Devlet Şiddeti, Devlet Kontrolü, Marksist Devlet Teorisi ve Politik Ekonominin Eleştirisi-Chris O’Kane

In Açık Seçki, Çeviri, Devlet, Kapitalizm, Sermaye, Siyaset
State Violence

2008 mali krizinin ardından, statükoya çeşitli biçimlerde karşı çıkan çok sayıda hareket ortaya çıktı.[1] O dönemlerde, çoğumuz coşku içinde, bu olayların kapitalizmin sonunu -ya da en azından sonun başlangıcını- işaret ettiğini düşünüyordu. Fakat Londra’dan Oakland’a, Madrid’e, Atina’ya, Kahire’ye kadar bu hareketlerin her biri son kriz analizlerinde ve değer-biçimini ortadan kaldırarak her şeyi ortaklaştırma çağrılarında genellikle ihmal edilen bir kurum tarafından karşılanıp bertaraf edildi: Devlet.

Bu oldukça şaşırtıcıydı, çünkü krizin aynı zamanda 1970’lerde ortaya çıkan ve Jamie Peck, Nik Theodore ve Neil Brenner’in “pazara dayalı rekabetin ve metalaştırma süreçlerinin önceleri görece yalıtılmış durumda olan toplumsal yaşam alanlarına uzanma eğilimine” bağlı “1970 sonrası kurumsal ve mekansal yeniden yapılanma biçimleri” olarak tanımladığı süreçten geçerek kapitalist toplumu dönüştüren yeni bir finansallaşmış birikim rejimi olan neoliberalizmin de krizi olduğu söyleniyordu.[2]

Bu neoliberalizasyon sürecinin nasıl ve neden gerçekleştiğine dair birçok açıklama olsa da, Philip Mirovksi zekice “Marksist eğilimli yazarların çoğunun neoliberalizmi basitçe sınıf iktidarının masum kitlelere yayılması olarak tasvir etmek istediklerine, ancak kapitalist sınıfın zorlu yürütme komitesinden Wal-Mart’taki müşteriye kadar uzanan nedensellik zincirlerini belirlemede güçlüklerle karşılaştıklarına”[3] dikkat çeker. Mirowski’nin belirttiği gibi, neoliberalizm hakkında önde gelen “geleneksel” ve “eleştirel” Marksist açıklamalardaki bu açıklayıcı boşluğun büyük bir kısmı böylece kapitalist devlete dair karmaşık analizlerinin eksikliği üzerine odaklanmaktadır.

Örneğin Chris Harman Zombie Capitalism’de devlet hakkındaki “Klasik Marksist” yorumu verir.[4] Harman’a göre, kapitalist devletin yapısı, kapitalist ekonomiyle nasıl ilişkilendiği, özel yetenekleri, araçları ve amaçları üzerine düşünmeye veya devletin birikim rejimlerine nasıl katıldığına dair ayrıntılı bir araştırma yapmaya fazla gerek yoktur; ona göre, devlet, egemen sınıfın Kâr Oranının Düşme Eğilimi Yasası’nı yavaşlatmak için kullandığı şekilsiz bir sermaye aracıdır. Bu görüşe göre, devletin “özerkliği” kapitalist ekonomiden ayrı olmasına veya onunla ayrı karşılıklı ilişkisine dayanmayıp, “ulusal sermaye birikiminin ihtiyaçlarını nasıl uyguladığına dair sınırlı bir özgürlük derecesine dayanır, yani bunları uygulamak veya uygulamamak gibi bir seçeneğe dayanmaz.”[5] Sonuç olarak, siyasal sınıf kapitalist sınıfdan ayrı olmadığı gibi, sermayenin genel toplumsal mantığına atfedilen belirli bir politik rasyonaliteye de razı olmaz; “devlet görevlileri, , özel girişimci ya da hissedarlar gibi, işçilerin pahasına sermaye birikiminin canlı cisimleşmesi olarak daha çok kapitalistler gibi davranır.”[6] Dolayısıyla Harman, 1970’lerin krizinin, bu eğilim karşısında, “devlet kapitalizminin birikimin sağlama yeteneğinin sınırlarını” temsil ettiğini ve bunun da tekil devletlerin küresel sermayenin çıkarları için hareket ettikleri yeni bir birikim aşamasına yol açtığını savunur.[7] Sonuç olarak, Harman’ın neoliberalizm açıklaması, kapitalist egemen sınıfı baş aktör olarak, devleti ise sadece onun aracı olarak görür ki Mirowski’nin eleştirisi de tam olara Harman’ın neoliberalizm tanımınadır: “Neoliberalizm öncelikle isçilere yapılan saldırıları meşrulaştırmak için kullanılan bir ideolojidir.”[8]

postone-karikatura
Moishe Postone

Bu geleneksel Marx yorumlamalarına karşı olmalarına rağmen, neoliberalizmi ele alan “değer-biçim teorisinin” en önde gelen bazı savunucuları Harman’ın analizini farklı biçimde de olsa tekrarlarlar.[9] Moishe Postone’nun “Çağdaş Dünyayı Kuramlaştırmak” adlı çalışması neoliberalizmin tarihsel rotasını “ulusal, devlet merkezli ekonomik egemenliğin zayıflaması ve neo-liberal bir küresel düzenin ortaya çıkması ve güçlenmesi” olarak tanımlaması Harman ile paralellik gösterir.[10] Robert Brenner, David Harvey ve Giovanni Arrighi’nin neoliberalizm analizlerinin, Marx’ın değer teorisini kavramaktaı nasıl başarasız oldukları üzerine eleştirel ifadeler içeren Postone’un müdahalesi, Marx’ın değer teorisini doğru bir şekilde anlamanın, kapitalist ve dolayısıyla neoliberal toplum dinamiğinin tam resmini verebileceği saptamasında bulunur. Postone geçerken devletin, tarihsel-spesifik bir form olarak analiz edilmesi gerektiğini söylese de, bunun neden önemli olduğunu, bunun [kendisinin] analizini nasıl değiştireceğini ya da bunun [kendisinin] Marx’ın değer teorisi yorumuyla hangi bakımdan ilişkili olduğunu söylemez. Harman gibi fakat farklı bir teorik temelde, nihayetinde devleti sermayenin tesadüfi bir örneklemesine indirger.

Birlikte ele alındığında, Harman ve Postone’un analizleri, krize yönelik yaklaşımlara vurgu yapan Marksist teori türünü temsil eder. Maalesef, bunların aynı zamanda Marksist geleneğin çoğunda görülen, devleti genellikle şekilsiz bir enstrüman olarak veya sadece değerleme dinamiğinin belirli bir karakterizasyonunu yansıtan kişiler üstü bir form olarak ele alan devlet teorisinin genel teorik kıtlığını temsil ettikleri de söylenebilir. Bu yaklaşımların açıklayıcı kapasiteleri, yalnızca kriz sonrasında bu hareketlerin devlet tarafından bastırılması sebebiyle değil, aynı zamanda neoliberal projenin temel karakteri sebebiyle, yani Mirowski ve Peck’in de gösterdiği üzere 1970’lerden bu yana periyodik küresel ekonomik krizlerin ardından yoğunlaşan devlet odaklı bir girişim olması sebebiyle de sorgulanmaya başlandı.[11]

Bununla birlikte, Mirowski ve Peck’in de kendilerine göre kısıtlılığı var. Neoliberalizmi politik bir proje ya da politik bir rasyonalite olarak ele alırlar, ancak bu politik rasyonalitenin sermayenin toplumsal mantığı ve buna uygun davranış rasyonalitesiyle nasıl ilişkilendiği üzerine düşünmezler. Bu, bu bakış açısının, neo-liberalizmi, neoliberal devleti ve küresel toplumun küresel kapitalizmle ilişkili olarak neoliberalleşmesini daha iyi anlamamıza yardımcı olabilecek bir kapitalist devlet anlayışını nasıl sağlayacağı üzerine düşünmedikleri anlamına geliyor.

Bu eksiklikler, sadece devletin Marksist neoliberalizm açıklamalarına yeniden konup konmayacağı sorusunu gündeme getirmez. Ayrıca neoliberalizmin gelişmesini ve yayılmasını açıklayacak, son zamanlardaki devlet destekli baskı dalgalarını anlamamızı sağlayacak ve bunu yaparken kapitalist toplumun üstesinden gelmek için daha makul bir analize katkıda bulunacak şekilde devleti, birikim dinamiğinin ayrılmaz bir parçası olarak ele alan Marksist bir devlet teorisinin oluşturulup oluşturulmayacağını da gündeme getirir. Bu, Marksist kapitalist devlet teorisinin can sıkıcı sorununu bir kez daha gündeme getiriyor: Kapitalist devlet ile kapitalist ekonomi arasındaki ilişkiyi, kapitalist devletin araçlarını ve amaçlarını açıklayabilecek ve Harman ve Postone’un tek yanlı yaklaşımlarının üstesinden gelebilecek bir teori mümkün müdür?

Böyle bir anlayış, devleti, değerlenme ve toplumsal yeniden üretim sürecinin ayrılmaz parçaları olan biçim-belirli yeteneklerle donatılmış olarak, kapitalist ekonomiden ayrı fakat onunla karşılıklı ilişki içinde tarihsel açıdan spesifik bir varlık olarak görür. Dahası, bu yetenekler belirli araçsal kullanımlara sahip olmakla birlikte, bunların kullanılması devlet aygıtının veya onun görevlilerinin doğrudan sermayeye veya kapitalist sınıfa tabi kılınmasından değil, devletin bu kapsamlı sosyal dinamikteki rolünün, devleti ve kapitalist toplumu yeniden üretmek için böyle bir kullanımı dayatan politik rasyonaliteyi nasıl somutlaştırdığını gösteren bir perspektiften anlaşılmalıdır. Bu teori, aynı zamanda, devlet politikalarının bu form-belirli yeteneklerin araçsallaşması olarak analizine bir çerçeve sağlayarak, kapitalist devletin niteliğini ve amacını ve devletin kapasitelerini açıklamaya çalışır. Böyle bir teoriyi geliştirme ihtimalini tespit etmek için, Marksist devlet teorisinin tarihindeki önemli anları inceleyerek başlayacağız.

Marx’ın devlet kuramları

Bob Jessop ve diğerlerinin de belirttiği gibi, Marx’ın kendisi kapitalist devletin “kesin bir analizini” sunmamıştır.[12] Bunun yerine eserlerinden devlete dair çeşitli fikirler çıkarılabilir. Politik ekonomi üzerine ilk çalışmasından önce yazılmış olan “Yahudi Sorunu Üzerine” (1843) ve “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı” (1844) gibi ilk metinlerde Marx devleti, devletle sivil toplum arasındaki ayrımdan önce insan topluluğunun yabancılaşmış temsili olarak düşünür. Marx’ın politik ekonomi hakkındaki ilk eleştirilerini takiben, Alman İdeolojisi’nde (1845), devlet, belirli sınıf çıkarlarını evrensel olarak temsil eden sınıfsal bir varlık olarak düşünülür. Bununla birlikte, Marx’ın bu dönemde devlet hakkında en etkili yorumları Komünist Manifesto‘da (1848),  devleti sınıf mücadelesi tarihinin gerçekleşmesinde bir araç olarak nitelendiren “Modern devletin idarecisi, bütün burjuvazinin ortak işlerini idare eden bir komiteden başka bir şey değildir” şeklindeki ünlü satırlardır.[13] Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i (1851) adlı çalışmasında, Bonaparte’ın 1851 darbesinde sınıf fraksiyonları arasındaki devlet içi çatışmalara getirdiği açıklamalar, devlet ve sınıf mücadelesi arasındaki ilişkinin daha karmaşık bir analizini sunar.

