Bilişim Çalışanının Çilesi ve Kaderi Üzerine: Zihinsel Emeğin Sınıfı ve Birliği – Özgür Narin

In Açık Seçki, Emek, Kapitalizm, Örgütlenme
Bilişim Sektöründe İşçi ve Yönetici Portreleri

Yazı, ‘Behram Baransel’in Bilişim Sektöründe İşçi ve Yönetici Portleri kitabında “Önsöz”‘ olarak yayınlanmıştır.

“Başka ne yapmaya çalışsan, kafanın içindeki nöron ağları seni senden alarak beyninin ortasına çakılmış o problem çevresinde bir girdap gibi dönmeye devam eder. O işi, evde ve rüyalarında bile çalışarak öğrenmek, yapmak, yetiştirmek zorunda bırakılırsın, evet. O değil de, kendini geliştirmek, kendi huzursuz zihnini tatmin etmek için yaptığına inanırsın. Kendini geliştirmen iyi hoş, ama kimin için diye sormak gerekir.”

Elinizdeki kitap, bir bilişim işçisinin günlüğü… Perdenin önünde parıltılı teknolojilerin gözlerimizi aldığı, bilim ve teknolojideki yeniliklerin bunca şaşaalı anlatıldığı çağda, sahne arkasını aktarıyor bize; bu alanda üreten emekçilerin işçileşme hallerini çok güzel yansıtıyor. Elindeki (belki de daha doğrusu zihnindeki) becerinin ona bir güç, özerklik, “pazarlık gücü” tanıdığı bir durumdan, giderek takvime göre, iş parçalarını bitirmek, sürekli yeni vasıflar, yeni yazılım uygulamaları, dilleri, araçları öğrenmek zorunda kalan, işçileştikçe buradan çıkmaya çalışan zihin emekçisinin işçileşme “çilesini” aktarıyor bize… Sisifos çilesi bu. Bir dağın zirvesine kayayı çıkarmakla yükümlü olup da, tam zirvede aşağıya yuvarlanan kayayı her seferinde yeniden yukarı ittirme çilesi.

Bu kısa önsözde, yazarın gözünden aktarılan önemli deneyimlere, değerlendirmelere, iki farklı  soruyla katılmaya çalışacağım. İlki bilişim sektörünü kapitalist üretimdeki tarihi açısından analiz etmek üzerine bir soru olacak. İkincisi ise, bilişim sektöründe çalışan, işçileşen yazılımcıların, bilişim işçilerinin sınıfsal konumları ve işçi sınıfının diğer kesimleri ile birleşmelerine ilişkin bir soru olacak.

İlk Soru: Bilim, mühendislik, yazılım üretiminin kapitalistleşmesi nasıl ele alınabilir?

Yaygın adıyla “kafa emeği” olarak bilinen zihin emeğinin, ücretli emek sürecine evrilmesinin çetrefilli bir tarihi var. İncelemeye nereden başlamak gerekir? Üretken olmayan emek alanlarından başlamak, kapitalist sistemin biçerdöveri olan artı değer yaratma sürecini ıskaladığı için buralardan başlamak eksik kalır. Bir bütün olarak genişleyen üretim alanının boşluklarına, yeni açılan alanlarına yerleşen iş parçalarını analiz etmek de, hareket dinamiğini, yani eski emek biçimlerini biçip döverek yeni emek süreçleri yaratan mekanizmayı kavramamızı engeller. Yeni alanlara yerleşen bu işler aslında neden değil, sonuçlardır. Esas olarak üretim mekanizmasının hangi alanlara yayıldığına bakmak önem kazanır. Öyle ise, bilişim sektörü, bilim ve teknoloji üretimi ya da mühendislik alanlarını, bu alanlarda çalışan işçilerin emek süreçlerini incelemek, doğru bir odak olacak gibi gözükmektedir.

Burada, Grundrisse’den Kapital’e Patikalar’da  işlediğim biçimiyle Marks’ın Makine üzerine önceki incelemelerine ek bir öneri getireceğim. Kapitalist üretimin en köklü ve sistematik eleştirisi Marks tarafından yapıldı. Bugünkü üretim yordamını, tarihsel gelişimini anlamak için bu analizden başlamalı, ancak geçen 150 yılın gelişmeleri analize katılmalı.  Bunun için, Marks’ın bıraktığı yerdeki önemli bir çıkış noktasına değinmek gerek. Marks, Makine üzerine incelemelerinde, makinenin üç bileşeni üzerinde durur. Makineyi devindiren mekanizma, gücü işlemi yapan mekanizmaya ileten iletim mekanizması ve son olarak da işlem mekanizması. Kapitalist üretimin tarihi, bir yandan da daha fazla kâr üretmek için, bu üretim süreci parçalarının bileşenlerinin gelişmesi ve aynı zamanda bunları geliştirmek için analizi geliştirmenin tarihidir. İlkinden tüm mühendislik alanları, ikincisinden de bilimin, Marks’ın o gün kullandığı terimle “analiz çağı”nın, bugün bildiğimiz anlamda modern mühendislik bilimlerininin gelişme aşamaları çıkar.

