Bouchard, çev. Donald F. Bouchard and Sherry Smith (Ithaca: Cornell University Press, 1977), 209.

[4] Bu akıl yürütmenin sonucu şu olacaktır: herkesin örgütlenmesi gerektiğine inanıyoruz, ancak kendimizi örgütlemenin dışında, bu konuda elimizden hiçbir şey gelmiyor.

[5] Bkz. Pierre Clastres, Society Against the State: Essays in Political Anthropology, çev. Robert Hurley and Abe Stein (Cambridge: MIT Press, 1987); Rodrigo Nunes, “The Network Prince: Leadership between Clastres and Machiavelli,” International Journal of Communication, 9 (2015): 3662-79.

[6] İlginçtir, bu Lenin’in, 1901’de “Nereden başlamalı?” adlı yazısında geçen, Rusya’daki mevcut Marksist örgütler galaksisi içinden bir partinin nasıl yapılandırılacağına dair geliştirdiği plana dair kendisini eleştirenlere yönelttiği bir şikâyettir: “şunu anlamak gerçekten çok mu güç, eğer yoldaşlar dikkatlerine sunulan planı kabul ederlerse, bunu ‘itaat’ ettikleri için değil, ortak davamız için zaruri olduğuna ikna oldukları için uygulayacaklardır ve eğer kabul etmezlerse, o zaman ‘taslak’ (…) sadece bir taslak olarak kalacaktır?” V.I. Lenin, What Is To Be Done?, Lars Lih, Lenin Rediscovered. What Is to Be Done? Context (Chicago: Haymarket, 2006), s. 815. Burada Lih çevirisini kullanıyorum.

[7] Lars Lih’in, stikhiinost adı ve bunun sıfat hâli olan stikhiinyi‘nin etimolojisi üzerine ve ayrıca bunun Lenin’in yazdığı tarihsel bağlamdaki kullanımları üzerine bazı ilginç düşünceleri vardır. Ona göre bu kelimelerin “kendiliğindenlik” ve “kendiliğinden” olarak çevrilmesinin yanıltıcıdır. Bkz. Lars Lih, Lenin Rediscovered, 616-28.

[8] V.I. Lenin, What Is To Be Done?, 721. V.I. Lenin, What Is To Be Done?, 721. Kitabın ilerleyen bölümlerinde, çileden çıkmış olan Lenin şöyle yazar: “Örgütsel konulardaki temel günahımız, basit işlerdeki kısıtlarımız nedeniyle, Rus(…)’daki devrimcilerin prestijine zarar vermiş olmamızdır”. (…) Umarım bu keskin sözler için hiçbir praktiki bana kızmaz, çünkü hazırlık eksikliğinden bahsediyorsak eğer, bu eleştiri evvela benim için geçerlidir.” A.g.e, 788. (İtalikler orijinalinde vardır.)

[9] Bu, Ingold’un antropoloji “içinde insan olan felsefeye denir” şeklindeki meşhur iğneleyici sözünün üzerine yazılmış bir oyundur. Tim Ingold, “Editorial,” Man 27(4) (1992): 695-6.

[10] Guattari’nin bununla ne demek istediğini anlamak için bakılacak en iyi yer Deleuze’ün Psychanalyse et Transversalité’ye yazdığı önsöz olabilir, ayrıca Gilles Deleuze, “Three Group-Related Problems” olarak da yayınlanmıştır, Desert Islands and Other Texts, 1953-1974, ed. David Lapoujade, çev. Michael Taormina (New York: Semiotexte, 2004), 193-203 arası.

[11] “Kendiliğindenlik” sözcüğünde olduğu gibi, İngilizcedeki “güç/iktidar” [power] sözcüğüyle ile ilgili sorun, içinde iki anlamı barındırmasıdır; neyse ki, bunlar Latincede ve genel olarak Latin dillerinde ayırt edilebilirler. Spinoza’yı izleyerek, potentia (puissance, potencia) sözcüğünü her bireyin sahip olduğu eyleme kapasitesi olarak tanımlayabiliriz, öte yandan potestas (pouvoir, poder) sözcüğü kurumlar içinde (ordu, polis, yargı vb.) kuvveden fiile geçen eyleme kapasitesine işaret eder. Potestas, potentia’nın bir uzantısı ve genişlemesidir, ama aynı şekilde, potestas’ı elinde bulunduranlar, bunu elinde bulundurmayanların potentia’sını sınırlandırmak amacıyla da kullanabilir onu; John Holloway’in dediği gibi, iktidar her zaman başkaları üstündeki iktidardır. Böylece diyebiliriz ki potestas’ın potentia’yla ilişkisi (ve güçlü liderliğin güçsüz liderlikle ilişkisi), ölü emeğin canlı emekle olan ilişkisi gibidir: Kökenleri ortak olsa da, dışlanmış, kemikleşmiş ve kendi aleyhine dönmüştür.

[12] V.I. Lenin, What Is To Be Done?, 794. (İtalikler orijinalinde vardır.)