Jessop ve diğerleri, Marx’ın düşünce gelişimindeki bu anları farklı, hatta karşıt görüşlü bulurken, Michael Heinrich, bunların aynı zamanda Marx’ın politik ekonomi eleştirisini tam olarak geliştirmesinden önceki dönemi de gösterdiklerini belirtir.[14] Farklılıklarına rağmen, devlet hakkındaki bu “eleştiri öncesi” kavramlar, [devletin] tarihsel olarak spesifik formunu incelemez ve bu yüzden, böyle bir formun kapitalist değerlemenin kendine özgü dinamiğine nasıl katıldığına dair bir açıklamadan yoksundur.

Marx böyle bir açıklamayı politik ekonomi eleştirisinin parçası olarak sunmayı planlamıştı. Maalesef, hiç bir zaman tamamlanmadı. Yine de, kapitalist toplumsal üretimin “spesifik ekonomik formuna” karşılık gelen “spesifik politik form” olarak adlandırarak Kapital‘in 3. Cildinde (1863-1883) böyle bir form-analitik devlet anlayışına yönelik dağınık referanslar yapmıştır. Ayrıca, böyle bir “spesifik ekonomik formun,” doğrudan “ödenmemiş artı emeğin ilk üreticilerden dışarı pompalandığı” özel bir tarzdan kaynaklandığını ve bunun da “yönetenler ile yönetilenler arasındaki ilişkiyi belirlediğini” kaydetmiştir. Başka bir deyişle, devletin “spesifik politik formu,” bu belirli ekonomik formdan ayrı fakat aynı zamanda onun içine gömülü olan politik bir egemenlik ilişkisine sahip olarak tarihsel bakımdan spesifik üretimin ilişkileri tarafından oluşturulur. Son olarak, bu biçimlerin farklı ampirik koşullarda “sonsuz varyasyonlar ve aşamalar” içinde ortaya çıktığını belirtmiştir:

Ödenmemiş artı emeğin ilk üreticilerden emildiği spesifik ekonomik form yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkiyi belirler; bu doğrudan üretimin kendisinden kaynaklandığı için gerisin geri belirleyici bir unsur olarak üretitime etkide bulunur. Gerçekten de üretim ilişkilerinin kendisinden kaynaklanan ekonomik topluluğun bütün oluşumu ve dolayısıyla spesifik politik biçimi bunun üzerine kuruludur. En derin sırrı, bütün toplumsal yapının gizli temelini ve bununla birlikte egemenlik ve bağımlılık ilişkisinin siyasi biçimini, kısacası, devletin denk düşen spesifik biçimini ortaya koyan her zaman üretim koşulları sahiplerinin ilk üreticilere olan doğrudan ilişkisidir ki bu doğal olarak emek yöntemlerinin gelişmesinde ve dolayısıyla onun toplumsal üretkenliğinde her zaman belirli bir aşamaya karşılık gelen bir ilişkidir. Bu aynı ekonomik temelin (ana koşullar bakımından aynı) sayısız farklı ampirik koşullar, doğal çevre, ırksal ilişkiler, dışsal tarihsel etkiler ve saire nedeniyle görünüşte sonsuz varyasyonlar ve derecelenmeler göstermekten alıkoyamaz ki sadece ampirik olarak verili koşulların analiz edilmesiyle tespit edilebilir.[15]

Marx’ın tamamladığı politik ekonomi eleştirisinin bazı kısımlarıyla birlikte ele alındığında, bu, kapitalist devletin “spesifik politik formunun” kapitalist toplumsal üretimin spesifik ekonomik formuna karşılık geldiğini ve buna mukabele ettiğini ima eder.

Peki bu ekonomik form nedir? Marx’a göre, “sermaye, bir nesne olmayıp, nesnede görünen ve bu nesneye belirli bir toplumsal nitelik kazandıran, toplumun belirli bir tarihsel oluşumuna ait belirli bir toplumsal üretim ilişkisidir.”[16] Kısacası, bu belirli toplumsal üretim ilişkisi kendini bir nesnenin toplumsal niteliğinde gösterir, çünkü kapitalist üretim biçimi, üretimin değişim amacı için gerçekleştiği parçalarına ayrılmış bir toplumsal emek bölümüyle karakterize olur. Bu da, dolayısıyla, değişimi sağlamak için bazı genel eşdeğer türlerin gerekli olduğu anlamına gelir. Para işte bu eşdeğerdir. Ancak, para değişimi sağlayan tek eşdeğer olduğu için bu “nesnenin” toplumsal niteliğini kazanır ki Marx buna “toplumsal güç” der. Marx’ın Kapital’de daha sonraki sunumu sırasında gösterdiği üzere, bu ayrıca, kapitalist üretim yordamı, işçi sınıfının kendisini yeniden üretebilmek için emek gücünü kapitalist sınıfa satmak zorunda olduğu, kapitalistlerin de metalarını satmak ve sermayeyi değerlendirmek için ödenmemiş artı-emeği emmek zorunda olduğu bir sınıf karşıtlığına dayandığından, kapitalist değerleme sürecinin para aracılığıyla daha fazla para kazanmak için gerçekleştiği anlamına gelir. Böylece para, üretimin tek amacı, “satışın kendi kendine yeterli (otarşik) amacı” ve böylece aynı zamanda yeniden üretim biçimlerinden biri olan değerlenme sürecinin amacı olur.[17] Sermayeyi değerlendirmek için “doğrudan üreticilerden ödenmemiş artı-emeğin emildiği spesifik ekonomik form” olarak artı-değer, bu sürecin aracıdır.

Bu “belirli toplumsal üretim ilişkisi” (kapitalizmin “özgül ekonomik biçimi”)  böylece değer kazanma sürecinde kapitalistlerin ve proleterlerin eylemlerini belirleyerek bu ilişkileri yeniden üreten ve toplumsal dinamiğin öznesi olarak iş gören paranın toplumsal karakterinde ortaya çıkar.[18] Önvarsayımlarını ayrılma koşullarında bulur ve sömürü ve egemenliğin karşıtlığı ile belli olur.

Bu “spesifik ekonomik biçimin” böyle kavranmasıyla bağlantılı olarak, Marx’ın devlete dair bölük pörçük açıklamaları, kapitalist devletin biçim-analitik teorisinin, “kapitalist toplumsal biçimin bu özelliklerine tekabul eden” tarihsel olarak spesifik “politik biçimin” yorumlanmasına bağlı olduğunu ifade eder. Ayrıca, bu “spesifik” politik biçimi karakterize eden egemenlik ilişkisinin, bu ekonomik biçimin sonuçlarına karşılık geldiğini ifade eder: “yönetenlerin ve yönetilenlerin eylemlerini belirleyen” değerleme süreci. Böyle bir düşünce, çalışmalarının bu aşamasında, Marx’ın devleti, sınıf mücadelesi tarihinin bağlamından arındırılmış belirsiz bir varlık olarak kavramadığını gösterirken, devletin “gizli temel”ine yaptığı gönderme Marx’ın onu yabancı, kişilerüstü biçim olarak görmediğini gösterir. Daha ziyade, devleti, devletin spesifik biçiminin ve onun politik egemenlik ilişkisisin kapitalist değerleme sürecinin hedeflerine karşılık geldiği  ve bunlara hizmet ettiği biçim-belirli bir araç olarak düşündüğünü gösterir. Bu, devletin biçim olarak kapitalist ekonomiden ayrı olduğunu ve aynı zamanda ona karşılık geldiğini ve bu ayrılık sayesinde sahip olduğu “politik biçimin”, kapitalist değerleme sürecinin öncülü ve sonuçları olan sömürü, egemenlik ve ayrılmanın kendine özgü antagonizmalarını güçlendirmeye ve bunlara tepki vermeye mecbur olan görevlilerinin biçim-belirli yeteneklerini araç olarak kullandığı bir egemenlik ilişkisine dayandığını göstermektedir. [19]

Böyle bir teorinin unsurları Kapital’deki örneklerde görülebilir, bu örneklerde devlet biçimsel özgürlük ve eşitlik temelinde yasaları uygular, özel mülkiyeti ve emek-gücünün satışını düzenler ve böylece değerleme sürecinin ayrılmaz bir parçası olarak işlev görür. Ayrıca, çalışma gününün uzunluğu ve ilkel birikim üzerine olan kısımlarda bu biçim-belirli kapasitelerin araçsal bir şekilde kullanıldığı görülebilir. Burada devletin kişilerüstü varlığı, işçiyi üretim araçlarından ayırarak ve çalışma gününün uzunluğunu değiştirerek “toplumun yoğunlaşmış ve örgütlü gücü” olarak davranır – böylece değer kazanmayı ve yeniden üretimi garanti etmek için politik rasyonaliteyi sermayenin toplumsal mantığıyla uyumlu hale getirir.[20] Kapital’in tamamlanmamış olması, Marx’ın devleti kesin olarak dünya pazarıyla uyumlu hale getirmediği anlamına gelmekle birlikte, bu yorumlar Marx’ın politik ekonomi eleştirisinin, devleti, kapitalist toplumsal biçimden ayrı fakat yine de buna entegre bir varlık olarak düşündüğünü ima eder; kapitalist toplumsal üretimi sürdürmeye ve genişletmeye yarayan biçim-belirli bir araç.[21] Yine de durum şu, politik ekonomi eleştirisinin bitmemiş projesini oluşturan el yazmaları arasında bunun gibi kısımlar oldukça azdır.

Klasik Marksizm

Bu el yazmaları Engels’in Kapital 2 (1885) ve 3 (1894) ciltlerine dönüştürülmesi olanaksız koşullar altında paha biçilmez bir hizmet sağlamıştır. Ancak, Marx’ın ve Engels’in devlet hakkındaki kendi prekritik görüşlerinin alınmasıyla bağlantılı olarak, formüle edilmesinde kritik bir rol oynadığı hegemonik mantıksal-tarihsel yorum Klasik Marksizm ve Batı Marksizminde en önde gelen devlet teorilerinin temelini oluşturdu.[22]

Bu, özellikle 20. yüzyılda “Klasik Marksizm”in evriminde etkili olmaya devam edecek Klasik Marksist devlet teorileri olan  Sosyal-Demokrat ve Emperyalist devlet teorileri için geçerlidir.[23] Ingo Elbe’nin de belirttiği gibi, Engels’in egemen sınıfın “mutlak aracı” olarak”içerik temelli”  devlet anlayışı bu teorilerin “yolunu açmıştır.”[24] Klasik Marksist devlet teorisi Kapital’in mantıksal-tarihsel şekilde okunmasını ve Engels’in, “ekonomik krizi önleme ve sınıf mücadelesini istikrara kavuşturma girişiminde sermayenin birçok işlevini yerine getirmek” için devletin egemen sınıf tarafından bir enstrüman olarak kullanıldığını ve böylece tekelci kapitalizmin yeni tarihsel aşamasına yol açtığını[25] iddia eden devletin “gerçek bir total toplumsal kapitalist”[26] olarak davrandığı şeklindeki anlayışını izlemiştir.  Harman’ın eserinde yinelenen bu teorinin devletin birikimdeki rolüne dair bir açıklama getirdiği söylenebilir; ancak bu teori bir biçimsel-analitik boyuttan yoksundur. Devletin, kapitalist değerlenmedeki belirli toplumsal dinamiğinin, yöneten ve yönetilenlerin eylemlerini mecbur kılan bir dinamiğin amaçlarına hizmet eden ayrı bir varlık olarak nasıl varolduğunu açıklamak yerine, bu muğlak teori devleti, kapitalist sınıfın kapitalist ekonomiyi yönetmek için kullandığı (ve proleterler tarafından komünist ekonomiyi yönetmek için kullanılabilecek olan) tarafsız bir enstrüman olarak tasarladı.

Frankfurt Okulu

Karşılıklı düşmanlıklarına rağmen, Batı Marksizminin Althusserci ve Hegelci-Marksist kollarının her ikisi de bu klasik izahatı daha karmaşık toplumsal kuramlara katıştırdı. Bu, özellikle de Sosyal Araştırmalar Enstitüsü ile ilişkili olanlar tarafından ilan edilen devlet teorileri için söz konusuydu, farklılıklarına rağmen bunların, Lukács’ın şeyleşme teorisinin Weberci unsurlarına yaklaşarak devlet hakkındakİ enstrümantalist izahatları sosyal kurumların analiziyle birleştirdikleri görülür.