Bu bileşenlerden özellikle son ikisi, iletim ve işlem mekanizması, Marks’ın çağından bugüne önemli gelişim yaşamıştır.[1] Aradan geçen 150 yıl içinde iletim mekanizması, iletişim ve ağ teknolojilerine evrilmiş, işlem mekanizması ise bilgisayarlar, otomasyon ve robot teknolojilerine evrilmiştir.  Bu iki mekanizmanın gelişimi, evrimi sırasında kapitalist üretim ilişkisinin kâr amacı, teknolojinin sınıfsal biçimlenmesini, sınırlılıklarını da oluşturduğu gibi, bu teknolojiyi geliştirmek için gerekli bilimsel teknolojik üretim sürecini, mühendislik alanını, “yeni analiz çağı”nı da biçimlendirir. Bilişim sektörünü oluşturan, bilgisayarların, iletişim teknolojilerinin, enformasyon teorisi ve veri aktarım mekanizmalarının ilk kökleri, makinenin bu iki bileşiminde bulunabilir. İletim mekanizmasının önce analog aktarım mekanizmasına, sonra ayrışmış sinyallerden, bu sinyallerin iletimi ve kontrol mekanizmasına kadar evrilmesi, bugünkü enformasyon teorisi, dijital aktarım çağını ve ağ kuramlarını başlatmış olsa gerektir. Jacquard tipi dokuma tezgahlarındaki gibi işlenecek desenin delikli kartlarda dokuma tezgahının hareketini belirlediği formlar, ilk makine kontrol biçimlerinin, otomasyon biçimlerinin nüvesini verdiği kadar, bu delikli kart ile verilerin oluşturulması, aktarılması, bunların enformasyon olarak aktarılması ya da işlenmesinin yolunu açmıştır. Tıpkı Marks’ın Makinenin işlevlerinin gelişmesi, geliştirilmesi, kapitalist üretim için biçimlenmesi sırasında buna koşut olarak “Analiz Çağı”nın geliştiğini, bilimlerin, bilimsel üretimin geliştiğini hatırlatması gibi, bilişim teknolojilerine koşut olarak bunları “analiz eden”, yeni analiz çağının bilimleri de doğmuştur. Elektronik, Makine, Mekatronik, Enformatik, Bilgisayar, Bilişim, İletişim Mühendisliği gibi… Ama aynı zamanda bunları üreten bilimciler (temel bilimci ve mühendisler), işleyen, problemleri çözen emekçiler (yazılımcılar), işçi sınıfının genişleyen parçaları haline gelmişlerdir. Bilim emekçisi, mühendisi, yazılımcısı, her biri bu işçileşme sürecini yaşamıştır.

Marks, bu üç bileşenin toplumsal ilişkiler, özellikle toplumsal üretim ilişkileri altında nasıl kurulduğunu, erken dönemin bilgileri ile işler. Manchester’da bir mühendisin, sınıf mücadelesi içinde nasıl patronların istediği tasarımda makine yaptığını, mücadele eden işçilerin yerine makineyi koymasını anlatırken, teknolojinin mikro düzeyde biçimlenmesinin bile sınıf mücadelesinin, kâr için üretimin konusu olduğunu açığa vurur. İşte o zamandan bugüne geçen değişim, önümüze önemli ipuçları koymaktadır.

İletişim ve bilgisayar teknolojilerinin gelişiminin köklerindeki bu gelişimi Marks’ın bıraktığı yerden geliştirmek pek çok avantaj sağlıyor. Bu bilimlerin, bu bilim üretim süreçlerinin nasıl geliştiği, analiz çağının buna göre nasıl geliştiği irdelenebiliyor. Aynı zamanda bu üretim sürecinin araçlarının kendisinin de nasıl bir seri üretim ile hızla geliştirildiği, hızla demode olduğu, yerine yeni üretim araçları, yeni yazılımlar, yeni programlama dilleri, Derin Öğrenme, yapay zeka ve algoritma mekanizmaları konulduğu anlaşılabilir hale geliyor. Bunun için yazılımcı sürekli yenilenen dinamik uygulama araçlarını yeniden öğrenmek, geliştirmek vasfını diri ve dinamik tutmak için kendini yeniden üretmek zorunda kalıyor. İşçileşmenin Sisifos çilesi sürüyor. Ama kâr için genişleyen üretimin kolektif emekçisini her yönden kullanan kapitalist üretim hızlı biçimde bu emek gücünü de vasıfsızlaştırma, yeniden işçileştirme basıncı altında bırakıyor.

Bilişim sektöründeki yazılımcının kaderi, parçası olduğu bütünün kaderiyle, yani zihin emekçisinin kaderiyle birleşiyor. Bunu anlamak için yazarın günlüğünde yer yer çarpıcı değerlendirmelerle değindiği, zihinsel emek gücünün, bilim ve teknoloji üreten emekçinin çelişkili gelişimini kısaca irdelemek gerek.