[13] A.g.e, 828. İskele metaforu ilk olarak “Nereden Başlamalı?” adlı yazıda, tüm Rusya Sosyal-Demokrat gazetesinin (İskra) partiyi mevcut ağları kullanarak yapılandırmak bakımından oynayabileceği role atıfla kullanılır. Bkz. V.I. Lenin, “Where To Begin?,” Collected Works, vol.5, 23-4. Tesadüfen gazete de, Lenin tarafından “kolektif örgütleyici” olarak tanımlanmaktadır.

[14] V.I. Lenin, What Is To Be Done?, 786.

[15] Bkz. Paolo Gerbaudo, Tweets and the Streets. Social Media and Contemporary Activism (London: Pluto Press, 2012); Anna Feigenbaum, Fabian Frenzel and Patrick McCurdy, Protest Camps (London: Zed Book, 2013); Rodrigo Nunes, Organisation of the Organisationless. Collective Action After Networks (London: Mute/Post-Media Lab, 2014); Zeynep Tufekci, Twitter and Tear Gas. The Power and Fragility of Networked Protest (New Haven: Yale University Press, 2017).

15 See Paolo Gerbaudo, Tweets and the Streets. Social Media and Contemporary Activism (London: Pluto Press, 2012); Anna Feigenbaum, Fabian Frenzel and Patrick McCurdy, Protest Camps (London: Zed Book, 2013); Rodrigo Nunes, Organisation of the Organisationless. Collective Action After Networks (London: Mute/Post-Media Lab, 2014); Zeynep Tufekci, Twitter and Tear Gas. The Power and Fragility of Networked Protest (New Haven: Yale University Press, 2017).

[16] V. I. Lenin, “Left Wing” Communism, an Infantile Disorder, Collected Works, vol. 31, 96.

[17] “Devrim patlak verdiğinde devrimci olmak zor değildir (…).Doğrudan, açık, gerçekten kitlesel ve gerçekten devrimci olan bir mücadelenin koşulları henüz mevcut değilken devrimci olmak; devrimci olmayan ya da çoğu kez düpedüz gerici organlarda, devrimci olmayan bir durumda, devrimci eylem yöntemlerine duyulan ihtiyacı hemen takdir edemeyen kitleler arasında devrimin çıkarlarını (propaganda, ajitasyon ve örgütlenme yoluyla) savunabilmek, çok daha zor ve çok daha değerlidir.” A.g.e, 97. “Öyle böyle devrimci değilsiniz’ fakat fiiliyatta işçi sınıfı hareketi içindeki burjuva etkilerine karşı mücadelenin nispeten küçük zorluklarından korkmaktasınız” A.g.e, 115.

[18]A.g.e, s. 38.

[19] A.g.e, s.62.

[20] V.I. Lenin, What Is To Be Done?, 690.

[21] V.I. Lenin, “On the Significance of Militant Materialism,” Collected Works, vol. 33, 229. Sosyal heterojenlik meselesi sınıf analizinin terimleriyle açıkça ortaya konulabilir:  “Eğer saf kan proletarya bu kadar alacalı bulacalı tiple (…) çevrili olmasaydı, kapitalizm, kapitalizm olmazdı. Bütün bunlardan, istikamet değişikliklerine, çeşitli proleter gruplarıyla ve çeşitli işçi, küçük işveren zümresiyle uzlaşmaya ve anlaşmaya yönelik mutlak bir gereklilik ortaya çıkar.” V.I. Lenin, “Left Wing” Communism, 74.

[22] A.g.e, s.50.

[23] “Devrimci Sosyal Demokrasi faaliyetlerine her zaman reform için mücadeleyi dahil etmiştir ve hâlâ da dahil etmektedir. Ancak ‘ekonomik’ ajitasyonu hükümetten, sadece şu veya bu önlemin talep edilmesi için değil, aynı zamanda (ve her şeyden önce) otokratik bir hükümet olmaktan çıkmasını talep etmek için kullanır.” V.I. Lenin, What Is To Be Done?, 778.

[24] V.I. Lenin, “The Three Sources and Three Component Parts of Marxism,” Collected Works, vol. 19, 21.

[25] V.I. Lenin, What Is To Be Done?, 822.

[26] A.g.e.

 

You may also read!

devrimci bilinç 1

Bangek Ji Bo Rastiya Tazî! Proleterya Afirînerê Jiyana Civakî ye!

Peroka koronavirusê, ku her diçe globaltir dibe û heta vê rojê li erdnîgarên cihê ên cîhanê jiyana bi dehan

Read More...
devrimci kriz bilinci rusça

Призыв К Голой Реальности! Пролетариат – Создатель Общественной Жизни

Эпидемия коронавируса, которая постоянно глобализируется, а также продолжает убивать десятки тысяч людей из разных стран, призывает нас задуматься о

Read More...
Sınıf dayanışması 5

Çılpaq Reallığa Çağırış! Proletariat İctimai Həyatın Yaradacısıdır

Gündən-günə globallaşan, fərqli coğrafiyalardan on minlərcə insanın ölümünə səbəb olan və olmağa davam edən koronavirus epidemiyası, bizləri, inqilabi bir

Read More...

Mobile Sliding Menu