Friedrich Pollock
Friedrich Pollock

Friedrich Pollock ve Max Horkheimer’in devlet-kapitalisti “Otoriter Devlet” teorisi, rasyonelleştirici araç olarak muğlak bir devlet kavramı kullanarak özel bir mantıksal-tarihsel sosyal teori önerir. Kapitalizmin tarihsel gelişiminin son aşaması olarak gösterdikleri devlet kapitalizmi analizlerinde, otoriter devletin total toplumsal sermaye rolün oynadığı, “yeni egemen sınıfın” toplumu “total olarak yönetmek” için devleti kullandığı söylenir. Pollock’un kısa özetinde, bu “yeni devlet açıkça, tüm dünyevi güçlerin somutlaştığı ve iktidar politikası için bir araç olarak yeni yönetici sınıfa hizmet eden bir kurum olarak görülür.”[27] Yeni yönetici sınıf devleti, üretim ve dolaşım için “genel ekonomik plan”, “dış politika, hak ve görevler” ve “bireylerin yaşamı ve ölümü” de dahil olmak üzere “istediği her şeyi kontrol etmek” için kullanır.[28]

Postone, devletin dağıtımı yönetimiyle ortadan kalkan tarihötesi bir pazar tahsis biçimi olarak değer tasavvuru için Pollock ve Horkheimer’ın dayandığı “Geleneksel Marksist” kapitalist ekonomi anlayışını haklı olarak eleştirirken, bu değerleri paradigmasal olarak ele alış biçimi Frankfurt Okulu üyelerinin formüle ettiği daha karmaşık devlet ve kapitalist ekonomi teorilerini göz ardı eder.[29] Pollock ve onun devlet kontrolündeki ekonomi analizinin aksine, Franz Neumann’ın Nazizm konusundaki açıklaması, bir tekeller topluluğunun “totaliter bir devlet kapitalizmi” kurmak için Alman devletini “yeni bir yönetici grubun güç aracı” olarak kullanmaya uyumlu hale getirdiğini savunur.[30] Marcuse’un “Nasyonal Sosyalist devletin temel ekonomik, sosyal ve politik güçlerin hükümeti” olduğu şeklindeki fikri Pollock ve Neumann arasında bir yerde durmaktadır.[31] Son olarak, “Sınıf Teorisine Üzerine Düşünceler” adlı çalışmasında Adorno, gerçekleşen toplumsal ilişkilerin dinamizminin sonucu olarak, devletin, kapitalist sınıfın tekel yönetimi altında rasyonelleştirici bir araç olarak kullanılabileceğini ileri sürer.[32]

Neumann ve Adorno’nun analizinin bazı yönleri, Alfred Sohn-Rethel’in Alman Faşizminin Ekonomisi ve Sınıf Yapısı‘nda bir araya getirilmiştir. Çoğu kez ihmal edilmiş bu çalışma birçok bakımdan Frankfurt Okulu eleştirel teorisinin bu neslinde ortaya konan devletin en karmaşık teorik ve tarihsel olarak bütünleşik açıklamasını sunar.[33] Adorno’yu yansıtarak, Sohn-Rethel, teorik düzeyde devletin kapitalist değerlenmeyi yerine getiren rasyonalleştirici bir araç olduğunu düşünür. Bu, Neumann’ın Alman faşizmi hakkındaki yeni bir birikim rejimi kurmak için Nazi Partisi ile uyumlu bir tekel gücü birliği şeklindeki açıklamasını destekleyen tarihi bir analizde ortaya konur. Böyle bir birikim rejiminde, Alman faşist devleti, mutlak artı-değer değerlemesini rasyonalize eden zora dayanan çalışma politikaları uygulayarak tekelci sermayenin yönetsel aracı gibi davrandı.[34]

Alman sermayesinin bir sektörünün, Alman devletinin değerlenmeyi teşvik edecek politikalar oluşturmak ve uygulamak için nasıl Nazi Partisiyle anlaşmak zorunda kaldığını açıklayarak, Sohn-Rethel değerlenme sağlamak amacıyla sınıf mücadelesinde kullanılan bir rasyonalizasyon aracı olarak devlete dair sofistike bir teorik açıklama sunar. Ayrıca, emredici değer kazanma yasalarının sınıfın bir fraksiyonunu bu aygıtı kullanmaya mecbur bıraktığını iddia eder. Devlet hakkında oldukça derin bir sosyo-teorik açıklama olmasına karşın, Sohn-Rethel’in teorisi ve diğer Frankfurtçu devlet teorileri biçim-analitik bir izahatın açıklayıcı boyutlarından yoksundur. Belki de devletin anomim ve kişilerüstü aygıtsal işlevini açıklamak için en etkili savunucularının bu özellikleri kapitalist toplumsal üretim biçimi açıklamasıyla ilişkilendirmek yerine Weberci rasyonalize edilmiş yönetim kavramlarına dayanmalarının sebebi budur.

Althusser

Frankfurt Okulu teorisyenleri gibi, Louis Althusser de muğlak araççı devlet anlayışına karmaşık bir sosyo-teorik boyut eklemiştir. Yine de, Frankfurt Okulu’nun tersine, Althusserci devlet teorisi, Althusser’in altyapı ve üstyapı topolojisini yeniden yorumlayışıyla ortaya çıkmıştır; teorinin klasik versiyonunda, Marx’ın toplum teorisinde ekonomik altyapıya öncelik verdiğini ve siyasi-hukuki ve ideolojik üstyapınınsa tabi/ikincil görüldüğü savunulur. Althusser’in bir araç olarak devlet anlayışı, form-analitik toplum teorisi yerine, üst-belirlenmenin karmaşık ilişkileri ile karakterize olan altyapı ve üstyapı arasındaki ilişkinin çok katmanlı olarak yeniden düzenlenmesiyle ortaya çıkmıştır.

Bu, üretim ilişkilerinin yeniden üretilmesinde devlet aygıtlarının baskıcı ve ideolojik işlevlerinin tamamlayıcı ilişkisi üzerinde durarak klasik Marksist devlet teorisini daha az tanımlayıcı ve “daha kesin” hale getirmeye çalıştığı “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları” adlı çalışmasında özellikle dikkat çekicidir.[35]  Bu denemenin çoğu kısmı ideolojik aygıtların yeniden üretime nasıl katkıda bulunduğuna odaklanmış olmasına karşın, Althusser daha sonra “Marx’ın Sınırları” adlı olağanüstü çalışmasında kendi devlet teorisini geliştirir ve iyileştirir. Sohn-Rethel’in katkısı gibi, bu çalışma da devlet aygıtının baskıcı işlevinin karmaşık bir teorik formülasyonunu sunmaktadır. Aynı zamanda daha önceki altyapı ve üstyapı seviyelerinin teorik mimarisini, ayrılma ve karşılıklı ilişki gibi daha karşılıklı olan kavramlar lehine gözden geçirerek devletin özel yapısının bir formülasyonunu sunar. Son olarak, Althusser’in fetişizme yönelik önceki eleştirilerini bile revize eder.

Bu hususlar, sınıf mücadelesinden yapısal ayrışması sayesinde baskıcı bir araç olarak devlet anlayışı içerisinde bir araya getirilir:

devleti  devlet yapan şey… devletin, iktidara sahip olanların elinde bir araç olarak hizmet etmesi için… devletin, mümkün olduğunca, sınıf mücadelesinden ayrı durması için yapıldığı gerçeğidir. Devletin “bu amaç için yapılmış olduğu” gerçeği, yapısında, devlet hiyerarşisinde ve görevleri ne olursa olsun bütün memurların talep ettiği itaatte (ve emredici karşılıkta) yazılıdır.[36]

Sonuç olarak, devlet ancak, devleti oluşturan “unsurlar topluluğunun” “aynı amaç için birlikte” çalışmasıyla, egemen sınıfın egemenlik koşullarının yeniden üretilmesini sağlamasını garanti edebilmek için “ayrık” ve “sınıfların üstüdür.” Althusser için, yeniden üretimin hedefi “yalnızca ‘toplumsal ilişkiler’ ve nihayetinde ‘üretim ilişkileri’ koşullarının yeniden üretilmesinden ibaret değildir; aynı zamanda üretim ve sömürü ilişkilerinin maddi koşullarının yeniden üretilmesini de içerir.”[37] Althusser’in vurgusu, ekonomiden yapısal ayrışması sayesinde devletin sınıf karşıtlığı gerçekliğini karartma biçimi üzerinedir:

“devletin yeniden üretim çemberi, üretim koşullarının, dolayısıyla sömürünün, dolayısıyla sömürücü sınıfın egemenliğinin varoluş koşullarının yeniden üretilmesi için bir araç olarak işlevini yerine getirmesi ‘bizatihi’ nesnel büyük bir mistifikasyon oluşturur.”[38]

Böyle bir devlet teorisi, açıkça devleti, yapısal olarak ayrı fakat yine de sınıf mücadelesinin dinamiğiyle, yani toplumsal yeniden üretim ile bağlantılı spesifik bir varlık olarak düşünen Marx’ın geç döneminden yararlanır. Ancak, Sohn-Rethel’de olduğu gibi, önceki açıklamasında sağladığı bütün ilerlemelere karşın, devletin bu yeniden üretim sürecinde oynadığı yapısal-araçsal rol, Marx’ın politik ekonomi eleştirisinde açıkladığı spesifik ekonomik biçim açıklamasıyla ilişkilendirilmemiştir. Bu, Althusser’in, bu toplumsal yeniden üretim sürecinin değer kazanma sürecinin spesifik dinamiğinden nasıl ortaya çıktığına dair açıklamasını zayıflatır ve bu yüzden devletin yapısal-araçsallığının biçim-belirlenmersini açıklamaktan onu alıkoyar. “Marx’ın Yeni Okuması”nın ardından gelen ve bu biçim-belirli unsurları vurgulayan devlet teorileri bunlardır.

Yeni Okumalar

Hans-Georg Backhaus
Hans-Georg Backhaus

“Marx’ın Yeni Alman Okuması” olarak bilinen şey 1960’lı yıllarda Batı Almanya’da ortaya çıktı. Hans-Georg Backhaus ve Helmut Reichelt’in öncülüğündeki bu yeni okuma Marx’ın değer teorisinin yeniden yorumlanmasından oluşuyor ve Marx’ın politik ekonomi eleştirisinin biçim-analitik unsurunu ön plana çıkarıyordu. Backhaus ve Reichelt’in bu boyutu yorumlaması, Kapital‘in yayınlanmış ciltlerinde gizlenmiş olduğunu savundukları ve “ezoterik” değer teorisi olarak adlandırdıkları şeyi “yeniden yapılandırmak” üzerine kurulmuştur. Marx’ın değer teorisi hakkındaki geleneksel yorumlarının aksine, Backhaus ve Reichelt, değer-biçim diyalektiği anlayışına odaklanan bu ezoterik teorinin, bireyleri sınıf ilişkisinin her iki tarafına mecbur bırakan bireylerüstü bir toplumsal rasyonalite biçimine dayandığını savunur.

Bu kavramsal ve yöntemsel odaklanma, 1970’ler başında boyunca gerçekleşen Batı Almanya’daki “Devlet Türetme Tartışması” üzerindeki bir etkiydi. Bu tartışmayı karakterize eden yaklaşım, Sovyet hukuk teorisyeni Evgeny Pashukanis’in devlet teorisinden etkilenmiştir. 1923 gibi erken bir zamanda, Pashukanis sadece devletin içeriğine odaklanan Marksist teorileri eleştirmişti. Tersine, Pashukanis’in teorisi, metadan kapitalist hukuk ve kapitalist devlet biçimini elde ederek kapitalist sınıfın egemenliğinin neden “resmi devlet egemenliği şeklini” aldığına odaklanmıştır.[39]  Marx’ın değer teorisinin form-analitik bir yorumuna dayanarak, kapitalist toplumdaki toplumsal ilişkilerin, kapitalist yasaları ve kapitalist devleti oluşturduğunu, bu devletin de kapitalist toplumsal ilişkilerin toplumsal biçimini şeyler arasındaki ilişkiler olarak kodlayıp uyguladığını savunur. Pashukanis için, kapitalist hukuk ve kapitalist devlet, meta-biçimden mantıksal olarak türetilen “biçimlerdir.”