Bilim, teknoloji üretim süreci 19. yüzyılın sonlarından beri kapitalist bir emek süreci olarak biçimlenmeye başlamıştır.  Bilişim işçilerinin tarihini belirleyen de bu teknolojilerin üretilmesi ve buna uygun emekçilerin oluşturulması sürecidir. Yeni bir yazılımın, yeni bir teknolojinin, yeni bir makinenin ya da yeni bir metanın, üretimde bir yeniliğin tasarlanması ya da üretilmesi ihtiyacı, genişleyen kapitalist üretim için temel bir itkidir. Bu itki yüzünden artık bilimsel buluşlar da kendi haline bırakılamazlar. İşte bu temel itki, bilimci, buluşçuyu, problemleri çözen mucidi, eski fedakâr, kendi halinde, zanaatkârca varoluşundan çıkmaya zorlamıştır. Laboratuarında bir problemi çözmeye çalışan fedakâr, yalıtık dahi gitmiş, yerine önce şirketlere bağlı araştırma laboratuarları, üniversiteler ve kurumsal araştırma geliştirme kurumları gelmiştir. Bilimsel üretim süreci de kapitalist bir üretim sürecinin giderek gerçek boyunduruğu altına girmeye başlamıştır.

Bilim ve teknoloji üretimini hızla bu girdaba çeken, krizli bir sistem olan kapitalizmde kâr oranlarının düşme eğilimine karşı kuvvet olarak giderek daha fazla önemli bir yer tutmasıdır. Bu karşı-kuvvet, hem toplam sermaye içindeki teknik ve teknolojik payın büyümesini (organik bileşimin, teknik bileşimin artması) sağlamakta, ama aynı zamanda bu teknolojinin de hızla değersizleşmesine, demode olmasına (değer bileşimin düşmesini) neden olarak çelişkili işlemektedir. Krizden uzaklaştıran aynı zamanda krize farklı biçimde yeniden yaklaştırmaktadır. Yeni teknolojilerin uygulanması kâr oranlarını yükseltmekte ama yaygınlaşmasıyla sonuçlanan aynı süreç bu oranların düşmesini de beraberinde getirmektedir. Üstelik bilimsel üretimin kendisinin de meta üretimine yaklaşmasıyla, metanın yayılmacı niteliği gibi, tüm çıktılarının teknolojik yenilik, yazılım, donanım olarak pazara sürülmesi yaygınlaşmaktadır. Ancak bunun üretim sürecine mi uygulandığı yoksa satışı ve kârı gerçekleştirmeyi, üretken olmayan sektörlere ya da yeni ürün geliştirmeye mi yöneldiği bile kapitalist üretimin bütünü tarafından belirlenmektedir. Kimi durumlarda yeni teknolojiler, daha yüksek kâr beklentisi yüzünden, üretken olmayan sektörlerde, finansta, perakende satış sektöründe kullanılmakta, ekonomik daralmadan çıkışı sağlayan değil, aksine onunla belirlenen bir sürece dönmektedir.

İçinden geçtiğimiz dönem tam da böyle bir dönemdir. Yapay zeka, Endüstri 4.0, gen ekleyip çıkarmaya yarayan CRISPR teknolojisi ya da Kuantum bilgisayarlar gibi yeni teknoloji söylemleri bu kadar yaygınken, verimlilik artışı 1994-2004 arası internetin ilk kez yaygınlaştığı döneme göre 2004-2014 arasında oldukça düşüktür (Robert Gordon, Amerikan Büyümesinin Yükselişi ve Düşüşü, The Rise and Fall of American Growth, Princeton University Press, 2016, 17. Bölüm). Toplam faktör verimliliğinin ortalama yıllık artış oranı, 1994-2004 arası %1,03 iken 2004-2014 arasında %0,40’dır! Bu iki değeri bir de 1920-1970 arasında verimlilik artışı olan %1,89 ile kıyasladığınızda bilim ve teknolojideki bu parlak görüntüye rağmen verimliliğin bu denli artmadığını görebilirsiniz. OECD’nin kendi raporları bile bunu verimlilik paradoksu olarak açıklamaktadır. Teknolojik yenilikler, aynı düzeyde parıltılı verimliliğe yol açmamaktadır (OECD Going Digital Raporu, 2019). Yenilikler, üretimden daha çok satış pazarlamaya yönelik sektörlerde ilgi görmektedir. En büyük yapay zeka yatırımlarını yapan Amazon gibi perakende elektronik ticaret şirketleridir. Üretimde yeni kârlar yaratıp artırmaktan daha çok, üretilenin satılması, kârı gerçekleştirmek için bilime, mühendisliğe ayrılan fonlar, bir dünya bunalımının öngünündeki örüntüye benzemektedir. Yine de bilişim ve teknolojideki rekabet ve kriz basıncı bu alanı ve emek sürecini zorlamaktadır.

Bu girdap bir kısırdöngüdür aynı zamanda. Krizden uzaklaşmak için yeni teknolojiler hararetle talep edilmekte; bilim üretimi de kontrol altına alınmaktadır. Ama bilim üretiminin neredeyse seri üretim haline gelmesiyle, teknoloji de yaygınlaşmakta, kâr oranları yeniden düşmektedir. Krizden kurtulmak için kaçınılmazca atılan adım, krize yaklaştırmaktadır. Bu çelişkili mantık, sermayenin mantığıdır.[2] Çünkü sermayenin kendisi bir çelişki ve kendisi kendisinin engelidir. Doğduğu anda ölümünü, varlığı ile yokluğunu içinde taşımaktadır.

