Barbarlık insan maskesi takınca – Slavoj Zizek

In 3.Sayfa, Çeviri, Irkçılık, Siyaset
liberal barbarism

liberal barbarismZizek’in Fransa’da Romanlara dönük ırkçı politikaların hızlandığı dönemde kaleme aldığı yazıyı Suphi Nejat Ağırnaslı’nın 2010 yılındaki çevirisiyle yeniden yayınlıyoruz.

Avrupa’nın dört bir yanında, sağın en ucunda yer alan siyasi yaklaşımlar “mantıklı” göç karşıtı politikalarıyla hepimizi bir salgın hastalık misali etkiliyor.

Son olarak Romanların veya Çingenelerin Fransa’dan sınır-dışı edilmesi Avrupa’nın dört bir yanında – hem liberal medya hem de üst-düzey siyasetçiler tarafından ki, bunlar sadece solculardan ibaret değildi- protesto edildi. Ancak sınır-dışı etmeler devam etti ve bunlar Avrupa’daki çok daha geniş bir politikanın sadece görünen tarafıydı.

Bir ay önce, sosyal demokratlara yakın olduğu düşünülen eski bir banka yöneticisi olan Thilo Sarrazin’in kaleme aldığı bir kitap Almanya’da ortalığı karıştırdı. Bu kitapta, çok fazla göçmenin kültürel kimliğini korumasına olanak tanınmasının Almanların bir millet olma haline dönük bir tehdit teşkil ettiği tezi öne sürülüyordu. “Almanya Kendi Kendisini Yok Ediyor” adlı bu kitap, genel olarak kınanmış olsa da, yarattığı muazzam etki bir damara basmış olduğuna işaret ediyor.

Bu gibi olaylar batı ve doğu Avrupa’da siyasal alanın uzun vadeli olarak yeniden yapılandırılması üzerinden ele alınmalı. Yakın zamana kadar birçok Avrupa ülkesi, seçmenlerin çoğuna seslenen iki parti üzerinden yönetiliyordu: Bunlardan biri bir merkez-sağ parti (hristiyan demokrat, liberal-muhafazakar, halk…) diğeri ise bir merkez-sol parti (sosyalist, sosyal-demokrat) oluyor ve daha dar bir seçmen kitlesine seslenen daha ufak partiler (ekolojist, komünist) söz konusu oluyordu.

Hem batıdaki hem de doğudaki son seçim sonuçları başka bir kutuplaşmaya işaret ediyor. Artık liberal bir kültürel ajandası olan (örneğin çocuk aldırmayı, eşcinsel haklarını, dini veya etnik azınlıkları hoş gören) bir merkez parti hakim oluyor. Daha ucunda açıkça ırkçılık yapan neo-faşist gruplar barındıran göçmen karşıtı popülist bir parti bu merkez partiye muhalefet ediyor. Eski komünist parti yok olduktan sonra, başbakan Donal Tusk’un “ideoloji-karşıtı” merkez liberal partisi ile Kaczynski biraderlerin muhafazakar Hristiyan Düzen ve Adalet Partisi’nin ana partiler olduğu Polonya bunun en iyi örneğidir. Hollanda, Norveç, İsveç ve Macaristan’da da benzer eğilimlere rastlanabilir. Peki, işler nasıl buraya vardı?

Refah devleti on yıllarca bütçe kesintilerini insanlara geçici bir olgu olarak pazarlandıktan ve işlerin normal haline yeniden kavuşacağı vaadiyle bunları sürdürürek umut saçtıktan sonra, krizin –daha doğrusu, tasarruf önlemleriyle (yardımlarda kesintiler, azalan sağlık ve eğitim hizmetleri, işlerin daha da geçici hale gelmesi) kol kola yürüyen bir ekonomik olağanüstü halin- süreklileştiği yeni bir evreye girdik. Kriz, bir yaşam tarzı haline dönüşüyor.

Komünist rejimlerin 1990’da dağılmasından sonraki dönemde, uzmanların üstlendiği bir idare ve çıkarların koordine edilmesi devlet iktidarının uygulanmasının ana biçminiydi. Bu tarz bir politikaya tutkuları dahil etmenin tek yolu, insanları aktif bir biçimde harekete geçirmenin tek yolu korkuyu devreye sokmaktır: Göçmenlere dönük korku, suça dönük korku, allahsız cinsel düşkünlüğe dönük bir korku, (yüksek vergi ve denetim yüküyle birlikte) fazla ileri giden bir devlete dönük koru, ekolojik felaket korkusu ve rahatsızlık verme korkusu (political correctness korku politikasının liberal biçmine dair bir örnek teşkil ediyor).

Bu tarz bir politika paranoyak bir çokluğun manipüle edilmesine dayanır –korkan erkeklerin ve kadınların korkutucu toplaşmaları. Bundan dolayı, yeni bin yılın ilk on yılındaki büyük olay, göçmen karşıtı politikaların ana akım politikalara dahil olup uçtaki sağ partilerle göbek bağını koparmasıydı. Fransa’dan Almanya’ya, Avusturya’dan Hollanda’ya kadar yayılan halet-i ruhiye, insanların kendi kültürel ve tarihsel kimlikleriyle gurur duymasıdır, siyasetin merkezindeki partiler göçmenlerin, onları ağırlayan toplumun kültürel değerlerine uyum sağlaması gereken misafirler olduğunu söylemekte artık beis görmüyorlar- verilen mesaj şudur: “bu ülke bizim, ya sev ya terk et.”