John Holloway ve Sol Picciotto’nun işaret ettiği gibi, Türetme Tartışması, savaş sonrası Batı Almanya’da ilk önemli durgunluk bağlamında ortaya çıkmıştır; bu sırada reformizm sorununu doğuran sosyal-liberal bir koalisyon seçilmiş ve öğrenci hareketi düşüşe geçmişti.[40] Bu gelişmeler, ekonominin devlet tarafından yönetilmesinin ekonomik krizleri önleyeceği fikrine dayanan Klasik Marksist devlet teorilerinin sorgulanmasına ve kapitalist devletin yapısı ve sınırlarına dair sorular sorulmasına yol açtı.

Johannes Agnoli
Johannes Agnoli

Bu siyasal bağlamın pek çok yönü daha önce Johannes Agnoli tarafından ele alınmıştı. Agnoli, zaten var olduğu için devletin “türetilemeyeceği” konusunda kararlı olmasına rağmen, Die Transformation der Demokratie (1967) içindeki etkili makalesinde devletin yasalarla özgürlüğü ve eşitliği sağlama rolünün kapitalist toplumun yeniden üretilmesine katkıda bulunduğu savunur. Bunu, sadece mülkiyet haklarını güçlendirerek değil, aynı zamanda sınıf ilişkilerini soyut ve atomize edilmiş bireyler arası toplumsal ilişkilere dönüştürerek yapar. Dahası, “tabakalaşma” fikri, öğrenci hareketinin ve reformlar konusundaki girişimlerin bu belirgin siyasi yapılar tarafından nasıl içerildiğine dair tarihsel bir açıklama da sağlamıştır. Bir bütün olarak Agnoli’nin çalışması, devletin siyasal kapasitelerinin değer kazanmayı ve yeniden üretimin ekonomik süreçlerini nasıl sağladığına ve devletin yapısının görünen “siyasi” yönelimleri ne olursa olsun memurlarını bu kapasiteleri araçsallaştırmak için nasıl zorladığına odaklanarak bir kapitalist devlet analizi sunar.[41]

Bu metodolojik etkiler ve bağlamsal gelişmeler, tartışmayı başlatan Wolfgang Müller ve Christel Neusüss’ün [ortak] çalışmasında görülebilir ve böylece çalışmada Marksist devlet teorisine yönelik yaklaşımının genel çerçevesinin ortaya konulduğu görülebilir. Araçsalcı teorilere, özellikle Frankfurt Okulu’nunkilere karşıt olarak, “devlet kurumlarının yöneten sınıfın manipulasyon araçları olarak tanımlanmasının ve eleştirilmesinin bize manipülasyonun sınırlarını keşfetme olanağı vermediğini” belirtirler.[42] Daha ziyade, Marksist devlet teorisinin “modern devletin çeşitli işlevlerinin gelişiminin eleştirisini” sunması gerektiğini savunuyorlardı.[43] Sonuç olarak, Pashukanis’i yansıtarak, Müller ve Neusüss, bu işlevlerin “sadece, emek-süreci ve değerleme-süreci şeklindeki kapitalist üretim sürecinin çelişkilerinden doğan devlet müdahalesine duyulan ihtiyacı ve bunun sınırlarını detaylı bir şekilde gösteren bir analizle ortaya çıkarılabileceğini” iddia ederler.[44] Bu tartışmaya yapılan katkılar, bu yüzden, kapitalist devletin gerekli işlevini ve sınırlarını, devlet biçimini değer kazanma dinamiğinden türetmek suretiyle açıklamaya yoğunlaşır.

John Holloway ve Sol Picciotto’yu izleyerek, bu sorunsala üç temel yaklaşım tanımlayabiliriz. Birincisi, Pollock ve Horkheimer’ınki gibi kuramlara itiraz eder ve devletin kapitalist ekonomiden kurumsal ayrışmasının, değer kazanma sürecindeki rolünü anlamak için kilit önemde olduğunu savunur. Bu yaklaşım, devletin biçiminin, kapitalist toplumun varlığını sürdürebilmesi için gerekli olduğunu, çünkü sistemin yeniden üretimini sağlamak için devletin bireysel sermayeler rekabetinin üzerinde durduğunu ileri sürer.[45] İkincisi, Kapital’deki sunum düzeninden devlet biçiminin daha karmaşık bir mantıksal türetimini sağlamaya odaklanırken, bunun da gerekliliğini bu temelde tesis eder. Bu yaklaşım, devletin biçiminin gerekliliğini ve mümkünlüğünü sistematik olarak çeşitli gelir kaynaklarının sahibi olarak toplumun tüm üyelerinin ortak çıkarlarının olduğu, bu ortak çıkarların rekabet alanı dışında gerçekleştirilebilmesi için de özerk bir devletin oluşturulduğu kapitalist toplumsal ilişkilerin ortaya çıkma biçimlerinden türetmektedir. Üçüncüsü, bizzat bu kapitalist toplumsal ilişkilerin ortaya çıkma biçimlerinden hareket eder. Devletin gerekliliğini, değer kazanma sürecine dair etraflıca ifade edilmiş açıklamaya geçmişi kapsayacak işlevsel bir tamamlayıcı olarak saptayan ilk iki yaklaşımın aksine, Joachim Hirsch’in katkısı, “burjuva devlet teorisinin,” “burjuva devleti, sadece belirli toplumsal işlevlerin taşıyıcısı olarak değil, sınıf egemenliğinin spesifik tarihsel bir biçiminin ifadesi olarak tanımlama meselesi olduğunu “ savunmasıdır.[46] Bu, devletin özel biçiminin “güç ilişkilerini dolaysız üretim sürecinden” soyutladığını, dolayısıyla bu ilişkiyi yeniden üretmek için zorunlu olan ayrık ‘siyasal’ ve ‘ekonomik’ alanlar oluşturduğunu savunarak Hirsch’in devletin “mümkünlüğü” ve “genel gerekliliğini” sermaye ilişkilerinden türetmesine yol açtı.[47] Hirsch’in “burjuva devlet teorisinin unsurları,” bu sayede, diğer katkı türlerinin (yani devlet biçiminin sermaye ilişkisinden ayrılması) eksikliklerine de değinir ve aynı zamanda dünya piyasası bağlamında devletin ve toplumsal yeniden üretimin analiz edilmesinin önemini vurgular.[48]

Bu farklı vurgu noktalarına rağmen, bir bütün olarak, Devlet Türetme Tartışması, böylece, devlete dair araçsalcı yorumlardan ayrılan bir teorik anlayış öne sürmüştür. Katılımcılar, kapitalist toplumun yeniden üretilmesi için devletin kişilerüstü biçiminin ve kapitalist ekonomiden ayrı durmasının gerekli olduğunu düşünerek, ekonomiyi yöneten biçimsiz bir araç olarak devlet kavrayışına ikna edici bir şekilde karşı çıkmıştır. Devlet teorisinde biçim-belirlenimin öne çıkarılması, bunu takip eden birkaç Alman devlet teorisi tarafından da benimsenmiştir.

Dünya Pazarı Tartışması

Hirsch’in çalışmasındaki öğelerin kullanılıp ilerletilmesiyle, Alman “Dünya Pazarı Tartışması” biçim-analitik bir devlet kavrayışını somut dünya pazarı bağlamına yerleştirmek etrafında dönmüştür. Christel Neusüss, Klaus Busch ve Claudia von Braunmühl’ün bu tartışmaya katkıları Marx’ın Grundrisse’deki “dünya pazarı yaratma yönündeki eğilim doğrudan sermaye kavramının kendisinde verilidir” şeklindeki yorumlarından yararlanmış ve değer yasasının dünya pazarı yoluyla nasıl işlediğine dair açıklamalar geliştirmişlerdir. Bunu yaparken, tartışmacılar “insanlara belirli bir mantığı dayatan” bir süreç olarak değerlenmenin değer-teorik kavrayışına dayandılar ve aynı zamanda Devlet Türetme Tartışmasının kapitalizmin krize yatkın eğilimlerinin ancak “kapitalist devlet ayrı ve nispeten otonom” bir varlık olarak “kurabilir ve hayatta kalabilirse” düzenlenebileceği fikrini de yansıttılar.[49] Yine de, bu yaklaşımlara karşıt olarak, Dünya Pazarı Tartışmasına katkılar “çok kutuplu” dünya kapitalizmi içerisisinde bir devletler çoğulluğuna ait metodolojik öncüllerinden başlatılmıştır.

Neusüss ve Busch’un teorileri, Marx’ın değer teorisine dair kendi yorumlarını, “ulusal olarak çizilmiş farklı alanların bileşimi” olarak algıladıkları dünya pazarına uyarlamaya çalışır. Türetme Tartışması’nın aksine, onlar, “sermayenin dünya pazarındaki hareket analizinin sermayenin iç doğasından kesintisiz bir şekilde türetilemeyeceğini”, ancak “modifiye biçimlerde” ortaya çıkmak zorunda olduğunu savunurlar. Bu ikisinden Neusüss, “kapitalist bir temel üzerinde duran, fakat aynı zamanda bunun ‘hem yanında hem dışında’” olan bir varlık olarak devlet üzerine özel olarak odaklandı. O, ilkel birikimi, kapitalist hukuki ilişkileri mümkün kılarak, böylece sermayenin ve emeğin hareketini garanti altına alarak ve değer yasasının dayatılmasını kolaylaştırarak devletin “üretim için genel maddi ön koşulları” ve ulusal toplam sosyal sermaye için “bir iç dolaşım alanı” yaratmakla yükümlü olduğunu savunur.[50]

Von Braunmühl, Neusüss ve Busch’un “modifiye biçimler” fikrine, değerin her zaman böyle bir şekilde göründüğünü iddia ederek saldırır. Aynı zamanda, devletin değer teorisinin dışında görülemeyeceğini savunur:

Burjuva ulus devletin, ulus devletler olarak örgütlenmiş dünya pazarının biçimi, kapitalist bir değişim ve üretim kompleksinin yasal olarak egemen olduğu sınırlanmış bir merkez olarak, burjuvazinin “uluslararası sistemde” rekabet eden siyasi-ekonomik gücünü hem içerde hem dışarda güvence altına alma işlevi kazanır. Ekonomik önemi ne kadar büyük olursa olsun, biçim… nihayetinde ücretli emek ve sermaye arasındaki ekonomik güç ilişkisinde örtük olan egemenliğin siyasal uğrağına başvurmaksızın ve rakip otoriteler tarafından ileri sürülen rakip yönetme istemlerine işaret etmeksizin anlaşılamaz.[51]

Von Braunmühl, bu nedenle, dünya pazarının “ genel olarak sermayenin hareketini ve değer yasasının etkisini gözlemlemek için uygun seviye” olduğunu ve kapitalist devletin değil, pek çok devletteki “dünya pazarının spesifik politik örgütlenmesinin” kavramsallaştırılması gerektiğini iddia etmiştir.[52] Sonuç olarak, von Braunmühl, Türetme Tartışması’na karşıt bir şekilde, ayrı ve birbirinden bağımsız yeniden üretim ilişkilerinin siyasal örgütlenmesi olarak devlet biçiminin sadece tek başına meta üreten sınıflı toplumun iç boyutlarından türetilemeyeceği ve söz konusu devletin dünya pazarıyla ve diğer devletlerle olan spesifik ilişkisinin analize her zaman en başından dahil edilmesi gerektiği sonucuna varır.[53]

Bu öncüller, von Braunmühl’ün teorik düzeyde, devletin, ulusal sermayenin içsel dinamiği ve dünya pazarının dışsal dinamiği perspektifinden kavranması gerektiğini iddia etmesine yol açmıştır. “Uluslararası düzeyde rekabet eden yönetici sınıfların politik ve ekonomik iktidarı”, ulus devlet çerçevesinde gerekli koşulları güvence altına alabilen egemen devletin politik işlevleri aracılığıyla gerçekleştirilir.[54]

Nachtway ve Brink Dünya Pazarı Tartışması’daki birkaç eksikliğe ve bunların çabucak ortadan kalkmasına işaret ederken, devletin biçim-analitik yorumlarının dünya pazarı ve çok sayıda devlet açısından kavranmasının önemini Marx’ın eksik çalışmasının üzerine inşa ederek ve kapitalist devlet biçimini bu şekilde türetme eksikliklerine işaret ederek vurgular.