Bilim, teknoloji üretimi ve yeni teknolojiler bu krizli durumu örten albenili görünümler haline dönüşmeye başlar. İnsanlığın evrensel mirası bilgi üzerinde patent, tescil gibi tekelleri yaratan, plansız ve kâr odaklı bu üretim süreci, teknolojik gelişmeye ket vurmasına karşın, teknoloji ve yeniliği sürekli kendisinin yarattığını öne sürerek, kendini yenilikçi olarak meşrulaştırır. Yeni olmayan ise gözlerden gizlenendir; yeni teknolojiler metadırlar ve metaların genel karakteri gibi artıdeğerin artırılması amacıyla üretilirler. Yeni teknolojilerin kapitalist kullanımı ve üretimi, emekçinin toplam çalışma düzeyini artırmaz. İşsizlik artar ama geçici işlerde, güvencesiz çalışma saatleri artar. İstihdam edilenler daha fazla çalışırlar. Albenili teknolojik ürünler ya satın alınması gereken metalardır ya da genişlemiş üretim sürecinde kârı, daha fazla çalışmayı denetleyen, gözetleyen, hızlandıran sistemlerdir. Sosyal medya uygulamalarını izleyerek, sizin daha fazla meta satın almanızı, beğenilerinizi kontrol eden ya da üretim sürecindeki hızı, akışı denetleyen sistemlerdir. Bilim ve teknoloji üretimindeki bu emek süreci disiplini, bu emeğin parçalarına doğru, yani bilimciye, mühendise, yazılımcıya doğru yayılır. Artık yazılımcı da tasarıma, uygulama geliştirmeye dönük problemi, belirli bir iş takvimi, kontrol biçimi altında çözmek zorundadır. Böylelikle bu yenilik ve teknolojileri üretenler de performans kriterleri ile denetlenen emek süreçleri altında çalışan bilim emekçileridir. Üretim araçlarına sahip olmadan, bir dahaki sözleşmelerinin nerede olacağına dair güvenceleri olmadan bilim üretmektedirler. Yazılımcının, bilişim işçisinin problemi çözme, tasarlama, geliştirme yönündeki yaratıcı emeğine ihtiyaç vardır ama öte yandan bu emek, kapitalist emek sürecinin denetimine alınmaya çalışılır. Yazar, bunu çok güzel anlatıyor: “Çalışırken birkaç şeyi olsun kendi inisiyatifinizle yapabilmek, yani özerklik istemine karşılık bir alet gibi kumanda edilme gerilimi ön plana çıkar.” Çelişkili bir süreçtir bu. Yaratıcılığa ihtiyaç duyulmaktadır ve bu tümüyle rutinleştirilip denetim altına alınamaz.[3] Bunun bilişim işçisinde yarattığı, emek denetimi basıncı ve yeni işçileşme örüntüleridir. Makinelerin demode olması gibi, işçinin özerkliğini sağlayan elindeki vasıfları sürekli demode olup, erozyona uğrar.[4] Yeni yazılımlar, diller, uygulama araçları, aletler, veritabanları öğrenip kendini geliştirmek zorundadır. Öte yandan yazarın sorduğu soru gibi “kimin için” bu kısır döngü sürer? Sonuç değersizleşme hissi ve yabancılaşmadır.

Elinizdeki kitapta bu sonuçları görmek olanaklı. Bir problemi çözme, bilimsel bir merakı giderme gibi bir çabanın, kapitalist bir emek sürecinin değirmeninde öğütülerek parçabaşı ürün üretmeye dönüşmesini güzel gözler önüne seriyor. Elbette ki bunun yarattığı yabancılaşma, emek gücünün ve giderek insanın içine yuvarlandığı değersizleşmeyi de yansıtıyor.

Zihinsel emeğin ürünlerinin, hatta emek sürecinin kapitalist üretim ilişkisinin cenderesine alınmasının yukarıda kısaca verilen tarihini akılda tutmak gerek. Çünkü kendisi de bir zihin emekçisi olan yazar, bilişim işçisinin işçileşme sürecini, emeğinin değersizleşmesini anlamak için bize önemli ipuçları veriyor:

“[Bilişim işçisi Barış] sürekli bir geyik halindeydi, o hissettiği tüm değersizliği artık yanındakileri değersizleştirerek aşmaya çabalıyordu.”

Bilişim çalışanı, değersiz hissediyor; çalışma koşulları nedeniyle sürekli kendini yenileme baskısı altında ve bu aşınma, değersizlik hissine yol açıyor.  Marks’ın makinelerin yaşam ömrü bitmeden, yeni bir teknolojiyle üretilen diğer makine tarafından demode bırakılmasının getirdiği aşınmadan bahsettiği önemli bölüm geliyor akla. Bilişim işçisinin elindeki yazılım, uygulama, programlama dili de hızlı değişirken, kendisi de emek süreci içinde kendini yeniden üretme araçları elinden alınınca sermaye için “değersiz” hale geliyor. Bir insan olarak değersizleşme değil bu! Kapitalist sistemin verimlilik anlayışına göre değersiz kılınıp işçinin değersiz hissettirilmesi… İşçi, özgüçlenmeye sahip olmadığı, birlikte, başka bir yaşamı, üretimi örgütleme bilincinden uzaklaştığı ölçüde bireysel olarak boğuşuyor bu hisle… Bu değersizleşme hissiyle salt bireysel alanda “mücadele etmek” için  başkalarını değersizleştirmeye yöneliyor.