İlerici liberaller elbette böylesine popülist bir ırkçılık karşısında dehşete düşüyor. Ancak, olaya daha yakından baktığımız zaman, göçe karşı çıkanlarla onların çok-kültürcü hoş görüsünün ve farklılıklara duydukları saygının ortak yanını görebiliyoruz: ötekileri uygun bir mesafede tutmak. Liberaller, “ötekilerde bir sorun yok, onlara saygı duyuyorum, ancak benim alanıma fazla girmesinler. Bunu yaptıklarında beni taciz etmiş oluyorlar, olumlu davranışları tamamen destekliyorum ancak yüksek sesle rap müzik de dinlemek istemem,” diyor.

Geç kapitalist toplumlarda merkezi bir insan hakkı haline gelen şey, rahatsız edilmeme hakkıdır, yani ötekilerle güvenlikli bir mesafeyi koruyabilmektir. Önlenmesi gereken ölümcül planlara sahip bir teröristin yeri, hukukun hüküm sürmesinden azade boş bir alan olan Guantanamo’dur; köktenci bir ideolog nefret saçtığından dolayı susturulmalıdır. Bu insanlar, huzurumu bozan zehirli öznelerdir.

Günüzümde zararlı özelliklerinden arındırılmış bir dizi ürünü piyasada bulabiliriz: kafeinsiz kahve, yağsız krema, alkolsüz bira. Bu liste uzar: Sekssiz seks olarak sanal sekse ne demeli? Savaşsız bir savaş olarak Colin Powell’in sebepsiz (elbette bizim bu taraftan bakıldığında) savaş doktrinine ne demeli? Politikasız bir politika olarak politikanın bir uzmanlar idaresi olarak yeniden tanımlanmasına? Bu, bizi ötekiliğinden arındırılmış bir ötekilik deneyimi olarak günümüz hoşgörülü liberal çok-kültürcülüğüne götürür-kafeinsiz Öteki’ye.

Bu tarz bir nötralizasyonun işleyişi, kendisini “ılımlı” bir anti-semit olarak gören ve mantıklı anti-semitizm formülünü icad eden Fransız faşist entelektüel Robert Brasillach tarafından 1938 yılında ifade edildi: “Film izlerken, bir tarafı Yahudi olan Charlie Chaplin’i alkışlamamıza müsaade ediyoruz; bir yanı Yahudi olan Proust’a hayranlık duymamıza da; bir Yahudi olan Yehudi Menuhin’e de;…Kimseyi öldürmek istemiyoruz, bir progrom örgütlemek istemiyoruz. Ancak, aynı zamanda her daim öngörülemez eylemlere yol açan içgüdüsel anti-semitizmi engellemenin en iyi yolunun mantıklı bir anti-semitizmi örgütlemek olduğunu düşünüyoruz.”

Hükümetlerimizin “göçmen tehlikesini” ele alış biçimi aynı yaklaşım üzerinden işlemiyor mu? Demokratik standartlarımız açısından haklı olarak aleni popülist ırkçılığı “mantıksız” ve kabul edilemez bir şey olarak bir kenara attıktan sonra, koruyucu “mantıklı” ırkçı önlemleri onaylıyorlar, bunlardan bazıları günümüzün Brasillach’ları olarak, üstelik bunlardan bazıları sosyal demokrat, bize şunu diyorlar: “Afrikalı ve Doğu Avrupalı sporcuları alkışlamamıza müsaade ediyoruz, Asyalı doktorları, Hindistanlı yazılımcıları. Kimseyi öldürmek istemiyoruz, bir progrom düzenlemek istemiyoruz. Ancak, her daim öngörülemez bir biçimde gerçekleşebilecek şiddet içeren göçmen karşıtı korumacı önlemleri engellemenin en iyi yolunun mantıklı bir göçmen-karşıtı savunma hattının oluşturulması olduğunu düşünüyoruz.”

Bu, yanındakini zehrinden ayırma vizyonu, aleni bir barbarlıktan insan maskesi altındaki bir barbarlığa doğrudan bir geçişi gösteriyor. Hristiyanlıktaki yanındakini sevme noktasından, pagan bir ayrıcalık olarak bizim aşirete karşı barbar Öteki anlayışına doğru bir gerilemeyi ifşa ediyor. Her ne kadar hristiyanlığın değerlerini koruma adı altında yapılıyorsa da, bizzat bu yaklaşım hristiyanlığın geleneğine dönük en büyük tehdittir.

Çeviri: Suphi Nejat Ağırnaslı – 3 Ekim 2010

**Yazının orjinal İngilizce versiyonu: Liberal multiculturalism masks an old barbarism with a human

***http://www.theguardian.com/commentisfree/2010/oct/03/immigration-policy-roma-rightwing-europe (3 Ekim 2010)

 

 

You may also read!

PHOTO-2018-08-16-09-44-19

Köstebek Kolektif’in daveti var!

Bu davet: Mevcut tarım ve gıda sistemi içerisinde temiz ve sağlıklı gıdalara erişimin bir sorun olduğunun farkında olup bu

Read More...
yky_yapi_kredi_yayinlari

Çevirmen Işık Ergüden’den YKY çevirmenleri ve okurlarına açık mektup

Yapı Kredi Yayınları Okur ve Çevirmenlerine Açık Mektubumdur, Ben, Işık Ergüden. Bu açık mektubu, Yapı Kredi Yayınları’nın yıllardır basmakta

Read More...
erdal-eren

İndische Jugenddelegation – Erdal Eren

İm Jahr 1983 wird vom 16.Juli bis 01.August in Roskilde in Dänemark das 6.İnternationale Anti-Faschistische Anti-İmperialistische Jugendcamp veranstaltet. An

Read More...

Leave a reply:

Your email address will not be published.

Mobile Sliding Menu