İpleri örmek

İzleyen Althusserci ve eleştirel-Marksist teoriler, bu Alman katkılarının kimi yönlerini ciddiye almış ve bunları toplumsal mücadelelerle bütünleştirmeye çalışmıştır. Bu, özellikle Sosyalist Ekonomistler Konferansı’ndaki (SEK) tartışmada görülür, burada John Holloway ve Simon Clarke gibi Açık Marksistler devlet ve ekonomi arasındaki iç ilişkide ifade bulan sınıf mücadelesinin boyutlarını vurgulamışlardır. Bu, aynı zamanda, Bob jessop gibi Poulatzas’ı takip eden ve biçim-analizinin unsurlarını daha geniş, çok katmanlı bir sosyal teori içerisinde, devletin göreli özerkliği teorisine dahil eden diğer katılımcılar için de geçerliydi. Werner Bonefeld ve John Milios’un çalışmasının sırasıyla Frankfurt Okulu’nun eleştirel teorisini ve Althusserci teoriyi Pashukanis, Agnoli, Devlet Türetme Tartışması ve Dünya Pazarı Tartışması gibi değer-biçim teorisine dayanan daha karmaşık devlet teorileriyle yeniden birleştirerek bu ipleri ördüğü görülebilir.

Bununla birlikte, bu katkılar bizi neoliberalizm sorununa geri götürüyor. Gördüğümüz gibi, Peck ve Mirowski, neoliberalizmin devletle kopmaz bir şekilde bağlantılı olduğunu göstermektedir; bu, yaygın Marksist açıklamalarda bulunmayan açıklayıcı bir boyuttur. Ne var ki hem Mirowski hem de Peck aynı zamanda daha titiz bir Marksist neoliberal devlet ve neoliberalizm teorisinin sunacağı açıklayıcı boyutları düşünmekten de kaçınmışlardır: Güçlü neoliberal devleti değer kazanma süreciyle hizalayarak neoliberal rasyonaliteyi sermayenin toplumsal mantığına bağlamak. Kapanışta gösterdiğim gibi, Bonefeld ve Milios’un son yazıları böyle bir açıklamaya zemin hazırlamak için bir araya getirilebilir ve güçlü kapitalist devletin, neoliberal kapitalizmin gelişimesi ve sürekli yeniden üretilmesi için oynadığı rolün ve neoliberal rasyonalitenin kapitalizmin politik rasyonalitesine tekabül etme biçiminin anlaşılması için bir temel oluşturulabilir.

Neoliberalizm ve güçlü devlet

Werner Bonefeld, kapitalist devlet biçiminin toplumsal yapısına dair yaptığı açıklamada, kapitalist ekonomi ile kapitalist devletin “sınıf karşıtlığının temel soyutlamasıyla” yaratılan “çelişkili bir birlik” olduğunu ve kapitalist devletin biçim-belirlenimli politik kapasitelerini sınıf antagonizmasını yeniden üretmek amacıyla kullandığını savunur. Kapitalist sınıf mücadelesinin spesifik antagonizması, ilkel birikimin “tarihsel sonucu”dur. Sonuç olarak, dünya pazarı, “sömürü üzerine kurulu zenginliğin toplumsal biçimi olarak soyut emeğin çelişkili varlığından” türetilir ki bu da gerisin geri devletin şeklini belirler. “Devletin gelişimi, artı değer üretiminin çelişkili birliğinin siyasal bir biçim içerisinde işlendiği bir bütün olarak, aynı sınıf mücadelesi sürecinin bir anı olarak; egemenliğin kendisi, egemenliğin içinde ve egemenliğe karşı toplumsal yeniden üretim olarak görülmelidir.” Bonefeld, bu antagonizmanın aynı zamanda aslında politik tahakkümle sistematik olarak gelişen “resmi eşitlik ve resmi özgürlük uyumunun” tam kalbinde yer aldığını iddia eder. Devletin biçimi “mülkiyet hakları için resmi özgürlük ve resmi eşitlik garantisi içinde ve aracılığıyla sömürünün toplumsal gerçekliğini yoğunlaştırır.” Bonefeld ayrıca, Agnoli’den yararlanarak, bu yasal ve politik formların yeniden üretimi sağlamak için nasıl araçsallaştırıldıklarına odaklanır. Ona göre, “mülkiyet hakkının politik garantisi devleti güçlü bir devlet olarak belirler” ki güçlü devlet de “yasa gücüyle sermaye ile emeğin toplumsal antagonizmasını sağlama girişiminde topluma mülkiyet hakkı rasyonalitesini ve eşitliğini dayatır.”[55] Böylece, bu devlet teorisinin, kapitalist sınıf antagonizmasının yeniden üretilmesinde oynadığı biçim-belirli rolü nedeniyle güçlü devleti ayrı fakat birbiriyle ilişkili bir varlık olarak anlamaya çalışırken devlete dair sınıf mücadelesi açıklamasına sahip biçim-analitik kavrayışlara destek verdiği görülebilir.

Bonefeld’in 2008 krizini takiben yazdığı son çalışmasının, neoliberal devletin kapitalist devletin biçim-belirli araçsal kapasitelerine nasıl örnek teşkil ettiğini teorik olarak ayrıntılı bir şekilde ortaya koyarak, devletin rolünü görmezden gelen ya da azaltan neoliberalizm analizlerini teorik olarak çürüttüğü görülebilir. Bu, politik pratik olarak politik ekonomi teorisidir; politik ekonominin “uyumluluğunun, örgütlenmesinin, bütünlüğünün ve yeniden üretiminin” nasıl devletin meseleleri olduğunu gösterir.[56] Bonefeld, Agnoli’yi izleyerek, böyle bir politik pratiğin amaçlarını kısa ve öz bir biçimde formüle eder: “Kabaca söylersek, sermayenin amacı elde edilen artı değeri biriktirmektir ve devlet de bu amacın politik biçimidir”. Bonefeld, değer kazanımı için devletin biçim-belirli kapasiteleri araçsallaştırılarak bu amaca nasıl ulaşıldığına dair bir açıklama sunar. Dediği gibi, devlet “yasa yapıcı şiddetin gücüyle ekonomik özgürlük düzenini kolaylaştırır”; “sosyo-ekonomik ilişkileri” depolitize ederek kapitalist üretim ve değişim ilişkilerinin sürdürür; “toplumsal etkileşimin sözleşmeli ilişkilerini” garanti eder; “ucuz emek tedariğini” kolaylaştırarak özgür emek sistemini ilerletmenin yollarını arar ve “özgür ve eşit piyasa ilişkilerini sağlama alarak” bu ilişkileri genişletir.[57] “Güçlü devlet” böylelikle, artı-değeri biriktirme amacıyla, değer kazanmanın özel dinamiğinin kalbinde yer alan toplumsal ilişkileri örgütlemek, bütünleştirmek, sürekli kılmak ve genişletmek için biçim-belirli kapasitelerini araçsal bir şekilde kullanır.

Bonefeld, ayrıca, güçlü neoliberal devletin “piyasayı kolaylaştıran” zorlayıcı gücünün, yukarıda özetlenen politik-hukuki biçim-belirli araçsallığın üç alanında bu amaçlara nasıl ulaştığını da sıralar. Kapitalist ilişkilerin “son 30 yılda” “borç esaretinden yeni kısıtlılıklara,” “koşulların kuralsızlaştırılmasından riskin özelleştirilmesine kadar” emeğin zora dayalı denetimi yoluyla “potansiyel hayali zenginlik biriktirilerek” sürdürülüp uzatıldığını savunur.[58] Böylece, neoliberal devleti, piyasadan ayrı, onu korumak için yetersiz ve isteksiz olan zayıf bir devlet olarak ortaya koyan yaygın tanımlamaların aksine, Bonefeld, “neoliberalizmin devletin zayıflamasıyla ilgili olduğu şeklindeki geleneksel görüşün neoliberal serbest ekonomi anlayışıyla ilgisinin pek olmadığını” iddia eder.[59] Aksine, “serbest piyasa, güçlü, pazarı kolaylaştıran bir devlet gerektirdiği, aynı zamanda bu özgürlüğün zorlayıcı gücü olarak devlete bağımlı olduğu için,” “güçlü devlete yönelik neoliberal talep, kendisini serbest emek ekonomisini verimli hale getirme göreviyle sınırlayan bir sınırlı devlete yönelik bir taleptir.”[60] Bu demektir ki “kapitalist devlet temelde liberal bir devlettir” ve neoliberal devlet bu temel özelliklerin tipik örneğini oluşturur, çünkü “neoliberal devlet, piyasa kolaylaştırıcı bir devlet olarak işlev görmektedir.”[61]

Sermayenin Toplumsal Şiddeti

John Milios
John Milios

Bonefeld gibi, John Milios da, biçim-analitik devlet teorisindeki önemli unsurlardan yararlanarak bir kapitalist devlet teorisi sunar.[62] Milios, ayrıca, bu kavrayışları, sınıf mücadelesinin kurucu toplumsal dinamiği ile uyumlu hale getirir, fakat bunu Althusserci bir perspektifle yapar. Milios, Althusser’in “değer teorisine yaklaşımının” en iyi ihtimalle “belirsiz” olduğunu haklı olarak belirtmekle birlikte, Althusser’in çalışması ile biçim-analizi arasında birkaç uyumluluk noktası da tanımlar:

Althusser’in analizinin temel parametreleriyle birlikte, Marx’ın Politik Ekonomi ile kopuşunu ifade ettiği doğrulayıcı ve kategorik tutumu, bir diğer deyişle materyalist diyalektik, epistemolojik kırılma, toplumsal bütünlüğün ayrıksı kavranışı, sınıf mücadelesinin önceliği ve göreli özerklik ve çeşitli pratiklerin iç içe geçmesine yaklaşımı, Marx’ın parasal değer teorisini kavrayışında örtük olan teorik potansiyele işaret eder ki bunun ana konularından biri değer biçimi kavramının önemi konusundaki ısrardır.[63]

Bu yaklaşım, aynı zamanda Milios’un Pashukanis’in kapitalist üretim tarzının “etkileşen unsurlarının eşzamanlı oluşum sürecini” “diğer şeylerin yanı sıra (burjuva medeni) hukukunun ve ona eşlik eden ideoloji/felsefenin oluşumunu da içeren” açıklamasına yönelik yorumuna da dikkat çekmektedir.[64] Milios, Althusserci “sınıf mücadelesinin önceliği” kavramını izleyerek kapitalist üretim tarzının (KÜT) iki çelişkiden oluştuğunu ileri sürer. “Temel çelişki,” “toplumu kapitalist ve işçi sınıfı olmak üzere iki temel ve eşit olmayan sınıfa bölen” üretim ilişkileri “çelişkisidir.”[65] Yine de KÜT’te, bu “üretim faktörleri diğer ikincil güç ilişkilerini (çelişkilerini)” temsil eder, “çünkü bazı üretim ilişkileri üstyapı denilen spesifik yasal-politik ve ideolojik ilişkilerin varlığını gerektirir.”[66] Bu yüzden, bu “ikincil çelişkiler temel çelişkinin saf ifadeleri olmamakla birlikte,” bunlar “aslında onun [temel çelişkinin] var olma koşulunu oluşturur, tıpkı temel çelişkinin bunların varoluş koşulunu oluşturması gibi.[67] Böylece, Milios’a göre bu çelişkiler arasındaki ilişki tek yönlü bir determinizm biçiminde değil, karşılıklıdır; çünkü üretim ilişkileri “son tahlilde” nihai olarak “genel üstyapı biçimini” belirlemekle birlikte, bu ikincil belirlemeler de “göreli bir özerkliğe” ve temel üzerinde etkiye sahiptir.[68] Sonuç olarak, “kapitalist üretim tarzı sadece bir ekonomik ilişki değildir. Toplumun her kademesinde (toplumsal ilişkilerde) geçerlidir. Aynı zamanda (kapitalist) politik ve ideolojik iktidar ilişkilerinin özünü, yani kapitalist devletin özel yapısını da içerir.”[69]