Herkes işten çıkar çıkmaz sanki işçi olduğunu unutuveriyor, kendini müşteri, hatta patron gibi görmeye başlıyordu. Bindiği otobüsün şoförüne, alışveriş yaptığı marketin kasiyerine, bir şeyler içtiği kafenin garsonuna, tedavi olduğu hekim ve hemşireye, sanki onların çalışma koşulları kendisininkinden farklıymış gibi, trip atma hakkını, kendinde görüyordu. Emek görünmezleşiyor, emekçiler birbirini yiyordu.

Oysa gerçekten de sermayenin, emek gücünü vasıfsızlaştırması, değersizleşmeye itmesi karşısında bireysel bir kurtuluş yok. Kurtuluş yok tek başına… Zaten böylesi bir değersizleştirmeye karşı emekçilerin birbirlerini hırpalamaları, değersizleştirmeleri, bu yabancılaşmış çalışma koşulları ve emek süreci karşısında çaresiz ve tek, yalıtılmış kalmalarına sebep oluyor. Vasıfsızlaşma karşısında sürekli içine yuvarlandığı dipsiz kuyunun duvarlarını tırmalayarak yeni beceriler öğrenme, eğitim edinme çabasının nafile ve bitmez çilesi bir yanda artan yabancılaşma ve değersizleşme karşısında başka emekçileri tırmalayıp onların üstüne basmaya çalışarak suyun yüzünde kalma çabası bir yanda… Oysa kurtuluş yok tek başına..

Peki ama nasıl?

Yazar, kendi sınıf deneyimi içinde buna da değiniyor…

[Bilişim Çalışanları Dayanışma Ağı] Biçda’da yaptığımız en anlamlı şeylerden biri, beyaz yakalılarla mavi yakalılar arasında bir dayanışma köprüsü kurmaya çalışmak oldu. Biz bilişim-iletişim yetilerimizi mücadeleye çevirmek istiyorduk, mavi yakalılar işyeri örgütlenme ve direnişlerinde bizden daha ilerilerdi ve birbirimizden öğreneceğimiz çok şey vardı.

Dayanışma köprüsü ile sınıf bağlantısı. İşte ikinci sorumuz da burada ortaya çıkacak. Bilişim işçisini, işçi sınıfı bütününün bir parçası haline getirme nasıl yapılabilir? Burada odaklanmayı, sınıfsal hegemonyadan, sınıf içinde hegemonya, sınıf kesimlerinin birleşmesini sağlayacak bakışa yönlendirmek gerekir.

İkinci soru: Bilişim sektöründe çalışanları, sınıfın bütünü ile birleştirmeye yönelik bir tartışma nereden başlamalı? Sınıf hegemonyasından, işçi sınıfı içinde hegemonya tartışmasına…

Bu soru bir öneriyi taşıyor bağrında. Tek başına yanıtlanamaz, yanıt kolektif bir çabayı, mücadeleyi ve aslında aktif katılımla soru’nun inşa edilmesini gerektiriyor. Ama bir başlangıç olarak odaklanılan gündemin merceği bu yöne kaydırılabilir belki… Öneri, sınıf ve hegemonya tartışmasını yeniden gündeme taşımak. Daha odaklanmış bir tartışma, iki odaklı. ilk olarak elbette ki sermaye karşısında bütünsel olarak sınıfı dikecek bir hegemonya. Yani çalışan sınıfın tüm toplum üzerinde hegemonya kurarak, toplumsal hareketi yönlendirmesi.[5] Ama ikinci ve daha merkezdeki, acil görev olan odak ise, işçi sınıfının farklı bileşimini, bütünsel bir sınıf ekseni etrafında birleştirecek bir hegemonya tartışması. “Önemli olan sınıf örgüsünü geliştirmektir.” işte işçi sınıfının farklı bileşenleri ve kesimleri tartışması bunun için önemli. Engels’in 1844’te yazdığı kitaptan beri sınıfın farklı kesimlerinin durumu ve birbirleriyle ilişkileri, bu ilişkilerin “işçi aristokrasisi” tarafından bölünerek, sınıf içi hegemonyanın, yani bütünsel sınıf hareketini yaratacak ivmenin yakalanamaması sorunu hala önümüzdedir.

Kitap bu tartışmaya dair önemli ipuçları sunuyor. Bu önemli yönlerden birisi, 1960’larda İtalyan İşçi hareketinde başlayan tartışmanın saçılma ile farklı yönlere evrilmesinde boy verir. Sınıf bileşimi (kompozisyonu) tartışması dönemin hakim eleştirel akımlarından etkilenerek, sermayenin teknik bileşimindeki farklılaşmaya koşut tutulur kimi yerlerde. Kapitalist üretimin teknik değişimi, mekansal yayılımı ile sınıf kesimlerinin farklılaşması aynı koşutlukla alınır. Oysa sınıfın farklı kesimleri teknik olarak bölünmezler, bu bölünmenin bütünsel sınıf hareketi açısından önemli ve farklı değerlendirilmesi gereken sonuçları vardır.