Sonuç olarak, Milios devleti sınıf mücadelesinden elde ederken, aynı zamanda, devlet biçiminin oluşumunu yapısal bir varlık olarak, yani KÜT’nın ayrı ama birbiriyle ilişkili bir yönü olarak açıklar. “Kapitalist devletin özel yapısı,” böylece hepsi KÜT’nın “korunmasını ve yeniden üretilmesini sağlayan kişilerüstü yapılar” olan “ekonomik ve politik” güçlere dayanır.[70] Bu yapı sınıf egemenliğine karşılık geldiği için Milios da Bonefeld gibi bu yasal ve politik kapasitelerin aynı zamanda sınıf karşıtlığını koruyup yeniden üretilmesini sağlayacak araçlar olarak kullanıldığını ileri sürer; “Kapitalist sınıf iktidarının uygulama merkezi olarak devlet, sermayenin genelleştirilmiş toplumsal şiddetini yoğunlaştıran bir mekanizmadır.”[71]

Althusser’in “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları” adlı çalışmasını izleyerek, Milios bu biçim-belirli araçsallaştırmanın iki düzeyde oluştuğunu ileri sürer. “Ekonomik düzey”, “devletin kapitalist ilişkilerin genel maddi koşullarının yaratılması için belirleyici bir katkı yaptığı” düzeydir.  “İşgücünü yönetmek, toplam sosyal sermayenin kârlılığında artışa yönelik müdahaleler için, ulusal para ve devletin para yönetimi için, piyasanın “serbestisini” koruyan kurumsal ve yasal çerçeve için, işgücünü ve toplumsal barış kurumlarını disipline edecek mekanizmalar oluşturmak için” politik-hukukî politikalar oluşturur.[72] “Politik ve ideolojik-kültürel düzeyde,” devlet, “burjuva siyasal iktidarın uygulanmasını” meşrulaştırmak için önemli bir işleve sahiptir – sermayeyi “toplumsal-ulusal sermaye” biçiminde oluşturarak kapitalist iktidarın ideolojisi için ulusal bir çerçeve sağlar. Bir bütün olarak, “kapitalist sömürü mümkün kılınmış olur ve devletin işleyişi nedeniyle de “doğal bir düzen” olarak görülür.”[73]

Milios’un devlete dair açıklaması, Bonefeld’i yansıtarak, önemli biçim-analitik endişeleri, sınıf mücadelesinin kurucu özellikleriyle uyumlu hale getirir. Bu kuramsallaştırmada, devlet sadece araçsal olmadığı gibi, tamamen özerk bir biçim de değildir.[74] Daha ziyade, Milios’a göre, kapitalist devlet “gerçekte, tahakkümcü sınıf ilişkilerinin siyasal yoğunlaşması, kapitalist toplumun uyumunu birliğini sağlayan faktördür.”[75]

Milios, kapitalist toplumun neoliberalleşmesi hakkında, aynı zamanda Bonefeld’in tanımladığı neoliberal devletin “piyasa kolaylaştırıcı” özelliklerini de yansıtan bir açıklama sunar. Milios neoliberalizmi “finansal piyasalar yoluyla yönetselliğin çok önem kazandığı, kapitalist iktidarın toplumsal ölçekte örgütlenmesinin tarihsel olarak spesifik bir biçimi” olarak tanımlar.[76] Bu, Milios’u, tarihsel olarak spesifik olan bu organizasyonun KÜT’nın “yeniden yapılanmasına,” yani “hakim (neoliberal) kapitalist paradigmanın yeniden üretilmesini güvenceye alacak şekilde bütün bileşenlerin reforma tabi tutulmasına” dayandığını iddia etmeye götürür.[77] Sermayenin genelleşmiş toplumsal şiddetini yoğunlaştıran mekanizma olarak kapitalist devlet bu neoliberalleşme sürecini kolaylaştırmıştır.

Bu, Milios’un, tesis edilmesinde devletin vesile olduğu neoliberal modeli oluşturan yeniden yapılanmanın dört temel unsuru hakkındaki açıklamasında dile getirilir. Birincisi, iş piyasasını kuralsızlaştıran, işsizliği artıran, ücretleri düşüren ve ücretlilerin gücünü azaltan baskıcı yöntemlere ve para politikalarına dayanır. Birincisiyle bağlantılı olan ikincisi, “rekabetçi olmayan” sermayenin değerini azaltmak ve emeği daha da disipline etmek için dış kaynak kullanılmasını gerektirir. Bu ikisi bir üçüncü unsurla, yani diğer özelleştirilmiş alanlarda borç potansiyeli yaratarak “hane halkı borcunun artması için bir temel” oluşturan devlet faaliyetlerinin özelleştirilmesi ve yeniden yapılanması ile tamamlanır. Son olarak, bu modele rıza “ucuz kredilere erişim” ve çeşitli finansal varlıkların sağlanması ile güvence altına alınır.[78]

Sonuç olarak, Haman ve Postone’a karşıt olarak, Milios’a göre, neoliberalleşme devleti aşındırmamıştır, çünkü biçim-belirli amacını azaltmamıştır. O, daha ziyade, kapitalist devletin neoliberal yeniden yapılanmasının devletin bu amaçları kolaylaştırma kabiliyetini güçlendirdiğini savunur. Neoliberalizmde, kapitalist devlet örgütlenmesi ve  “sermayenin ekonomik ve politik egemenliğinin” yeniden üretilmesi yeniden yapılılandırılır ve “kapitalist sistemin yasalarıyla uyumlu olduğu varsayılan sermaye devresi temelinde sömürü stratejilerinin geliştirilmesi için yeni rasyonalite türleri” doğuran tarihsel olarak özgül finanslaşma yönetselliğine doğru genişletilir.[79] Böylece, neoliberalizasyon, “şüphesiz daha otoriter, kaba ve şiddet dolu bir sınıf yönetişiminin, kapitalist devlet iktidarının belirli bir biçiminin” neoliberal değer kazanma ve toplumsal yeniden üretiminin içine yerleşmesine yol açmıştır.[80] Bonefeld’in güçlü neoliberal devletin piyasa kolaylaştırıcı amacına yönelik teorisinden uzak değiliz.

Kapitalist rasyonalite olarak yaşam politikası

Bu, bizi, Bonefeld ve Milios’un son çalışmasının ikinci üretken benzerliğine götürür: Her ikisi de Foucaultcu kapitalizmden ayrı neoliberalizm analizlerini kendilerinin güçlü neoliberal devlete dair biçim-analitik yorumlarıyla uyumlu hale getirir. Böylece neoliberal rasyonaliteyi sermayenin politik rasyonalitesi olarak kavrayabilirler. Bonefeld’in ordoliberalizm üzerine çalışması,[81] ordoliberal teorinin sadece Cameron hükümetinin 2008 krizini idare etmesi gibi politikaları örneklendirmekle kalmadığını, aynı zamanda “kapitalizmin teolojisini” gösteren “kapitalist toplumsal ilişkilerin ekonomik rasyonalitesini” de yakaladığını savunmaktadır.[82]  

Çözüm/şifre, sermaye ilişkisinin yeniden üretilmesini sürdürmek için siyasi iktidarın sözde özel alanlara taşınmasına yapılan vurgudur. Bonefeld’e göre “ordoliberal sosyal politika sadece topluma yönelmiş ve toplum için bir politika değildir. Esasen, toplumun içinde ve topluma nüfuz eden, zihniyetini içeriden yöneten bir politikadır.”[83] Sonuç olarak, güçlü ordoliberal devlet, “’piyasa polisi’ aracı olarak liberal yönetim tekniğini” geliştirerek “rekabeti sınırlar ve ekonomik özgürlüğün toplumsal ve ideolojik ön koşullarını güvence altına alır.”[84]

Bonefeld’in görüşüne göre, böyle bir teknik, toplumsal “yaşam politikası” (Vitalpolitik) politikalarının ahlakileştirilmesine dayanır; bu teknik, serbest ekonominin yıkıcı sosyolojik ve ahlaki etkileri karşısında ekonomik özgürlüğün ahlaki duygularını korumak ve sürdürmek için acımasızca yürütülmesi gereken “piyasayı kolaylaştıran ve oturtan bir politika” uygular.[85] Böylece, yaşam politikası, ““piyasaya-uyumlu” bir sosyal politika aracılığıyla proletaryayı ortadan kaldırmak” için sosyal politikayı araçsallaştırarak “piyasa polisi” işlevi görür, bu da “özgürlük ve sorumluluğu, inatçı işçileri kendi emek güçlerinin gönüllü girişimcilerine” dönüştürerek şekilde kolaylaştırır.[86] Sonuçta, “piyasa ekonomisinin bu toplumsal unsuru… piyasa özgürlüğünü bireysel sorumlulukla ilişkilendirir, işçileri özel mülkiyet kanunlarıyla uzlaştırmaya çalışır, girişimi teşvik eder ve toplumu proleter hale getirilmiş toplumsal yapılardan oluşturur.”[87] Böylece, yaşam siyasetinin sosyal yönetimi, güçlü neoliberal devletin geniş çaplı siyasi uygulamasına örnek oluşturur ve yasal ve politik yönetimin zorlayıcı şekilde kullanımını tamamlar. Neoliberal rasyonellik bu yüzden sermayenin politik rasyonalitesi olur.

Milios’un finanslaşma açıklaması paralel bir açıklama yapmayı amaçlıyor. Milios için, finansallaşma, özelleştirmeyi ya da devletin etkisizleşmesini temsil etmeyip, “var olan toplumsal ilişkiler bağlamında temel hedeflerin (çelişkilerle birlikte) başarıya ulaşmasına olanak tanıyan bir dizi kurum, prosedür, düşünce ve stratejinin” bir birleşimidir.[88] Dahası, finansallaşmayı, düşen kar oranına tepki olarak sermayenin erozyonunu önlemeye yönelik çaresiz bir girişim olarak yorumlayan anlatıların aksine, Milios, finansallaşmanın “güçlü ve derin kurulmuş bir kapitalizm” olduğunu savunur.[89] Bunun nedeni, Milios’un Marx’ın değer teorisini parasal olarak yorumlamasına dayanarak, tartışmalı bir şekilde finansallaşmanın, değeri üreten hayali bir sermayenin sui generis [kendine özgü] bir formu olduğunu ileri sürmesidir.[90] Ayrıca, finansallaşmanın, devletin biçim-belirli rolünün yeniden biçimlendirilmesinin başlıca örneğini oluşturduğunu savunur. Devlet kendini kapitalist toplumdaki güç ilişkilerinin yeniden üretilmesi yoluyla piyasayı kolaylaştırarak bu iktidar teknolojisine yerleştirir.