İki nedenle hatalıdır bu teknik bölünme bakışı… Teknik bölünmenin kendisinin sınıfsal bir şey olduğunu unutur. Bu unutmanın temelinde hareketin iki teorik tartışmada farklı yön alması bulunmaktadır[6] Üstelik sadece sermaye sınıfının kâr isteğiyle yönlendirilen değil, bizzat işçi sınıfının buna karşı direncinden, mücadelesine kadar gelişen farklı derecelerde mücadelenin bir sonucudur. Bu mücadeleyi öne çıkarmamız önemsiz değil, çünkü bu mücadele tersinden işçi sınıfının alternatif potansiyelini de kurar. Bu bölünme, işçi sınıfının farklı kesimleri tarafından oluşturulurken, aynı zamanda onu da biçimlendirir. İşte bu oluş sırasında sınıf kapasitesine yeni yıkıcı, geleceği kurucu dinamikler kazandırır.

Üretimin teknik bölünmesi ile buna karşılık gelen sınıf kesimlerine dair birebir karşılıklılık hatası, teknik bölünme ile sınıf kesimi arasında kurulan ilişki, sınıf kapasitesini buradan açıklamanın temelinde değer kuramı tartışmalarında erken vaz geçmenin etkisi yatmaktadır. Marks’ın sermayenin teknik bileşimi, organik bileşimi ve değer bileşimi ayrımı, üretim sürecindeki teknolojiye dair salt teknik, niceliksel bir yaklaşım değildir. Aksine dinamik bir ilişkiyi yansıtır. Bir üretim sürecinde teknolojinin oranı artabilir. Oysa bu tekil üretim süreçlerinin  elde ettikleri kârı, artı değerden koparılan payı, bütün üretim süreci belirler.[7] Yani sektörlerin farklılaşması, teknolojik farklılaşması, bütüne bağlıdır.

Aynı şekilde, tekil üretim süreçlerinde teknolojinin payı arttıkça, teknik bileşim artabilir. Ancak bunun kâr oranına etkisi farklı olabilir. Kapitalizmin bütününde o teknolojinin değeri, kitlesel üretimden dolayı düşebilir. Bu yüzden tekil üretim sürecinin  değer bileşimi, artan teknoloji ile yükselmeye devam etmeyebilir. Bu da kâr oranlarının düşmesine karşı kuvvet olarak belirir. Gerçekte teknik bileşim ile değer bileşimi arasındaki dinamik farklılık sadece üretim ilişkisinin bütünü tarafından değil, bu bütün yüzünden sınıf mücadelesi ile de belirlenmektedir. Yani kapitalizmin teknik saçılması olarak gözüken şey, gerçekte sınıf mücadelesi tarafından biçimlenir ve geriye dönerek yer yer onu belirler.

Bilişim sektöründeki işçilerin, işçi sınıfının bir parçası olma halini ve bu sınıf bütünü ile ilişkisini de bu dinamik ilişki belirler. Farklı sektördeki işçilerin biraraya gelişi de sadece teknik kompozisyondaki farklılaşmanın parçaladığı işçilerin bir araya gelişleri değildir.

Sınıf mücadelesinin birleştirici yönü, bu farklı sektörlerin mücadelelerini sektörel olarak yanyana getirmek değil, bir sınıf hareketi yükselmeye başladığında onları sınıfsal varoluşları ile de oraya katacak olmasındadır. Bilişim sektörü işçisi sınıf mücadelesine sadece bilişim sektöründeki yabancılaşmış emeğini mücadelenin hizmetine vererek, sosyal paylaşımlar, görseller yaparak katılmaz. Aksine mücadeleye işçi sınıfının genelinin zekasının olanaklarını sunduğu gibi, alternatif toplumsal iktidar organlarının ve toplumsal üretimin yeniden örgütlenmesinin de kuruluşunun sınıfsal ipuçlarını verecek adımlarla katılır. Farklı sınıf kesimleri, sadece genel toplumsal üretimi durdurmakla değil, aynı zamanda onu yeniden örgütleyebilecek potansiyele ve güce sahip olmasıyla da sınıfın bütünsel hareketine katılırlar.

İşbölümünün onları fırlattığı sektörlerin kesimsel varoluşuna göre bir sınıf kompozisyonu yerine, bu sektörlerdeki işçilerin üretimin, toplumsal yönetimin örgütlenmesine  dolaysızca katılım için yarattıkları mücadele olanakları, bu kesimleri birleştirebilir. Ama öte yandan da zaten bu olanaklar ve potansiyeller, bu toplumsal üretim ilişkisi tarafından yabancılaştırarak oluşturulmuştur.

Sınıf kapasitesinin yanında yer alabilecek olan ataerki karşıtı mücadele, kadın ve LGBTi+ mücadelesi açısından da bir ukdeye değineyim bu önsözde. Kitapta  sık sık ataerkil tahakkümün hissedildiği  işyeri süreçlerinin güzel bir betimlemesi geçiyor. Örneğin, patronlar ile işçilerin bir işin yaptırılması üzerinden karşılaştığı anlarda, süregiden eril ortam anlatılıyor.

“Kadınlar olsa bunları yapabilir miydi bilmiyorum ama biz zaten zihin emeğinin de bir parçasına sıkışmış parça işçiler, parça insanlarız, kadınlar olmayınca işyerleri iyice toplumsallıktan soyutlanıyor, anlamsızlaşıyor, hapishaneye dönüyor.”

Bu günlükleri okurken, başka gözlerin, kadınların, LGBTİ bireylerin bilişim emek sürecine, alternatiflerine, bu değersizleşmeye bakışlarını da merak etmemek olanaksız. Bu, günlüklere ayrı bir anlam katar, emek sürecindeki bireylerin portrelerini zenginleştirirdi.

Sorularla dolu bir önsöz oldu. Çünkü yanıtlar birlikte oluşturulabilir ancak. Kolektif, genel zekayı sömürüp, onu mülk edinen sermayenin karşısında, tek bir akıldan çıkan değil, kitlelerin genel hareketinin aklından çıkan bir alternatif oluşturulabilir. Kolektif zihinsel üretim bunun için gerekli. Bunun için savunmada kalamayacağımız, alternatif ufku yeniden üretip ortaya koyabileceğimiz günlere yaklaşıyoruz. Son sözcükler bunun üzerine olacak.

Epeydir defanstayız… yetmedi mi?

Uzundur defanstayız… Defansa çağırmak önemli ama yetersiz. Yıkılan karşısında savunmada kaldığımız dönemlerin sonuna geldik artık… Üstelik küreselleşme söyleminin, neoliberal parıltının tümüyle çöktüğü döneme girdik. Haklıyız ama kurucu bir dünya, gelecek perspektifini de o kadar yitirdiğimiz bir dönemdeyiz. İnsanın üretken gücünün (yeniden üretici gücü de dahil) olanakları özel mülkiyete sığmıyor. Düşünsenize sosyal medyayı izleyip beğenilerimizi yakalayan yapay zeka algoritmaları, Sanayi 4.0 ya da Büyük Veriyle dünyayı gözetim hapishanesine çevirip, çalışma saatlerini kısmak, üretimde teknolojiyle emekçiyi rahatlatmak bir yana tam tersini yapıyorlar. Bu teknolojik olanakları üretime kullanıp işgünlerini kısaltmaktansa, kendi krizleri yüzünden, ürettiğini satabilmek için dev perakende şirketleri Yapay Zeka’ya büyük kaynaklar harcıyorlar. Oysa verili iş saatlerinden çok daha az bir üretim planlaması ile kaynakların toplumsallaştırılması, toplumsal olarak örgütlenmesi, gerçek “büyük veri” ve veri analizi ile, toplumun katılımını da içerecek biçimde yapmak çok daha mümkün. Yarım asırdır toplumu küçültüp piyasaları kutsayıp durdular. Daha geçtiğimiz günlerde Financial Times gazetesi Çin’e planlama için “Büyük Veri” kullanmasını salık verebilecek kadar pişkin. Kimse hatırlamıyor ki, genç Sovyet Devleti’ne işçi yönetiminin üretimi piyasa olmadan planlayamayacağını söylüyorlardı neredeyse bir asır önce…  Çünkü onlara, geçmişi hatırlatıp alternatifini gösteren yok. 1970’lerde teknolojik “devrim”den bahsedenlerin, Daniel Bell’lerin “artık iş bitti”, “çalışmaya gerek kalmadı” dediklerini hatırlatan yok. Kapitalizm altında teknolojinin nasıl insanın aleyhine, akıldışı kullanılabileceğini gösteren pek fazla yok. 40 yıl sonra, çalışma saatleri azalmamışken, 301 madenci Soma’da bir hiç uğruna katledilirken kapitalizmin yüzüne bu gerçeği çarpabilecek bir sınıfsal ve toplumsal hareket yok.

Yazarın değindiği insan yetilerinin çok yönlü geliştirileceği gelecek ufkuna işaret etmek bu yüzden önemli.
“Ama herşeyden önce şunu görmeliyiz ki, çok yönlü yaratıcılığın gelişmesinin engellenmesi, yalnız bireyler olarak bilişim işçisi ile yöneticisi arasındaki sorun değil, bir sınıf çelişkisidir. Üretim ve emeğin böylesine toplumsallaştığı koşullarda, artık herkesin yaratıcı yetilerini çok yönlü geliştirme olanak ve özgürlüğüne sahip olacağı bir yaşam ufkuna sahip olabilmeliyiz.”

Bu bir bitiş cümlesi değil, aslında başlangıç cümlesi.

[1]     Bileşenlerden ilki de önemsiz değildir. Devindiren mekanizmanın değişimi karşılıklı olarak devindiren güçteki, yani enerjideki değişimi de beraberinde getirmiştir. İnsan, beygir, nehirler, buhar, elektrik, petrol, nükleer ve yenilebilir enerji… Hepsi devindirici mekanizmanın değişimini getirdiği gibi, bu mekanizmanın gereksinimleri için de gelişmiş, evrilmiştir.