Milios için, finansal piyasaların, böylece, “bireysel ekonomi aktörlerinin değerlendirilmesi ve etkili bir şekilde örgütlenmesi ve aynı zamanda belirli bir finansman biçiminin teşvik edilmesi gibi ikili bir işlevi vardır.”[91] Bunu yaparken, “çağdaş kapitalist ilişkinin koşullarını ve yeniden üretim yörüngelerini izleyip kontrol ederler.”[92] Milios’un finansallaşma analizi, böylece, Bonefeld’in yaşam politikası analizini yansıtacak şekilde, finansallaşmanın bireysel davranışı yöneten, bireyleri sermaye ilişkisinin yeniden üretilmesini sağlayacak şekilde girişimci bir tarzda hareket etmeye zorlayan bir çeşit rasyonelliğe dayanarak siyasi amaçlara nasıl hizmet ettiği konusunda bir açıklama getirerek Foucault’un neoliberal yönetim ve biyopolitik düşüncelerini yeniden şekillendirir.[93]

Miliios, öncelikle risk normalizasyonu açıklamasıyla bu Foucoultcu kavramları finansallaştırmayla ilişkilendirir. Ona göre, neoliberal kapitalizmin bileşiminin bir sonucu olarak, risk sadece neoliberal değerlenmenin metalaşmış bir bileşeni haline gelmez, fakat aynı faktörlerden ötürü, dünya pazarında sermayenin yeniden üretilmesini sağlamak için devletin bir iktidar teknolojisi olarak kullanılır:

Bir aktöre (kapitalist bir firma, devlet veya ücretli çalışan vb.) bir risk profili eklemek, iktidar ilişkileri tarafından belirlenmiş karmaşık bir dünyadaki rollere erişme ve bunları uysal bir şekilde kabullenme yeteneklerini ölçme anlamına gelir. Risk hesaplaması, her piyasa katılımcısı açısından, toplumsal güç ilişkilerinin belirlediği belli hedeflere (normlara) ulaşılarak verimliliğin sistemik değerlendirmesini içerir. Her piyasa katılımcısı kendi gerçekliğine göre risk alır ve yetenekli risk alıcı profilini geliştirmek için sürekli çaba sarf edip durur, bu anlamda kapitalizmin “yasalarının” gereğini yerine getirir.[94]

Bu, özellikle, “hane halklarıyla birlikte… toplumsal yeniden üretimleri açısından risk yönetimine daha bağımlı” oldukları için, neoliberalizmin yapısı gereği en savunmasız durumda kalan işçiler için geçerlidir. Burada, Millios’un “toplumsal bir süreç olarak finansal yenilenmenin en önemli anı” tanımına göre, risk yönetimi “sermayenin kurallarına göre toplumsal davranışı şekillendirir ve düzenler” ve emeği “kendi zenginliğine rehin, yani sermayenin taleplerine rehin yapar.”[95] Böylece, finansallaşma devletin küçülmesini değil, yeniden oluşumunu temsil eder. Neoliberal rasyonalitenin bir örneği olarak, finansallaşma, neoliberal kapitalizmi yeniden üretecek siyasi amaçlara hizmet eder.

Sonuç

Kapitalist devlet güçlü bir devlet olduğu ve neoliberal devlet de kapitalist bir devlet olduğu için, neoliberal devlet sermaye ilişkisinin sürdürülmesini garanti etmek için biçim-belirlenimli politik kapasitelerini neoliberal artı değer çekme rejimi inşa etmek amacıyla araçsal bir şekilde kullanan güçlü bir devlettir. Devletin aşınmasından ziyade, toplumun neoliberalleşmesine neden olan ve onu, finansallaşmanın bile bir tür hükmetme biçimi olduğu güçlendirilmiş ve yeniden oluşturulmuş formunda sürdüren bu devlet kapasiteleridir. Neoliberal devlet Marx’ın kapitalist devletin siyasal amacı hakkındaki açıklamasına örnek oluşturur ve yaşam politikasının ordoliberal toplumsal politikası kapitalist politik rasyonalitenin paradigmasıdır.

Birlikte ele alındığında, bu açıklamalar neoliberal rasyonaliteyi sermayenin toplumsal rasyonalitesi ile uyumlu hale getirir. Neoliberal devleti güçlü bir kapitalist devlet biçiminde tasavvur ederek, bu açıklamalar, böyle güçlü bir devletin ve onun “biyopolitik” sosyal politikalarının kapitalist yeniden üretimi sağlayacak siyasi amaca nasıl hizmet ettiğini anlamak için temel oluşturur. Bu perspektifler, yukarıda tartışılan teorik kavrayışlara dayanarak daha da güçlendirilebilir. Örneğin, Dünya Pazarı Tartışması çok sayıda devletin sanayisizleşme ve dünya pazarının yeniden yapılanması bağlamında neoliberalizmin gelişimini nasıl yönlendirdiğini anlamak bakımından yardımcı olabilir.[96] Clarke ve SEK’nin diğer üyeleri tarafından neoliberalizmde önceki krizlere verilen tepkiler üzerine yapılan ampirik açıklamalar, güçlü neoliberal devletinkrizlere nasıl tepki verdiğini anlamaya katkıda bulunabilir.[97] Son olarak, Bonefeld’in hayati-politik sosyal yönetim teorisiyle birlikte Agnoli’nin katmanlaşma teorisi, 2008’den sonra ortaya çıkan karşı hegemonik hareketlere karşı devletlerin aldığı tedbirleri aydınlatabilir. Kapitalist devletin form-belirli enstrümanı hakkındaki bu açıklamanın daha da geliştirilmesi, onun üstesinden gelebilecek teorilerin geliştirilmesinde gerekli olacaktır.

Çeviri: Köstebek Kolektif

[1] Yorumları için Asad Haider, Robert Cavooris, Patrick King ve Jasper Bernes’e teşekkür ederim.

[2] Jamie Peck, Nik Theodore ve Neil Brenner, “Neoliberalism Resurgent? Market Rule after the Great Recession” South Atlantic Quarterly 11, no. 2 (2012): 265-288, 268.

[3] Philip Mirowski, Never Let a Serious Crisis go to Waste: How Neoliberalism Survived the Financial Meltdown (London: Verso, 2013), 105.

[4] Chris Harman, Zombie Capitalism: Global Crisis and the Relevance of Marx (Chicago: Haymarket Books, 2010).

[5] Agy. 115.

[6] Agy. 116.

[7] Agy. 201.

[8] Chris Harman, “Zombie Capitalism,” Socialist Worker 2157, June 27, 2009.

[9] “Değer-biçim teorisi” Marksist okulda bir alan için kullanılan bir terimdir. Alandaki bazı iç farklılıklara rağmen, bu yaklaşım kapitalist sosyal biçim, soyut emek ve değer-biçimi kavramlarını, Marx’ın değer teorisini, kapitalist değerlenmenin otonom ve tarihsel olarak spesifik dinamiği ile sınıf ilişkisini boyunduruk altına alan bir teori olarak yorumlamak için kullanmaya odaklanmaktadır. Bu okumada, sermaye, sermaye ilişkisinden oluşur, ancak değer kazanmanın öznesine dönüşür. Sonuçta, bireylerin eylemleri, kolektif olarak yarattıkları toplumsal biçimler tarafından zorlanmaktadır. Biçim-belirleme fikri, bu makalede de kullanıldığı gibi, bu oluşum sürecine ve kurumların ve kişilerin değerleme sürecinin bu yorumlamasında üstlendiği rol ve işlevlere atıfta bulunur. Bu alandaki başlıca teorisyenlerden bazıları şunlardır: I.I. Rubin, H.G. Backhaus, Helmut Reichelt, Michael Heinrich, Chris Arthur ve Moishe Postone. Yararlı bir genel bakış için bkz. Ingo Elbe, “Between Marx, Marxism and Marxisms,” Viewpoint, October 21, 2013.

[10] Moishe Postone, “Theorizing the Contemporary World: Robert Brenner, Giovanni Arrighi, David Harvey” Political Economy and Global Capitalism: The 21st Century, Present and Future, ed. Robert Albritton, Bob Jessop et al. (London: Anthem Press, 2007), 2 içinde.

[11] The Construction of Neoliberal Reason (Oxford: Oxford University Press, 2010) içinde, Peck bu gelişmeyi tanımlamak için “başarısız ilerleme” tanımını kullanır (6).

[12] Bob Jessop, “Marx and Engels on The State,” 1978.

[13] Karl Marx and Frederick Engels, The Manifesto of the Communist Party, 1848.

[14] Michael Heinrich, “Marx’s State Theory after Grundrisse and Capital,” 2007.

[15] Karl Marx, Capital Volume 3, 1894, Chapter 47.

[16] Karl Marx, Capital Volume 3, 1894, Chapter 48.

[17] Karl Marx, Capital Volume 1, 1867, Chapter 3.

[18] Marx, Capital Volume 3, Chapter 47.

[19] Agy.

[20] Karl Marx, Capital Volume 1, Chapter 31.

[21] Marx, en azından Grundrisse’de, dünya pazarının “üretimin bütün anları ile birlikte bütünlük içinde olduğu, ancak aynı zamanda tüm çelişkilerin oyunun içinde olduğu” durum olduğunu savunur. “Dünya pazarı bütünün hem bir önkoşulu hem de alt temelidir.” Karl Marx, Grundrisse, 1857.

[22] Sermayenin mantıksal-tarihsel yorumunun oluşumu hakkında daha fazla bilgi için, bkz. Chris Arthur, The New Dialectic and Marx’s Capital (Leiden: Brill 2002); Ingo Elbe, “Between Marx, Marxism and Marxisms“; ve Michael Heinrich, An Introduction to the Three Volumes of Marx’s Capital (New York: Monthly Review Press, 2012).

[23] Emperyalizm ve sosyal demokrasi üzerine klasik Marksist teorilerden devlet tekelci kapitalizme ve Avro-komünizme kadar bu devlet kuramlarının gelişiminin daha kapsamlı bir tartışması için bkz. Simon Clarke, “Introduction” in The State Debate, ed. Simon Clarke (London: Palgrave Macmillan, 1991).

[24] Elbe, “Between Marx, Marxism and Marxisms.”

[25] Agy.

[26] Clarke, “Introduction.”

[27] Friedrich Pollock, “State Capitalism: Its Possibilities and Limitations” The Essential Frankfurt School Reader, ed. Andrew Arato and Eike Gebhardt (New York: Continuum, 1990), 92 içinde.

[28] Agy. 90-91.

[29] Bkz. Moishe Postone, Time, Labor and Social Domination. (Cambridge: Cambridge University Press, 1993), özellikle bölüm 3.

[30] Franz Neumann, Leviathan, cited in Karsten H. Piep, “A Question of Politics, Economics, or Both? The Neumann-Pollock Debate in Light of Marcuse’s ‘State and Individual under National Socialism’,” Cultural Logic, 2004.

[31] Agy.

[32] Theodor Adorno, “Reflections on Class Theory,” R. Livingstone (trans.), Can One Live After Auschwitz? A Philosophical Reader (Stanford: Stanford University Press, 2003) içinde.

[33] Gerçekten de Sohn Rethel’in çalışması, Johannes Agnoli’nin Frankfurt Okulu’nun ilk kuşağının örnek devlet teorisinin bir örneği olarak övgüyü hak ediyor.

[34] Sohn-Rethel’in sözleriyle: “Devlet, girişimci, yönetsel işlevi devralır ancak sermaye, her zaman olduğu gibi özel kalır. Neyin üretileceği, nasıl ve kim tarafından üretileceği, hangi kar marjları ve hangi fiyatlarla üretileceği, bütün bunlar devlet tarafından kararlaştırılır: Devlet, her firma için ithalat ve ihracatı, hammaddelerinin tedarik ve dağıtımını belirler. Üretici nüfus için ücretlerin dondurulması ve tüketiciler için fiyatların dondurulması çağrısı yapar. Hangi binanın, hangi tekstil üretiminin, hangi taşıma araçlarının, hangi makine yapımının destekleneceğine veya durdurulacağına, bankaların ne gibi kredi koşullarını vermeleri ve hangilerini reddetmeleri gerektiğine, hangi teminat notlarının onaylanması ve hangisinin iptal edilmesi gerektiğine karar verir. Özel karların birikim ve tüketim oranları yine devlet tarafından belirlendiği halde, tüm bunların kar ve zararı sermayenin özel karları ve özel kayıpları olarak girilir. Faşist partinin terör gücü, yalnızca siyasi düşmanları ortadan kaldırmaya yaramaz. Faşizmin damgasını oluşturan şey burjuva yasalarının askıya alınmasıdır ki bu sayede devlet girişimci fonksiyonunu sonunda sorunsuz bir şekilde kullanabileceğini garanti eder ve tekelci sermayeye tehlike durumunda yardım ve teşvik yapabilir. Faşist rejim, bu amaç için kendisini yeniden düzenlemek zorunda olan özel tekelci sermayenin eylemleriyle ortaya çıkmıştır.” Alfred Sohn-Rethel, The Economy and Class Structure of German Fascism (London: CSE Books, 1978).