[2] “Dikkat et patron bipolardır, şirket bipolar ruhta işliyor… dedim. Toplum bipolar olmuş…   O dakikadan sonra bipolar patron, bipolar kapitalizm benzetmesi, patronun lakabı bipolar olmaya başladı.” Kapitalizmin kriz duvarına koşarak çarpması, enerjik gözükürken bunalıma girmesine benzer. En albenili olduğu anda, 2008 krizi ya da bugünkü yapay zekaya rağmen krizleri yaşaması, depresyondan, “enerjik” anlara, oradan tersine yuvarlanması, “duygu durumları”nın sürekli değişmesi bu çelişkili varoluştandır.

[3]“Belli kademelerdeki zihin işçilerinin yaptıkları işler, yüksek motivasyon ve belli bir inisiyatif ve yaratıcılık gerektirdiğinden, şirketler üretkenliği artırmada kırbaç ve yemi birlikte kullanır. İşyerlerinde kısmi bir serbestlik havası, hanımlı beyli pek nazik ya da senli benli pek samimi görünen konuşmalar, Playstation, öğle baklavaları, havuzlar, kutlamalar, ofis ortamının oksijeninin ölçümü ve ayarlanmasını sağlayan cihazlarla steril ve ‘cool’ bir sahne”… “sermaye emeği vasıfsızlaştırarak disipline edip daha çok sömürmek ister. Bir yandan çok yönlü gelişmiş ve yaratıcı emeğe olan ihtiyacı da artar ama bunu engelleyip bastıran yine kendisidir.”

[4] “Yazılım stabil değil dinamik  ve sürekli yenilenen bir şey olduğu için, şirketlerin sorunlarının çözümünü, işçilerin üretirken kullandığı bu araçlar da değişiyor…. Bunlar değiştikçe aynı değişimin işçilerde de olmasını istiyorlar. Her zaman satırımız, her beyin hücremiz ve her dakikamız, bu değişim ve geliştirme nihayetinde sermaye için bir kâra dönüştürülüyor.”

[5]     Bu önemsiz değil. Hele sınıfsal bir tahlil yapılmadan “faşizme karşı” geniş ittifaklar ve birliklerden bahsedilerek sınıfın hegemonyasının, kendisinde hal kalmayan düzen partilerine yedeklendiği, örgütlenmesi, özgüçlenme kaynağı belirsiz “her şey çok güzel olacak”lara teslim edildiği bu dönemde… Ama diğer toplum kesimlerini meşru biçimde etrafında birleştirebilecek bütünsel bir sınıf politikası için önce bu ikinci odak tartışılmalı, “sınıf” bütünselliği ortaya çıkmalı. Yani sınıfın farklı kesimlerini birleştirme, sınıf içinde hangi kesimlerin birleştirici olabileceği konusu tartışılmalı.

[6]     İtalyan işçi hareketinin öncülerinin görüşü iki kırılma ile belirlenmiştir. İlki Sraffa’dan etkilenerek değer kuramının hatalı olduğunu söyleyen yeni rikardocu eleştiri, kâr oranlarının düşme eğilimi ve değerin bir ölçü olarak sürmesi yönündeki görüşü hareket içinde zayıflatmıştır. Değer kuramı sınıf mücadelesi kuramı ile yakından bağlıdır oysa. İkincisi ise, hareketin birçok kesiminin kolayca benimsediği, teknik değişim konusunda dönemleri şematik bir biçimde bağlayan Düzenleme Okulu’nun kapitalizm eleştirisidir. Böylelikle kapitalist üretimin teknik organizasyonu ile buna  koşut sınıf kesimi bulmak kolaycı bir açıklama biçimi haline gelmiştir.

[7] “Tüm bu birikim, geliştirenin özel hünerlerinden çıkmaz, çünkü kodlar ne kadar bütünleşikse, emek de o kadar bütünleşiktir. Kullandığımız tüm fonksiyonlar, matematik terimleri, onda yazılımsal araçlar üretici güçlerin gelişiminin bir sonucu olarak birikmiş, gelişmiştir.”

You may also read!

devrimci bilinç 1

Bangek Ji Bo Rastiya Tazî! Proleterya Afirînerê Jiyana Civakî ye!

Peroka koronavirusê, ku her diçe globaltir dibe û heta vê rojê li erdnîgarên cihê ên cîhanê jiyana bi dehan

Read More...
devrimci kriz bilinci rusça

Призыв К Голой Реальности! Пролетариат – Создатель Общественной Жизни

Эпидемия коронавируса, которая постоянно глобализируется, а также продолжает убивать десятки тысяч людей из разных стран, призывает нас задуматься о

Read More...
Sınıf dayanışması 5

Çılpaq Reallığa Çağırış! Proletariat İctimai Həyatın Yaradacısıdır

Gündən-günə globallaşan, fərqli coğrafiyalardan on minlərcə insanın ölümünə səbəb olan və olmağa davam edən koronavirus epidemiyası, bizləri, inqilabi bir

Read More...

Mobile Sliding Menu