[35] Louis Althusser, “Ideology and Ideological State ApparatusesLenin and Philosophy and Other Essays (New York: Monthly Review Press, 1971) içinde.

[36] Louis Althusser, “Marx in his Limits,” Philosophy of the Encounter (London: Verso, 2006), 75 içinde.

[37] Agy. 120.

[38] Agy. 125.

[39] Evgeny Pashukanis, “The Situation on the Legal Theory Front” quoted in State and Capital: A Marxist Debate, eds. John Holloway and Sol Picciotto (Austin, University of Texas Press, 1978), 24.

[40] Bkz. John Holloway ve Sol Picciotto, “Introduction: Towards a Marxist Theory of the Statei” Holloway and Picciotto, State and Capital içinde.

[41] Bkz. Johannes Agnoli, “Theses on the Transformation of Democracy and on the Extra-Parliamentary Opposition,” Michael Shane Boyle and Daniel Spaulding (trans.), Viewpoint’in bu sayısı içinde.

[42] Agy. 33.

[43] Wolfgang Müller ve Christel Neusüss, “The Welfare State Illusion” Holloway and Picciotto, State and Capital, 33 içinde.

[44] Agy. 33.

[45] Agy. 38. Bu katkılar hakkında daha geniş bir tartışma için bkz. Simon Clarke, “Introduction” The State Debate (London: Palgrave Macmillan, 1991) içinde.

[46] Joachim Hirsch, “The State Apparatus and Social Reproduction: Elements of a Theory of the Bourgeois State” Holloway and Picciotto, State and Capital, 63 içinde.

[47] Holloway and Picciotto, “introduction,” 24-26.

[48] Hirsch, tekil devletler hakkında tarihsel öykülerinin önemini vurgular ki bu daha önceki katkılarda da yeteri kadar ele alınmamıştır ve devletin türetilmesine yönelik salt mantıksal bir yaklaşımın sınırlarını da vurgular. Bu noktada, bkz. Heide Gerstenberger, “Class Conflict, Competition and State Functions,” Holloway and Picciotto, State and Capital içinde.

[49] Oliver Nachtwey and Tobias ten Brink, “Lost in Transition: the German World-Market Debate in the 1970s,” Historical Materialism 16, 200845.

[50] Agy. 45.

[51] Claudia von Braunmühl, “The Bourgeois Nation State within the World Market” Holloway and Picciotto, State and Capital, 175 içinde.

[52] Agy. 54.

[53] Agy. 56.

[54] Agy. 58.

[55] Werner Bonefeld, “Social Constitution and the Form of the Capitalist State“ in Open Marxism Volume 1, eds. Werner Bonefeld et al. (London: Pluto, 1992). Bonefeld, bu temaları bir dizi makalede geliştirir ve genişletir. İltifat uğruna, birincisine odaklanıyorum. Agnoli’nin Bonefeld üzerindeki etkisi, diğer yerler arasında, “The Capitalist State: Illusion and Critique.” Adlı çalışmada görülebilir. Bonfeld’in Agnoli’nin önemini nasıl yorumladığına ilişkin bir tartışma için bkz. “On Fascism: A Note on Johannes Agnoli’s Contribution.”

[56] Werner Bonefeld, Critical Theory and the Critique of Political Economy (London: Bloomsbury, 2014), 182.

[57] Agy. 168.

[58] Werner Bonefeld, “Free Economy and the Strong State: Some Notes on the State,” Capital and Class, February 2010, 16.

[59] Bonefeld, Critical Theory and the Critique of Political Economy, 174-5.

[60] Bonefeld, “Free Economy and the Strong State,” 16, 15; Bonefeld, Critical Theory and the Critique of Political Economy, 180.

[61] Agy. 15.

[62] Milios’un önemli eserleri bir takım farklı düşünürlerle birlikte yazılmış olsa da, bu eserleri kendisinin yazdığı eserlerle bir araya getirmeye odaklandığım için, ana eserdeki tüm eserlere atıfta bulunmak için Milios’u bir kısaltma olarak kullanıyorum.

[63] John Milios, “Capital after Louis Althusser. Focusing on Value-Form Analysis,” Ca’Foscari Üniversitesi Tarih Çalışmaları Bölümü’nün organize ettiği “Rileggere Il Capitale: La lezione di Louis Althusser” Konferansı’nda sunulan tebliğ, 9-11 Kasım 2006, Venedik, İtalya, 4. Bu yazının gözden geçirilmiş bir versiyonu  “Rethinking Value-Form Analysis from an Althusserian Perspective” adıyla Rethinking Marxism’de yayınlanmıştır; ancak, Milios’un Althusser ve Marx’ı nasıl bir araya getirdiğini anlama konusundaki alakasına rağmen, bu pasaj çıkarılmıştır.

[64] John Milios, Dimitris Dimoulis and George Economakis, Karl Marx and the Classics (London: Ashgate, 2002), 93.

[65] John Milios and Dimitris Sotiropolous, Rethinking Imperialism: a Study of Capitalist Rule (London: Palgrave Macmillian, 2009), 131.

[66] Agy. 132.

[67] Agy. 132.

[68] Agy. 132.

[69] Agy. 105.

[70] Agy. 106.

[71] John Milios, “Imperialism or (and) Capitalist Expansionism: Some Thoughts on Capitalist Power, the Nation-State and the Left,” 12.

[72] Milios vd. Rethinking Imperialism, 106.

[73] Milios, “Imperialism or (and) Capitalist Expansionism,” 13.

[74] Dediği gibi “araçsalcı kavrayışın aksine, sınıf çelişkileri devlet dışındaki bir şey olarak algılanmaz,” öte yandan özne-olarak-devlet kavrayışının aksine, devlet içindeki çelişkiler sınıf mücadelesinin dışına çıkmaz”. Milios, Rethinking Imperialism, 134.

[75] Agy. 193.

[76] Dimitris P. Sotiropoulos, John Milios, and Spyros Lapatsioras, A Political Economy of Contemporary Capitalism and its Crisis: Demystifying Finance (London: Routledge, 2013), 154.

[77] Agy. 170.

[78] Milios, Rethinking Imperialism, 170-72.

[79] Sotiropoulos, Milios, and Lapatsioras, Political Economy of Contemporary Capitalism, 3.

[80] Sotiropoulos, Milios, and Lapatsioras, Political Economy of Contemporary Capitalism, 203.

[81] Ordoliberalizm, 1920’lerin sonunda ve 1930’ların başında Walter Eucken, Franz Böhm, Alexander Rüstow, Wilhelm Röpke ve Alfred Müller-Armack gibi bir dizi Alman düşünür tarafından geliştirildi. Genellikle “Freiburg Okulu” olarak anılacak olan, “laissez faire liberalizmi ve kolektif politik ekonomi biçimlerine bir (neo-) liberal alternatif” sunmayı ve “Alman sosyal pazar ekonomisinin teorik temelini” sağlamaya çalışmıştır. Werner Bonefeld, “Freedom and the Strong State: On Ordoliberalism,” New Political Economy, 17, 33. Aşağıda gösterdiğim gibi, Bonefeld de bunun kapitalist rasyonalite ve güçlü kapitalist devletin işareti olduğunu savunur.

[82] Agy. 16.

[83] Werner Bonefeld, “Freedom and the Strong State: On German Ordoliberalism,” New Political Economy, 17, no. 5 (2012): 633

[84] Agy. 633-4.

[85] Bonefeld, dolayısıyla Foucault’nun yorumunun hatalı olduğunu savunur, çünkü “birbirine bağlı olmakla birlikte, iki ayrı mantık, piyasanın mantığı ve piyasaya karşı mantık temelinde işlemektedir. Bu ikilik nedeniyle, Foucault’nun ordoliberalizm açıklaması tam olarak oturmaz. Foucault, piyasa mantığını, kusursuz özgürlük yasaları tarafından yönetilen rekabetçi bir pazar ekonomisi olarak tanımlar, yani serbest rekabet, ekonomik değer peşinde koşma ve girişimci tercihlerin ve inovasyonun serbest fiyat mekanizması tarafından düzenlenmesi. Piyasaya karşı mantığın, ordoliberal sosyal politika ilkesinden oluştuğunu düşünür, yani, Foucault’ya göre, ekonomik değerin kalpsiz mantığını biraz telafi eden Vitalpolitik… Bununla birlikte, ordoliberallere göre Vitalpolitik piyasaya karşı bir politika değildir. Bu, serbest ekonominin yıkıcı sosyolojik ve ahlaki etkileri karşısında ekonomik özgürlüğün ahlaki duygularını sağlamak ve sürdürmek için acımasızca uygulanması gereken piyasayı kolaylaştıran ve yerleştiren bir politika.” Werner Bonefeld “Human Economy and Social Policy: On Ordoliberalism and Political Authority,” History of the Human Sciences, 26, no. 2 (2013): 119.

[86] Bonefeld, “Freedom and the Strong State,” 635.

[87] Agy. 647.

[88] Sotiropoulos, Milios, and Lapatsioras, Political Economy of Contemporary Capitalism, 2.

[89] Agy. 57.

[90] Bu denemede Milios vd. devletle ilişkisi bakımından finansallaşmayı nasıl kavradıklarıyla ilgileniyorum. İddia ettikleri gibi finansın artı değerden verimli olup olamayacağı konusu, bu nedenle bu demenin dışında kalıyor.

[91] Agy. 2.

[92] Agy. 2.

[93] Yazarların dikkat çektiği gibi “Foucault’nun [yönetsellik] analizinde çarpıcı şekilde eksik olan şey… kapitalist devlete dair… uygun bir materyalist teoridir. Bu yüzden Foucault’nun düzenleyici normalleşme teorisi aydınlatıcıdır, ancak kolektif bir temelde iktidar ilişkilerinin örgütlenmesinide ve yeniden üretilmesinde neler olup bittiğini kolayca açıklayamaz.” Agy. 166-7.

[94] Agy. 169.

[95] Agy. 57.

[96] Ingo Stutzle son çalışması veya Agnoli ve Hirsch’in önemli çalışmalarının yanında Dünya-Pazarı Tartışması!na yaptığı katkıların hiçbirinin çevrilmemiş olması, çevirinin bu önemli kuramsal ihtimalleri geliştirmekte oynadığı hayati rolü de gösterir.

[97] Simon Clarke, Bonefeld ve diğer SEK üyelerinin ampirik çalışması değerli bir kaynak sağlayabilir.

You may also read!

Grundrisse'den Kapiatal'e Patikalar 1

Marx’ta ve Aristoteles’te Ortak Ölçü ve Mübadele-Melda Yaman

Gülden terazi tutarlar, Gülü gül ile tartarlar. Gül alırlar gül satarlar, Çarşı pazarı güldür güldür Kul Nesimi* Giriş Basit

Read More...
11 theses - neoliberalism

Mümkün/Muhtemel Komünizm Üzerine 11 Tez

Ocak 2017’de, dünya genelinden yoldaşlar, çağdaş kapitalizmin durumunu değerlendirmek ve bugüne dair komünist stratejileri planlamak için Roma’da bir araya

Read More...
raphael aristoteles

Sokrates’in Bilgeliği: Eril Felsefe-Dişil Ebelik Üzerine Düşünceler-Melda Yaman

Sokrates: Benim bir ebenin, Phaenarete adında güçlü, soylu bir kadının oğlu olduğumu duymamış mıydın? Theaetetus: Evet, duydum. Sokrates: Ve

Read More...

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Mobile Sliding Menu